Sezon finalini de izledikten sonra dadanmasak olmazdı: True Detective

Yazı: Furkan Aydın

HBO olacaksınız, yeni bir polisiye-gerilim dizisi isteyeceksiniz ve bunun için kariyerlerinin başında üç kişi ile yola koyulacaksınız. Üstelik başrol için kariyerinin altın çağını yaşayan Matthew McConaughey ile iki Oscar adaylığı bulunan Woody Harrelson seçilecek. Bir yanı makul, bir yanı tutarsız geliyor kulağa değil mi? Ancak dizinin bugün sona eren ilk sezonuyla şimdiden kült noktaya erişmesinde de oyunculardan önce bu üç genç adamı öne çıkarmak şart.

Dizinin yönetmeni Cary Fukunaga adını ilk ve tek olarak 2011’de başarıyla yönettiği Jane Eyre filmiyle duymuştuk. Dönem filmi özelliği ve dahası kostüm tasarımı ile Oscar adaylığı almış olması ile hiç de fena olmayan film, yönetmenin hatırlanan tek performansıydı. Dizinin sinematografisini kotaran Adam Arkapaw ise kısa filmlerle ismini duyduğumuz ancak True Detective’e epey benzeyen Animal Kingdom ile başarıyı yakalayan bir görüntü yönetmeni. Çok sayıda yapımı olmadığından tecrübeyle sabit diyemesem de gelecek vadeden biriydi. Senarist ve yapımcı Nic Pizzolatto’ya gelirsek… İşte ona gelemiyorum. Zira yakında sinemaya çevrilecek “Galveston” adında yapıtı ile konuşulan bir yazar Nic Pizzolatto ve bu diziden önce Fox yapımı “The Killing” için iki bölüm yazması dışında senaristlik ya da yapımcılık tecrübesi yok. İşte dizinin ilginçliği, bu üç isimde başlıyor. Dizinin başarısı da yine aynı üç kişinin eseri…

True Detective’in çıkış dönemi aslında dizi adına hem riskli hem şanslı bir döneme denk geldi. Zaten şansı değerlendirmek de biraz risk almak değil midir? Riskli çünkü Breaking Bad gibi dizi tarihinin gelmiş geçmiş en iyisi olarak görülen bir yapım seyircilerine yeni veda etti ve hala akıllarda. Riskli çünkü alışıldık polisiye-gerilim yapısı bu dizinin temas ettiği tüm sinematografik öğelerden farklı. Ancak aynı riskler diziyi başarıya taşıyan atmosfere ön ayak da olabilirdi ki, oldu da… Breaking Bad sonrası yaşanan boşluk yeni bir kült dizi için biçilmiş kaftandı. Aynı zamanda artık herkese olay yeri inceleme, kriminal verilerle somut delile ulaşma, her bölüm ayrı bir dava çözme gibi klasikleştiği kadar bayağılaşan dizi türlerinden gına gelmişti. Bu tarz diziler, izleyiciye bağımlılık kazandıramadığı gibi klişeden öteye gidemez olmuşlardı. Seyirci “The Wire” ambiansında, “Breaking Bad” sürükleyiciliğinde ve sinema diline haiz yeni yapımlar bekliyordu. İşte True Detective tam böyle bir döneme, üstelik tüm kıstasları içinde barındırarak düştü ve HBO’ya son dört yılın en büyük izlenme rekorunu getirdi.

Dizinin bileşenlerine gelecek olursak, şu çok açık ki, başarının ardında sinema ciddiyeti yer almakta. Yukarıda bahsi geçen üç adam yola çıkarken neyi nasıl yapacaklarını müthiş bir ciddiyet ve realist açıyla ele almışlar. Platformun Louisiana olarak seçilmesi hali hazırda Louisianalı Nic Pizzolatto’nun eseri ama diziye kusursuz uymuş. Düşük eğitim seviyesi, kırsal yapısı, ürkütücü doğası ile katastrofik sinematografiyi çok iyi yansıtıyor. Adam Arkapaw da elindeki nimeti tam anlamıyla kullanıyor doğrusu ve dizi boyunca oldukça hatırı sayılır bir sinematografi performansı sergiliyor. Bunu; herhangi bir yol sahnesinde, barda otururken, hatta Marty’nin ailesi ile evde geçen uzun bir sekansta dahi hissedebiliyorsunuz. İki farklı dönem hikayesini barındıran bol flashback’li senaryonun her yanına tesir ediyor. Öyle ki, her mekanın bu görüntü yönetimine uygun düşecek şekilde seçildiği, tüm görsel detaylarda gizemi muhafaza ettiği tüm açıklığıyla ekrana yansımış.

Bir diğer etken, senaryo ve güçlü diyaloglar. Sekiz bölüm boyunca, temel hikayeden ayrılmadan, iki dönemli ve geri-ileri sarımlı, ana karakterler üzerinde detaylandırılmış titiz bir senaryo ile karşı karşıyayız. Nic Pizzolatto ilk senaryo deneyiminde çok önemli bir şeyi göz önünde bulunduruyor; amaç, sinema diline yakın bir dizi yazmaksa, izleyiciyi hikayeden çok karakterleri merak etmeye yönlendirme gerekliliği… Bunu da tamamıyla bilgiç, realist ancak bir o kadar sosyopat Rust ile dini inancını sorgulatmayan ama eşini aldatmaktan geri kalmayan, her yanıyla kırsal kesimi temsil eden Marty üzerinden yapıyor. Aralarındaki farklar, benzerlikler, korkular ve anlaşmazlıklar özenle derinleştiriliyor. Güçlü ve “quote” yapıda diyaloglarla tanıma evresi ve çabası seyirciye aksettiriliyor. Rust ne kadar gizemli, tehlikeli ve dürüstlükten ödün vermeyen yapıda ise; Marty o kadar sıradan, korkak, riyakar haliyle gözümüzde canlanıyor. Ancak elbette ki, bu birkaç sıfat bu karakterleri ifade etmek için yeterli değil. Karakterler bu tasvirlerin çok daha derininde yer almakta.

Derinliğin temelinde ise, karakter oluşturmadaki başarı ve vurucu diyalogların yanında çok önemli bir diğer unsur devreye girmiş: Oyunculuk. Matthew McConaughey, Dallas Buyers Club’taki etkileyici performansı ile ilk adaylığında Oscar’ı kucakladıktan hemen sonra hepimizi tekrar büyülüyor. Kariyeri birçok rezalet filmle dolu olan bu Teksaslı adam, dizide o kadar agresif ve sağlam bir oyunculuk sergiliyor ki, seyirciyi etkilememesi mümkün değil. Karakterinin sahip olduğu tüm özellikleri kimi noktalarda abartılı performanslarla yansıtsa da, şimdiden kült karakterler arasına gireceği su götürmez bir gerçek. Sigara içişi, elinde defteri, evindeki hali ve birçok anlık performans/görüntü bu adamın çok iyi iş çıkardığının kanıtı. Yine de, Matthew’i anlatırken Woody Harrelson’ın performansını yabana atmamak gerek. Çoğu kişi sade oyunculuğuyla bir renk katmadığını düşünecektir muhtemelen; lakin Woody Harrelson’ın gösterişsiz doğallığı olmasaydı, Rust’ın agresif yapısı öne çıkamaz, dizi seyirciyi boğucu bir hale gelebilirdi. Marty’nin genel geçer ahlaki kuralları benimsemiş yapısına rağmen seyircinin sevmemesine sebep olan hal-i pürmelali, ziyadesiyle oyunculuk başarısı. Nihayetinde seyirci iki karaktere de bir mesafe ile yaklaşmak durumunda kalırken, hikaye boyunca onları tanımaya, tanımayı istemeye ve merak etmeye devam ediyor.

Netice itibariyle, sinema dilinde yazılmış senaryosu, büyüleyici sinematografisi, diziye uygun müzik seçimi, kuvvetli karakterleri ve üst seviye oyunculuğu ile son dönemde izlemesi en keyifli dizi True Detective. Hatta bu noktada biraz daha abartmayı hak ettiğini düşünerek, sinemaya en yakın dizilerin başında geldiğini de eklemeliyim. Çünkü genel olarak dizi kavramı, karakteristiğinin bir getirisi olarak gelip geçiciliği ve sonuç odaklılığı aracılığıyla izleyiciyi ana hikayeye/hikayelere bağlasa da, True Detective tüm dikkati karakterlere, platforma ve geniş çerçevedeki bütünsel senaryoya çevirmeyi başarıyor. Hatta bir bölümün neredeyse tek sekansını ana hikayeyi ıskalayıp bu temaşa üzerine kurabilecek kadar risk alarak… Ve başarıyı da işte tam olarak burada yakalıyor.

(Editörümsünün notu: Yazı ilk olarak Furkan’ın blogu Felix’s Valley‘de yayınlanmıştır.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s