‘In the Fade’ üzerinden: kadınların adalet arayışı

“Adaletin bu mu dünya” diye sormaya devam, Selda Bağcan’a ve adaleti arayan tüm kadınlara selam!   

Yazı: Senem Kahraman

Bu yazıyı filmi izledikten hemen sonra yazmak istemiş, 8 Mart’a yetiştirmiş ama bir türlü yayınlanacak son hale getirememiştim. Hep tıkandım, hep aklım karıştı. Geçtiğimiz günlerde Nevin Yıldırım’a yine müebbet hapis cezası verildiğini öğrenince, duramadım. 

Bu sene Altın Küre’lerde En İyi Yabancı Dilde Film ve Cannes’da da En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini almış ama Oscar’a aday gösterilmemiş, sinemaseverler için Avrupa’nın ‘asıl fatihi’ Fatih Akın’ın yönettiği In the Fade (Paramparça) filminin nasıl da ‘bir Diane Krunger filmi’ne dönüştüğünü ve filmin bana hissettirdiklerini, akıl bulanmalarını yazmak istedim.

Asla bitmeyeceğini düşündüğüm giriş paragrafını uzatmamın sebebi, aklımın hâlâ karışık olması sanırım.

Aklımdan bir ses “Sinemada güçlü kadınları görmek ne güzel” derken, başka bir ses “Hangi kadına güçlü diyoruz” diye soruyor; bir diğer ses “erkeklerin gözünden anlatılan kadın temsilini” sorgularken arkadan gelen sesler de  “Oyuncular ne kadar da iyiydi! Hem senaryo da sağlamdı: toplumu yakan pek çok konuya değinmişlerdi” diyerek bastırıyor bu öncekini. Bu kadar gürültülü bir akılla bir şeyler yazmaya çalışmak ne zor! Özellikle intikam ve adalet kavramları arasında gidip gelen akılla. Bu yazının amacı ne olmalı, ne anlatmalı bilemiyorum.

Beraber sorabiliriz yine de: Adalet nasıl sağlanır, bireysel adalet sağlamak nedir, intikam ve adalet arasında o çizgi ne zaman, nasıl aşılıyor ve seyirci bireyin adaleti sağlayış biçimini nasıl, ne koşullarda kabul edebiliyor? Ya da sinemada güçlü kadın karakter diye kime diyoruz, kadınların anlatıldığı filmlerdeki kadın karakterleri nasıl peki? Konuşulması gereken ne çok konu var…

in-the-fade

‘Fatih Akın filmi’ne gidip, ‘Diane Krunger filmi’nden çıkmak…

Türkiyeli Kürt kocasını ve küçük oğlunu, bir neo-nazi saldırısı sonucu kaybeden bir kadının adalet arayışını anlatıyor In the Fade. Zaten ödülleri alan Diane Krunger’ın oyunculuğu sayesinde bu adalet arayışı hepimizin davası oluyor; acısı, öfkesi, çaresizliği ve adaleti sağlama isteği, izleyen tarafından da hissedilip, sahipleniliyor.

Diane Kruger’dan bahsederken filmin senaryosunu da hızlıca geçiştirmiş olmayalım. Öncelikle Fatih Akın filmlerinde o görmeye alışık olduğumuz kültürel melezlik bu filmde yok. (Kaynana bir yerde geline laf sokuyordu o sayılır mı acaba?) Göçmenlere karşı nefretin yükseldiği şu yıllarda, Almanya’daki azınlıkları hedef alan saldırıların, Alman kurumlarındaki ırkçılığı ve ırkçı saldırıları görmezden gelişlerini Katja Şekerci’nin hikayesine tanıklık ederek izliyoruz.

Üç bölümden oluşan filmin, politik göndermelerin olduğu ilk bölümünü izlerken, neo-nazi saldırısında ailesini kaybetmiş kadının acısı ve çöküşünü görerek darmadağın oluyor; ‘adalet’ bölümünde mahkemedeki o mücadeleyi, gerginliği, heyecanı bizzat hissediyor ve Nazilerin avukatına bir tane tokat atmayı isterken Katja’nın atağıyla biraz rahatlıyoruz. Sonuncu, ‘deniz’ (das meer) bölümünde ise adaletin sağlanmasını izlerken iyice paramparça oluyoruz. (İzleyenler bilir, alt üst olmamızı da istemiş olabilirler.)

Katja’nın travmasını beraber yaşıyor, modern hukukun sağlayamadığı adaletin peşinde, kendi adalet yolunu ararkenki kararlılığını o kocaman öfkeye, intikam duygusuna borçlu olduğunu biliyoruz, hatta o öfkeyi bizzat yaşıyoruz. (Burada Diane Kruger’ın harika oyunculuğuna bir selam daha çakalım.) İşte burada kafalar karışıyor, değil mi?

Benim aslında pek de karışık değil söyleyeyim.

Amerikan filmlerinde ‘süper kahraman’ ya da bir nevi ‘epik halk kahramanı’ olarak izlemeye alışık olduğumuz adalet sağlayıcı bu filmde Katja Şekerci. Kendisi çektiği acıdan, yaşadığı travmadan paramparça olan, ‘sarı saçlı’, orta sınıf bir Alman vatandaşı. Wonder Woman’la alakası yok. Kendi yolunda; herhangi bir kadın gibi, adalet arayışında, intikam peşinde. Film belki asıl soruyu şöyle sorduruyor: “Ben olsam ne yapardım?”

Katja; açtığın yolda, gösterdiğin hedefe olmasa bile, biz bile bu “konforlu” hayatlarımızda “öz savunma” öğrenmek zorunda kalmış, kendi adalet yolumuzu yaratmaya çalışan kadınlarız. Seni anlamayalım da taşa mı dönelim?

Tam böyle düşünürken ayrıca yazmak (ya da yazılmasını) istediğim “3 Billboards Outside Ebbing, Missouri” filmine atıfta bulunmak gerektiğini hissediyorum. Bu iki film de adalet arayışı ve intikam üzerinden, kadın karakterler ve ele alınan diğer politik konular açısından bana benzer şeyleri düşündürtseler de 3 Billboards’ta işlenenin adli suç olması, intikamını nasıl aldığını ya da adaleti nasıl sağladığını görmemiz, Mildred’in peşinden gidilmesini daha mı kolay kılıyor?

Bireysel adalet sağlamak zorunda kalmış kadınların yanında kendimi bulmam “anarşi” ve “kaos” önerdiğim algısı yaratmaz umarım 🙂

Şu “ponçik” dünyalarımızda “Nevin’in baltası”nı sahiplenmenin ağırlığını bilenler olarak toplumsal adaletin olmadığı yerde “erkek adalet değil, gerçek adalet” demekten usanmayacağız.

Fatih Akın’ın politik bir çizgide olan bu filmine dönecek olursak, sürükleyici hikayesi ve oyunculuklar için, Katja’nın hikayesiyle ezberimizden başka bir şeyler düşündürttüğü için In the Fade izlenmeyi hak ediyor. Bu arada Moda Sahnesinde hâlâ izleme şansınız var.