5 maddede dadandık: Haftalık popüler kültür raporu (5 – 11 Mart)

Geçtiğimiz hafta boyunca dadandığımız ama çok tembel olduğumuz için yazmaya üşendiğimiz birkaç popüler kültür haberi… 

1- Türk yapımı Netflix dizisi

netflix yerli dizi

Çektiği filmlerle zihinleri cayır cayır yakan, korku sinemasının şahsına münhasır yönetmenlerinden Can Evrenol’un çekeceği yerli malı Netflix dizisi için start verildi.

Başrolünde Çağatay Ulusoy’un olduğu dizi, alışık olduklarımızdan farklı bir süper kahraman hikayesi gibi duruyor ilk bakışta: Çağatay Ulusoy’un canlandırdığı Hakan, sıradan bir gençtir. Öyle senin benim gibi, sokaklarda dolaşır. Sonra bir gün ansızın öğrenir ki tarihte bir zamanlar birileri, şu koca şehir İstanbul’u koruma görevini Hakan’cığımıza vermiştir! Hakan’ın şaşırmasına şaşırmamak gerek… Hakan kiiiim, İstanbul’u korumak kim. Ve esas en güzeli: Hakan’ın en sert mücadelesi ‘ölümsüzler’ diye bilinen varlıklara karşı olacaktır. Zira, 15 milyonluk şehir, yüzlerce yıldır ‘ölümsüzler’in tehdidi altındadır…

Sağlam hikaye! Daha önce niye buna benzer işler yapılmadı diye soruyor insan. Binlerce yıllık şehir; etrafı tarih, gizem dolu. Ne hortlaklar, vampiler geçmiştir sokaklardan… Hele şu vampir bozması ölümsüzlerden şimdiye dek üç-beş tane gördüğüme eminim.

Haydi, kaçsın uykular!

2- Sopranos’un filmi geliyor

sopranos

Televizyon tarihinin en iyi dizilerinden biri Sopranos. Oyunuculuklarından jeneriğine, karakterlerinden mizahına; kısacası HER ŞEYİYLE, gerçek bir şaheser.

1999-2007 yılları arasında yayınlanan ve muhteşem bir finalle ekranlara veda eden dizinin en büyük kozu ise, hiç şüphesiz, esas adam Tony Soprano’yu canlandıran James Gandolfini. Sanırım televizyon tarihindeki en iyi performans… Nefes alıp verişi bile bir başka adamın…

Dizinin yaratıcıları ellerindeki cevheri değerlendirmek için, yeni bir Sopranos yapımı için kolları sıvamış. Tabii bu sefer hikaye farklı bir zamanda geçiyor. James Gandolfini, 2013 yılında aramızdan ayrıldığı için olsa gerek. Senaryoyu onun yokluğunu anlamlı kılacak bir hale getirmeye çalışmış olabilirler. (Bayağı arabeske bağlamak üzereyim şu an.)

The Main Saints of Newark adlı bu film, dizideki hikayenin çok öncesinde geçiyor. 1960’lı yıllara doğru yol alan filmde, Afrika-Amerikalı mafya ile İtalyan mafya arasındaki rekabet anlatılıyor.

21 Emmy ödüllü bu HBO yapımından çok uzaklarda bir yere denk geldiği kesin ama dizinin fanatikleri için heyecan verici bir haber.

3- En politik haliyle Pearl Jam

Bünye Pearl Jam’le yoğrulmuş; kaç yaşına gelirse gelsin, grubun her yeni şarkısı karşısında çılgın atmaya şartlanmış. Haliyle bu haberi görünce de kayıtsız kalamadı, ne yapsın.

Güney Amerika turnesi için yola koyulmadan evvel, Pearl Jam’den yeni bir şarkı geldi: ‘Can’t Deny Me’.

Epey politik bu şarkıda şairin kime seslendiğini tahmin etmek güç değil herhalde.

(Tahmin edemeyenler için: Donald Trump)

Şarkının minik versiyonu aşağıdaki Tweet’leri üzerinden dinlemek mümkün. Tamamı ise şimdilik sadece Pearl Jam’in fan klab’ı Ten Club üyelerinin dinlemesine açık. Yakında o da radyolarda dönmeye başlar.

4- Yürek sıkıştıran: The Handmaid’s Tale

Sahiden, The Handmaid’s Tale kadar yürek sıkıştıran bir dizi gelmedi herhalde televizyona! (Tamam, abarttım.)

Korkunç senaryosuyla bizi bitirip tüketen distopya diziler arasına anlı şanlı bir şekilde adını yazdıran The Handmaid’s Tale’ın ikinci sezonundan yeni bir fragman yayınlandı.

İçiniz açıldı, değil mi?

Dizinin ikinci sezonu 25 Nisan’da, Hulu’da başlıyor.

5- NME artık online çıkacak

nme the cure

Teknoloji, okuma ve müzik dinleme alışkanlıklarımızı yıkıp geçmeden önce NME vardı.

Yeni çıkan müzisyenleri, grupları; daha Türkiye semalarında adları duyulmadan önce keşfetmemizi yine NME sağlardı.

Evet, yurt dışından geldiği için biraz pahalıydı ama mutlaka bir arkadaşın evinde, çantasında falan olurdu; bakılırdı, grup isimleri not edilirdi. SoulSeek’te, LimeWire’da falan fink atılır; bu pek meşhur olmayan (ve genelde İngiliz olan) yeni yetme grupların tek bir şarkılarını bile duyabilmek için ergen bünye türlü şekillere girerdi. Bitip tükenmeyen Oasis, Morrissey, Blur hikayelerini okudukça mest olurdu.

Dijital çağın önce müzik dinleme alışkanlıklarımızı sonra da dergiciliği nasıl salladığını biliyoruz. Son olarak da basılı yayıncılığın en güçlü kalelerinden NME, bu değişim karşısında gardını almak zorunda kaldı: Peş peşe birkaç kuşağa müziği öğreten NME, artık dijital olarak yoluna devam etme kararı aldı.

Bizim memleket sınırlarında sık sık şahit olduğumuz bir durum aslında. Roll çoktan veda etti. Bant basılıdan büyük oranda vazgeçse de dijitale sıkı sıkı tutunuyor. Eskisi gibi sayfalarını çevirerek okumayı özleyenler çok ama yeni dünyaya kolayca adapte olduğu için mis gibi sayılarına devam ediyor. Haliyle NME’nin de bu yolda ilerleyecek olması nostaljik bir yerden vurup üzse de yeni bir başlangıca işaret ediyor sanki.

Belki alışmak lazım…