Umutsuzluğun tozpembe hali: The Florida Project

Yazı: Seden Mestan

Hani derler ya, fareler adamın kulağını uyuşturur da yer; ne yaptığını hissettirmez, The Florida Project tam da öyle bir film.

İlk dakikalarında gördüğünüz pastel renklerle donatılmış cıvıl cıvıl anlara kendinizi kaptırmak isteyebilirsiniz ama siz fazla coşmadan söyleyelim: yaşama sevincinizi ve umutlarınızı, neşeli çocuk sesleri eşliğinde, ‘ne yaptığını hissettirmeden’ usulca söndürecek bir film var karşınızda.

The Florida Project, daha ilk sahnesiyle sizi çocuksu bir dünyanın içine çekiyor. Altı yaşındaki Moonee ve kendisiyle aynı motelde kalan arkadaşlarının gözünden bakınca sefaletin ve zorlukların sardığı bu can sıkıcı yer bile dev bir oyun alanına dönüşüyor. Ellerinde pek bir oyuncakları olmasa da sanki Indiana Jones aleminde maceradan maceraya koşuyorlarmışçasına büyük bir ciddiyetle oynadıkları oyunlar, canı sıkılan yetişkinlerin dillerinden düşüremediği ‘o çocuksu hayalgücü’nü en renkli haliyle izleyiciye sunuyor.

Sözünü ettiğimiz Moonee, filmin baş karakteri. Altı yaşında ve muhtemelen henüz yirmili yaşlarının başında olan annesi Halley’le birlikte Magic Castle adlı bir motelde yaşıyor. Moonee ve Halley için hayat elbette hiç de kolay değil. Halley iş bulmaya çalışsa da pek başarılı olamaz. Civardaki otellerin otoparklarında kaçak parfüm satmaya çalışır, güvenlik görevlisi tarafından basılınca ondan da vazgeçmek zorunda kalır. Hikayenin bundan sonrası parasızlık ve çaresizlik eşliğinde daha da kötüye doğru evrilir. (Evet, Halley’nin ne yapmak zorunda kaldığını tahmin etmek için hayat bilginizin çok da aşmış olmasına gerek yok.)

fp

Moonee ve henüz kendisi de çocuk sayılan annesinin ekranı dolduran neşesi, hayat koşullarının kasveti yıkıyor, tozpembe bir filtreden geçirerek izleyiciye sunuyor. Bu tozpembe etki, hikayenin büyük bir kısmını Moonee’nin gözünden izlememizden kaynaklanıyor aslında. O, etrafındakileri nasıl algılıyorsa biz de öyle görüyoruz. Annesi onu nasıl kandırıyorsa biz de öyle kanıyoruz. (Küvette pony’leriyle oynarken neler olup bittiğini, ilk başta pek anlamadık neticede.)

Bizi yetişkinlerin dünyasına çekip ‘acı’ gerçekle yüzleştirme işi ise Willem Dafoe’nun canlandırdığı Bobby’ye ait. İzleyiciyi Moonee’nin oyun aleminden çıkarıp hayattaki sorumlulukları hatırlatan, aslında neler olup bittiğini gösteren Bobby’nin bakış açısından izlediğimiz sahneler. Havuz kenarında üstsüz güneşlenen yaşlı kadına çocuklarla birlikte gülsek de (valla o ilk anda yaşlı olduğunu anlamadık) Bobby onun üstünü örtmeye gittiğinde biraz içimiz ezildi. Ya da parktaki çocuklara yaklaşan o ihtiyar adamın gerçek yüzünü yine Bobby’le birlikte fark ettik. Halley’nin ne iş yaptığını da onun sayesinde gördük.

florida project

The Florida Project’te bu ikili bakış açısı kadar çarpıcı bir şey varsa o da fiziksel olarak dip dibe olan hayatların arasında aslında ne kadar büyük uçurumlar olduğu. Magic Castle, Orlando’da; Walt Disney World’ün hemen yanında. Walt Disney World’ün sahte şurup şeker dünyasının tam aksine burada gerçek bir sefalet var. Kapitalizmin suratına tükürülesi bu eşitsizliği çocuk oyunları üzerinden tam kalpten vuruyor insanı. Neyse ki çocuklar kendi kafalarında da Disney World’e kafa tutacak dünyalar yaratabiliyor; Florida Project’te Moonee ve arkadaşlarının hiçbir şeye sahip olmamalarına rağmen devrilmiş bir ağacın üstünde ya da motelin sıkıcı merdivenlerinde bu kadar eğlenmesi başka nasıl açıklanabilir ki?

Fark ettiyseniz, hikayenin verdiği güçlü mesaj kadar, yönetmen Sean Baker’ın bu mesajı veriş şekline tav olduk. Geçtiğimiz günlerde yazdığımız ve Oscar’ın iddialılarından Lady Bird’de olduğu gibi, Sean Baker aşırı gösterişli hareketlere kendini kaptırmadan, tüm detaylara büyük özen göstererek anlatıyor hikayeyi. Ve evet, hayatın sıradan halleri burada da başrolde. Yalnız bu güzel sıradanlık, Lady Bird’de olduğu gibi sizi uzay boşluğuna fırlatmıyor, hikayenin gidişatında size eşlik ediyor ve dünyanın her yerinde yaşanabilecek bu hikayeyi özel kılıyor. (Sahi, Lady Bird’ü Oscar’a aday gösterip Florida Project’i elerken kriterleri ne oldu acaba?)

Bunların hiçbiri ikna edemediyse sizi, sırf oyunculuklar için izleyin bari. Acaba yaşları 7’yi bile geçmeyen çocuklara o sahneleri nasıl oynattılar? Peki o diyaloglar; doğaçlama değillerse bu kadar doğal nasıl yazılmış olabilirler ki?

Willem Dafoe’nun Bobby rolüne hazırlanmak için günlerce filmdekine benzer bir motelde yaşamış olmasına da değmiş doğrusu; sanki yıllarını böyle bir motelde müdürlük yaparak geçirmiş, hayatın her halini görmüş bir insan sarrafı vardı karşımızda. Moonee ve Halley’yi zor anlarda kurtaran, halden anlayan ve sakin tavırlarıyla etrafına dinginlik yayan Bobby, bu filmin süper kahramanıydı hiç kuşkusuz.

Hem sadece çocukların değil, yetişkinlerin de gözünde…