Dört bir yandan dadandık: Cunda Adası

Yazı: İris Işık

Geçtiğimiz hafta, 23 Nisan tatili hafta sonuna bağlanınca kaçış planları yapmak da kaçınılmaz oldu haliyle. 1 Mayıs tatili salı gününe denk geldiği için bir yere kaçamadık ve 48 saatlik bu kısa gezimizi yazdık.

Euro’nun 5 TL olduğu bir dönemde Türkiye hudutlarından çıkmak ya da avro ile çalışan tesislere misafir olmak konu dışıydı. Hem denize girelim, hem tarih görelim, hem kafa dinleyelim hem yiyip içelim; e tabii hem de İstanbul’dan çok uzağa gitmeyelim dedik ve checklist’tekilerin hepsine hakkını veren Cunda’ya nam-ı diğer Alibey Adası’na “uzun hafta sonu” için geldik. Ve checklist’teki tüm kalemlere teker teker dadandık.

Varır varmaz

Ayvalık’a girer girmez, deniz kokusunu alır almaz, Cunda’yı ufuktan görür görmez, ağzımız sulandı ve “Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü”nü geçer geçmez hemen gazımızı Bay Nihat’ta karides, deniz börülcesi, semizotu ve tabii rakıyla attık.

Öğleden sonra

Oradan sakızlı dondurmamızı elimize alıp Cunda’nın Arnavut kaldırım taş sokaklarında (Demet Sağıroğlu’na selam olsun!) ayak bileklerimiz burkula burkula şimdi neredeyse hepsi birer butik otel olan eski konaklara girip çıktık. “Ay şu sokağı Instagram story’ye çek, şunu videoya al” derken yol bizi şimdi Rahmi Koç Müzesi olan ama 1873’te eski temelleri üzerine Anakent (Metropol) Kilisesi olarak inşa edilen olağanüstü bir yapıya çıkardı. 1873’lerde, nüfusun çoğunluğu Rum olan Ada’da kilise Taksiyarhis’e, yani koruyucu baş melekler Cebrail ve Mikhail’e atfedilmiş, sonrasında bir dönem camiiye çevrilen bina hâlâ Cunda’nın en “Instagrammable” yapıtı olarak ayakta. Hemen yanındaki Anna Lober’in el işleri ürünler satan dükkanı ise ummadık bir şekilde karşınıza çıkıyor ve aklınızdaki tüm “hediyelik eşya dükkanı” kalıplarını yıkıyor.

Güneş batınca

Ada’nın belki de en meşhur restoranı olan Ayna için beş gün öncesinden rezervasyon yapmadan Cunda’ya gitmeyin. Tabii beş gün spesifik bir rakam değil, siz ne yapın ne edin Ada’ya gelmeden önce rezervasyonunuzu yaparak midenizi garantiye alın. Sezonluk değişen menüsünde yöresel lezzetleri özgün tariflerle konuklarına sunuyorlar. Sarma yaprağında sardalya, yöresel peynir, zeytinyağlı tabağı ve cevizli erişteden sonra lavantalı cheesecake’le altın vuruş yaptık.

Midenizde kalan son yüzde 1’lik alanı yatmadan doldurmak isterseniz de adres ya meşhur Cunda Ada lokmacısı ya da Orman Coffee&Cocktail Bar. Ballı kumkuatlı espresso martini ya da kuzukulağı whiskey sour, mekanın ne kadar aşmış ama bir o kadar da mütevazı olduğunun kanıtı.

View this post on Instagram

Güzel bir bar bence 🙄🌴🙈☺️

A post shared by orman coffee & cocktail (@orman.cunda) on

Ve ertesi gün…

Cunda’da bir gününüz daha varsa ve güneş artık iyice ısıtmaya başlamışsa denizle yakın temasa geçmeden dönmek olmaz. Toprak yollardan adanın kuzeyindeki Bıyıklı Koyu’nda buzzz gibi denize yine buzzz gibi bira ile dalmak… İşte o zaman Ada’nın keyfine gerçekten varıyorsunuz. Merkeze dönerken eski Agios Yannis Kilisesi, bugünkü Sevim ve Necdet Kent kütüphanesine bir göz atın. Hemen yanında yer alan manastıra un sağlayan değirmen ise adanın en büyük hazinelerinden.

Gündüz rakısı

Yok yok, bu da yetmiyor. En iyisi bir de güneş batmadan rakı&balık masasına oturmalı! Son Vapur’da simitli levrek, lokma balık, sirke, “domates ve soğan şov” yani yörenin leziz salatası, enginar ve daha birçoğunu silip süpürdük ve “ah o Son Vapur’a binmeyecektik” dedik! Keyifle yedik, çok doyduk!

Ve tatlı son

Ve 48 saat bitti! İstanbul’a doğru yola çıkmadan Cunda’yı terk ederken Ayvalık’ın daracık sokaklarını arşınlayın, Rum evlerini seyredin, Şeytan’ın kahvesinde koruk suyu yani henüz olgunlaşmamış üzüm suyunu yudumlayın ve tamam şimdi oldu, concrete jungle’a doğru yola çıkabilirsiniz.