Gezi Parkı Yazı Dizisi – 30 Mayıs Gecesi

Yazı: Furkan Aydın

Yorgunum. İşten çıktım ve fakat bin türlü sorun, dert, tasa arkamda. İş benim değil, şirket benim değil, ama kurumsal da olsa sahipleniyor insan, başarısızlığa tahammülü yok çünkü. En iyisini, en doğrusunu yapmak istiyor, böylece tüketiyor kısıtlı enerjisini. Varsın olsun, bazı günler böyle de geçer, üstelik hava güzel, her yer çiçek açmış, boğmuyor şehir; aslında kalabalığı boğar, kabalığı boğar, trafiği boğar ama bir denizine, bir de nadir yeşilliğine inanmışsan devam edersin hayatına. Her şeyin azı makbul derler ya, insanı çok olan şehirde denize de yeşile de ulaşmak için mücadele etmen gerekir. Edersin, çünkü yaşama sebebin haline gelmiştir bir süre sonra, kanıksamışsındır. Kiminin gıptayla baktığı Boğaz’a iki adım olmakla övünmek, aylar boyu gitmemeye nazaran daha yüce bir duygu gibi gelir. Veyahut bir iki ağaç gölgesinde oturmayı baharın uyanışı addedersin, elinde değil, yaşamayı öğrenmekle ilgili bir mesele bu. Yaşadığın şehir bulunmaz bir nimettir zihinlerde. Lakin gel gör ki, yaşarken öyle olmayabilir. Bunu çoktan beri bilirsin.

Derken bir telefon; “dün niye gelmedin?” diye kızarak açılmış. Akşam mesaim yok, nereye gitmeliydim ki, diye düşünmekten kendimi alamadım haliyle ve iş havliyle. “Gezi Parkı eylemini duymadın mı?” diye devam ediyor üstelik cevap bile veremediğim halde karşımdaki azımsanmayacak sinir harbi; sanki bir sivil toplum örgütü üyesiyim ya da şehir planlamada bilirkişiyim. “Elbette duydum ama gelmemin zaruri olduğunu düşünmedim” diyecek oluyorum. “Öyle şey olmaz, hemen gel, bira aldım, kitap da var, burası çok güzel, burada birlikte duralım, parkı vermeyelim” diyor öte yakadan gelen ses. Kitap, bira, park… İstanbul’da yaşıyorum ben; bana bu üç nimet aynı platformda sunulmuş, daha fazla neyi düşünebilirim ki diye sorguluyorum. Sanmayın ki, bu sorgulama dakikalar sürüyor; sadece iki üç saniye… Derhal yolculuk planımı yapıyorum ve uygulamaya koyuyorum. Bu da bir zorluk sevgili okuyucu, İstanbul’da yaşıyorsan ve bir parka gitmek istiyorsan, bunun için kendine bir güzergah çizmen gerekebilir. Varsın, bu da olsun… Olabildiğince hızlı gidiyorum, karnımın açlığını düşünmeden, düşüyorum parkın dehlizine. Kimi şarkı söylüyor, kimi kitap okuyor, kimi kitap okuyanları dinliyor. Bir bienal, daha da ötesi bir festival ortamı. Kimse kimseye bağırmıyor, küfür yok, anlayış sonsuz, paylaşım sınırsız; müzik var, kitap var, sanat var. Gırla. Ağaç var, gölge var, rüzgar var serinleten cinsten, insan var, insanlık var. Çiçeklerden gelen koku buram buram. Sponsor bulsan böylesini sağlayamazsın, para ödesen bu kadarı olmaz, öyle nefis. Yemek aklına bile gelmiyor, bir çeşit huzur tüm bedenini sarıyor, kendini akışa bırakıyorsun. Saatler geçiyor, bu tandans değişmiyor, gelen-giden aynı vakayı aynı huşu içinde sürdürüyor. Kimi genç, kimi orta yaşlı… Kimi hali hazırda sanatla uğraşıyor, kiminin hobisi… Öte tarafta polisler var. Bazılarıyla yemek paylaşılmış, kimisiyle müzik dinlenmiş, birkaçıyla kitaplar ve yazarlar hakkında konuşulmuş üstelik. Diyalog var. İletişim sağlıklı. Hala tek bir bağırış ya da küfür yok. Olmaz da… Olamaz ki… Oraya gittiğim an ile oradan ayrıldığım an arasında geçen yedi saatte gördüğüm her bir anı yad ederek, anımsayarak söylüyorum, mümkün değil. Bahsettiğimin İstanbul’da pek mümkün olmadığını, benim zihnimde yarattığım yalan bir tezahürün dışa vurumu gibi geldiğini düşünmek absürt değil, farkındayım bunun.

Akşam vakti gittiğim mekandan üzülerek gecenin üçünde ayrılıyorum. Eve gitmek zorundayım, ertesi sabah sekizde işe gitmeliyim zira. Biniyorum dolmuşa hayatımda hiç yaşamadığım bir tuhaf huzurla, birkaç saat uyumak uğruna. Sabah aynı mutlulukla uyanmışken gözüm haberlere takılıyor. Ayrıldığım ortamdan sadece iki saat sonra orada bulunan ve günlerden beri konaklamakta olan insanlara, o konuştuğumuz, yemek paylaştığımız, kitap okuduğumuz polisler saldırıyor. Anlamıyorum, çünkü tam olarak burası absürt bu gecenin. Aklım almıyor, neden ve nasıl diyorum. Arkadaşlarıma ulaşmaya çalışıyorum, ulaşamıyorum.

Ulaşamıyorum, ulaşamıyorum, derken ulaşıyorum.

Tüm eşyaları yanmış. Tek bir açıklama yapılmamış. Canlarını zor kurtarmışlar.

Ağlıyor, “Madımak’la ilgili okuduklarım gibiydi” diyor. İnanamıyorum. Tazyikli su değil, biber gazı yok, havaya ateş açmak gibi saçmalıkların esamesi okunmaz çünkü hepsinin daha da ötesinde yakmak var, diri diri yakmaya çalışmak, içinde insanlar uyurken insanlarla beraber yakmak… Absürt mü dediniz? Hayır; vahşet, katliam ve daha nicesi…

Ben o perşembe akşamını hiç unutmuyorum. Ve o unutmadığım anıların ilki oluyor. Çünkü o akşam olanlar, her şeyin çıkış noktası.

Milyonların niye sokağa döküldüğünü tahayyül edebilmekten bile imtina eden canavarların ilk rotası.

30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gece. Birçok şey gibi, hatta belki de hepsinin en başında, affedilmeyecek yanlışların başlangıcı…

(Editörün notu: Furkan’ın diğer yazılarını ayrıca Félix’s Valley adlı blogunda da okuyabilirsiniz.)

(Bir kez daha editörün notu: Ana görselde kullandığımız fotoğrafı Nar Photos’un Facebook sayfasından aldık. Üstüne yatmış gibi olmayalım, inşallah bizi mazur görürler, arşivleri çok iyi.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s