Zorunda mıyım? Yaani mümküns— Zorunda mıyım? Haaayır değilsiniz canım.

“Ne tarz müzikler dinliyorsun?” sorusunu yıllardır güme getiriyorum. Nedenini uygulamalı açıklayayım.

Yazı: Özgün Yiğit Tuna

Bugün yemek yaparken arkada usul usul çalsın diye Spotify’ı açtım, Sam Fender’den Play God’ı başlatıp karıştır butonuna bastım. Sırasıyla çalan şarkıları yazıyorum: Nil Karaibrahimgil’den Rüzgar, Coeur de Pirate’dan La petite mort, Kayahan’dan Gözlerinin Hapsindeyim, Alphaville’den Forever Young…

Ki tüm bu parçalar benim özenle seçip o kütüphaneye eklediğim parçalar. Düzenli olarak dinlediklerim yani. Ellerin parçaları değil, benimkiler. Tabloya buradan bakınca bir müzik zevkim olmadığını anlıyorum. Ya da sanırım bir sürü müzik zevkim var. Müzik zevkinden bir tane mi olmalı ki zaten? Bilemiyorum ama yine de “Ne tarz müzikler dinliyorsun?” sorusu, karşılaştıkça beni düşündürüyor; hangi tarz müzikleri ilk olarak ne zaman ve nasıl koşullarda dinlemiş olduğumu düşünüyorum. Hangi müzik türünün hayatıma kiminle girdiğini buldukça da soruya kendimce yanıtım değişiyor. Benim her gün sevdiğim müzik türü değişiyor.

Rock müzik hayatıma Rasmus’la girmişti örneğin. Hatta hatırlıyorum, 2004 yılının Rock’n Coke’una geleceklerdi ve ben 6 ya da 7. sınıftaydım. Okuldaki bilgisayar derslerinde tek bildiğim miniclip.com‘a girip (bilenler iyi bilir) 8 Ball Pool veya Heli Attack oynamakken, şansıma yan masamda oturan ülkenin o dönemki en genç rocker’ı 11 yaşındaki sevgili arkadaşım Deniz sayesinde— of, Spotify hala açık, Onur Akın’dan Geceyi Sana Yazdım başladı birden. Evet, Deniz sayesinde Rock’n Coke diye bir festival olduğunu öğrendim. Henüz Google’a YouTube yazdığımızda herhangi bir sonuç alamadığımız yıllarda, müzik dinlemenin en etkili yolu MP3 çalarlardı ve tabii ki Deniz’in MP3’ünde buram buram Rasmus çalıyordu. Al, dedi sen de dinle, bu sene festivale gelecekler. Dinledim. Dinledim ve Heli Attack’ı kapattım, In The Shadows’un sözlerini açtım. O günden beridir kulaklığımın bir ucunda birkaç Rasmus parçası hep bulunur.

Arkadaşlarımla lisedeydik, ergenlik geçmek bilmiyordu ve tabii ki bizlerin de herkes gibi buhranlı dönemleri oluyordu. En iyi çözüm: Damar nights. Biz aramızda öyle diyorduk en azından ve süreç şöyle işliyordu: WhatsApp henüz olmadığı için Facebook bir sekmede, YouTube diğer sekmede açılır, kafası bozuk arkadaşlar bir Facebook mesaj sayfasında toplanır ve YouTube’un derinliklerinden gelen en üzücü ya da en gaza getirici şarkılar arka arkaya, şarkı sözleri tam da şarkıcının söylediği gibi uzatılaraaaak ya da he ce le ne rek gruba atılır ve kendimizden geçilirdi. O dönem hayatıma Muse, Volkan Konak, Manga, Morrissey, Yüksek Sadakat ve nicesi girdi. Önemli olan müziğin bir türü değil, mesaj gruplarına tekrar tekrar yollanan o sözlerdi; sözlerin ve müziğin kendisiydi. O an hissetmek istenilen neyse onu vermesi, o müziği sevmek için yeterliydi ve insan dediğimiz canlının bir günü ötekini tutmadığı için, dinlenilen müziklerin de günaşırı değişmesi son derece olası.

Üniversite hazırlıkta okurken Fransızcayı Romeo ve Juliet’in müzikalini ezberleyerek çalışırdım, ne zaman şehirlerarası yola çıksam Edip Akbayram açarım ya da kardeşimle durduk yere Mumford and Sons’tan bir parça seçip kurtlarımızı dökeriz. (Kurt dökme dediysem, Broken Crown dinleyip söve söve kurt dökme seansı gibi düşünün.)

Feyyaz Yiğit ne güzel diyor, “Her şeyin her hali çok güzel olabilir, illa ki bir şeyin bir halinin peşinde koşma. Her şeyin her halini beğenmeye çalış.” İlle de bir müzik türünü sevmek zorunda mıyım? Zorunda mıyız? Değiliz tabii ki.