Deli dahi bir yönetmen: Joon-ho Bong

Yazı: Furkan Aydın 

Hollywood’un gösteriş dolu, çoğu zaman tüm duyguları seyircinin gözüne sokan, kimi noktalarda klişelerden kendini kurtaramayan senaryolarından sıkıldınız mı? Dönem filmlerinden, klasik polisiyelerden, romantizmi ve aşkı kelimelere dökmekten bıkmayan dramalardan gına mı geldi? Buyurun size 2000’li yılların başında yükselişe geçen, 2005’in ardından altın çağını yaşayan, son birkaç senedir ivmesini kaybetmiş gözükse de arşivlere kapı gibi filmler bırakan muhteşem bir Uzak Doğu sineması… Güney Kore sineması…

Uzak Doğu sinemasının tüm fonksiyonlarını içinde barındırmakla beraber bu yapıya bambaşka bir hava katan Güney Kore sineması, izleyiciye alışılmışın dışında bir sinema zevki sunar. Uzak Doğu’ya has herkesin bildiği kültürel özellikleri (onur, intikam, sadakat) içinde bulundururken, ilaveten Güney Kore insanlarının diğer Uzak Doğu ülkelerinden (Japonya, Çin, Tayvan, vb.) farklı halini de her senaryosunda yansıtır. Daha duygusal, düşünceli, naif hallerini… Sinema, bilhassa senaryo gücünü buradan alır. Şiddetin bağıra çağıra sunulmasına gerek duyulmadığını gösterir; en saf şiddeti olabildiğince sakince izleyiciye şırınga eder. Böylece daha çok sarsar. Diyalogları alabildiğine uzatmaz, gözlerin sözlerden daha derin anlamlar içerdiğini insanın beynine kazır. Bizlere tuhaf gelen lisanlarında en belirgin özellik kelimelerin uzatılışı ve seslerdeki alçalış-yükseliş, diğer bir deyişle vurgudur. Sinematografik açıdan sarsıcı sahneleri izlerken vurgu değişimleri ile karakterlerin duygusal devinimlerini daha net ve insani hissettirir. Aslında bütün bunların temelinde insan vardır. İnsana odaklanır, insanı temel alır, upuzun bir geniş açı planda gördüğünüz karakterin yaşadıklarını, hislerini, her şeyini akli melekelerinizle değil; kalbinizle tahayyül etmek durumunda kalırsınız.

İntikam hemen hemen her eserde vardır. Ancak bu kavga dövüş değil; kimi zaman aşka, kimi zaman onura, kimi zaman zorunluluğa dayanır. Aşkın, sevginin ve sadakatin en saf halini gözlemlerken izlediğiniz diğer tüm filmlere hayret edersiniz. Absürt sahnesi mutlaka içinde bulunduğu sekansa iyi yedirilmiştir, hovardalık sezdirmez. Çünkü metinleri iyi yazılır, senaryosu iyi yazılır; ekseriyetle en başta senaryosu iyi yazılır Güney Kore filmlerinin. Janrından bağımsız olarak son dakikaya kadar sürükler de sürükler, peşi sıra giderken çoğunlukla vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız. Elbette ki iyi filmleri için söylediğimi belirtmem gerekiyor. Çünkü kötüsü de gerçekten çok kötü olur, diğer tüm ülke sinemalarında olduğu gibi…

Bu girizgâh ile biraz merak uyandırmaya çalıştığımı itiraf etmeliyim. Söz konusu sinemanın bunu hak ettiğini düşünme cüretini de göstererek pek tabii. Ancak bu yazının asıl amacı, bir Güney Koreli yönetmeni bilmeyenlere takdim etmek, bilenlere ise son filmiyle (“Snowpiercer”) hatırlatmaktan geçiyor. Kanaatimce, 2000’li yılların en değişik zihinlerinden birine sahip olan Joon-ho Bong’tan bahsediyorum.

Kendisiyle tanışıklığım 2007 İstanbul Film Festivali’ne dayanıyor. Orijinal ismiyle “Gwoemul”, İngilizcesiyle “The Host” İstanbul Film Festivali’nde gösterildiğinde hayli ilginç bir senaryonun nasıl bu kadar başarılı yazıldığını, öte yandan nasıl bu denli başarılı çekildiğini epey düşünmüştüm. Ardından araştırmaya ve diğer filmlerini izlemeye başladığımda karşımda bir sinema dehası bulunduğunu fark ettim.

Gwoemul

Gwoemul

Joon-ho Bong, ilk filmi olan 2000 yapımı “Flandersui gae (Barking dogs never bite)” ile senaryosunun gücünü yolun başındayken hissettirmiş bir yönetmen. Kim Ki-duk ve Chan-woon Park’tan farklı bir dili olduğunu henüz ilk filmiyle belli eder. Her ne kadar diğer tüm yapıtlarından naif olsa da, sürükleyici “comedy noir”ıyla izleyiciyi zorlanmadan filmin sonuna dek götürür. Çok şey anlatırken aslında en önemli detayları size bırakır. Üstünde düşünmenizi ister. Hiçbir öğeyi gözünüze sokmaz, kabulünüzce sahiplenirsiniz.

Ardından sene 2003’e gelir ve IMDB’nin “Top 250” listesinin 230. sırasında bulunan “Salinui chueok (Memories of Murder)”i çeker. Hem de öyle bir filme imza atar ki, “thriller” nedir, nasıl olur, cümle âleme gösterir. Parmak ısırtan senaryosu, akıcılığı, bin bir çeşit eleştirisi, kültürel yapı taşları, oyunculuğu ile dev bir yapımı filmografisine yazdırır. Güney Kore’nin en iyi aktörlerinden Song Kang-ho ile çalışmaya bu filminde başlar. Kesinlikle başka bir filmdir bu; izlemeyenin eksik kalacağı iddia edilebilecek kadar…

2006’ya geldiğimizde tanışıklığımı arz ettiğim filmiyle karşımıza çıkar. Canavar temalı hikâyenin aile, birey, sadakat kavramlarının özüne tesir ettiğini gözler önüne serer. Ama gözümüze sokmaz. Gerçekdışı bir ana temaya sahip senaryonun aklınıza gelebilecek tüm hislerle ve türlerle -dram, komedi, gerilim – nasıl çekileceğini gösterir. Bir başyapıt değildir bu; lakin yönetmenin uçsuz bucaksız zihnine ve yönetmenlik kabiliyetine ziyadesiyle iyi bir işarettir.

2008’de Leos Carax ve Michel Gondry’yle “Tokyo!” filmini birlikte hazırlarlar. “Eternal Sunshine of the Spottless Mind”ın senaristi ve “Les amants du Pont-Neuf”un yönetmeniyle yani… Bunu söylemeden geçemedim; çünkü ikisi de deli, bir o kadar da dahi kişiler. Üç deli bir araya gelip Tokyo’ya dair üç hikâye çizerler karşımıza. Ortaya karışık bir şeyin çıkması şaşırtıcı olmaz ama çok başarılı mı, emin değilim. Yine de izlemeye değer diyelim.

Bir sene sonra ise Joon-ho Bong, drama tarihine imzasını atacak filmini piyasaya sunar: “Madeo (Mother)”. En iyi filmi olarak gördüğümü not düşeyim. Ana-oğul ilişkisi, toplum-birey çelişkisi, düzen, adaletsizlik ama en çok da intikam anlatır en basit ifadeyle. En basit ve bayağı ifade bu olabilir, çünkü filmin arka planı hayli derindir. Uzun uzadıya kafa yormak durumunda bırakır. Aksettirdiği “insan”ı kusursuzluğa yakın sunar. Berisini gizli tutar. Orası izleyiciyle karakter, köklü sistem eleştirisiyle kendisi arasında düşünsel bir sır olarak kalır.

Son olarak, “Snowpiercer” ile 2013’ün Ağustos’unda arz-ı endam eder. Her ne kadar hâlâ Avrupa’nın birçok ülkesinde vizyona bile girmemiş olsa da, müsterih olun, filmi bulabilirsiniz. İlk defa kadroyu çok sayıda Hollywood kökenli oyuncuyla doldurur (Chris Evans, Jamie Bell, Tilda Swinton, Ed Harris, Octavia Spencer, vs.). Eşine ender rastlanabilecek temaya sahip senaryosuyla hakikaten ilginç bir film ortaya çıkar. Öyle ki, bir iki cümlede ifade edilebilecek gibi değil; ayrı bir yazı yazmak icap ediyor. Kısaca, tuhaf ama tutarsızlıklarına rağmen iyi bir film diyelim. Şaşkınlığımızı ise hali hazırda yönetmenin nev-i şahsına münhasırlığına bırakmamak için bir sebep yok.

Kıssadan hisse, Joon-ho Bong benzersiz atmosferleriyle, sınırları belli olmayan zihninin çıktısı senaryolarıyla bir idol yönetmen örneği çiziyor. Abarttığımı sanmıyorum, günümüz dünya sinemasının en kendine has yönetmenleri içinde yer almakta. Özellikle üslup yaratma konusunda sayılı parmakların birini kendisine gönül rahatlığıyla ayırabiliriz.

Şayet yeni bir üslup ve yönetmen tanımak istiyorsanız, üstelik bunu aşina olmadığınızı düşündüğünüz bir bölgeden, Uzak Doğu’dan yapmaya yelteniyorsanız; bu deli-dahiyle tanışmak için beklemenize gerek yok sevgili okuyucu. Madeo ya da Salinui chueok ile Joon-ho Bong dünyasına giriş yapabilirsiniz. Biz, fan club üyeleri olarak, yorumlarınızı duymak için çıkışta elimizde kahve ile bekliyor olacağız.

(Furkan Aydın’ın diğer yazılarını okumak için Félix’s Valley blogunu ziyaret edebilirsiniz.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s