Geç kalınmış bir Jim Carrey güzellemesi

Bu yazının başlığı “Oldukça şizofrenik bir Jim Carrey derlemesi” ya da “Jim Carrey’den beklenmedik anlarda gelen hayat dersleri” ya da “Jim Carrey’yi anlama kılavuzu” da olabilirdi. Bir başlık düşünürken IMDb’de, YouTube’da ve Google’ın bana sunduğu bilimum Jim Carrey kaynaklarında gezindim, gezerken fark ettim ki Jim Carrey hakkında karşıma çıkan hemen her şeyi bir şekilde izlemişim. Biri hariç.

Jim Carrey. Cim Carrey. Cem Carrey. Birkaç satır daha yazmaya devam edersem biraz zorlamayla olsa Jim Carrey’den Cem Yılmaz’ı elde edebilirim. Sizi bilmiyorum ama ben Cem Yılmaz’ı izlerken nasıl keyif alıyorsam, yıllardan beri Jim Carrey’den de aynı tadı alıyorum. İkisini birçok yönden benzettiğim için herhalde, birini izlemek ya da dinlemek, bana diğerini düşündürüyor. GORA izledikten sonra açıp Liar Liar’dan bir sahne izlediğim çok olmuştur. Her neyse, bu yazıda Cem Yılmaz yok, o apayrı bir yazının konusu.

Geçenlerde yolum yine Jim’le kesişti, yeni dizisi Kidding’i aylardır bekliyordum. Jim Carrey ünlü bir televizyon yıldızı ve çocukların hayranı olduğu bir karakter rolünde, dizinin tatlı acı bir hikayesi var. Tanıtımlarıyla ilk bölümüne şöyle bir baktıktan sonra içimden “Özlemişim adamı ya” diye geçirdim ve günlük hayatıma devam ettim. Ama sonra beklenmedik bir şey oldu ve günün sonunda aklımda Jim Carrey’ye bir güzelleme yazma fikri belirdi. Başa saralım.

Birazdan anlatacağım belgeseli izlemenizin bana kalırsa iki yolu var. İlki, koyu bir Jim Carrey hayranısınızdır ve tüm filmleri gibi hakkında ne var ne yok YouTube’u tarar izlersiniz, sonra da sıra Jim ve Andy’ye gelir. Ya da Netflix’i karıştırırken karşınıza çıkar ve oynatmaya başlarsınız.

Benim durumumda her ikisi birden oldu. Evet, Jim Carrey’yi gerçekten yurtdışında yaşayan, ziyareti heyecanla beklenen zıpır dayım gibi seviyorum. (Yurtdışında yaşayan dayım yok. Benim zaten dayım yok ama benzetmedeki dayı modelini hepinizin anladığına eminim.) Ve evet, hiç hesapta yokken (günlük hayatıma devam ederken) Netflix’e girdim, Andy yazıp arattım, Jim ve Andy’yi açtım. Halbuki daha az önce YouTube’da faydalı faydalı “10 Exercises All Men Should AVOID!” videoları izliyordum. Tüm gerçeklik algımı kaybetmem beş-altı dakika arası sürdü.

Jim Carrey, izlediğim şey, her sahnesi, her haliyle gerçek olamayacak kadar parodi, parodi olamayacak kadar gerçekti. (Yine YouTube’un derinlerinde Duygusal Halı Yıkama videosunu izlemiş olanlar hemen anladılar. İzlemeyenlere de dipnot, eğer kullanmayacağınız 45 dakikanız varsa siz de lütfen Duygusal Halı Yıkama’yı izleyin) Başlamadan söyleyeyim, bu yazının fon müziği David Bowie, Space Oddity. Şimdi tıklayın oynat tuşuna, döngüye alın ve başlayalım.

İnanıyorum, Jim Carrey beni tanısa çok severdi. Hayatıma ne kadar dokunduğunu elbette bilmiyor, ben bile Jim ve Andy’yi izleyene kadar farkında değildim. İzleyip geçmişi şöyle bir yad edince, Jim Carrey’yi ilk kez ne zaman izlediğimi düşünmeye başladım. Sanırım ilki Maske’yleydi. Yılına baktım, ilk film 1994’te çekilmiş. Bir yaşımdaydım. Ben bir yaşımdaydım ve Jim Carrey dünyadaydı. Garip.

Belgesel, 1999 yılında çekilen, ünlü komedyen Andy Kaufman’ın hayatını anlatan ve Jim Carrey’nin Andy rolünde (izledikten sonra “rol” kelimesi hafif kalıyor, anlayacaksınız) oynadığı Man on the Moon filminin kamera arkası görüntüleri ile bugün Jim ile yapılan röportajlardan oluşuyor. Aslında tek cümlede özetlersem, bir “Jim Carrey ne yaşar ne yaşamaz” durumu söz konusu. Yani bir defa Andy oluyor ve Andy olduğunda Jim kayboluyor. O günden beri de Jim ortalarda yok. Ve bu tamamen kendi seçimi.

Bu arada kamera arkasında yaşananları kameraya çekmek de Jim’in fikri… Bir gün bunlardan iyi belgesel olur diye düşünmüş. Sonra da hiçbir yerde yayınlamamış. Jim ve Andy’ye kadar.

Metod oyunculuğu bilirdik ama böylesine gerçekten daha önce rastlandığını ve bugünden sonra da rastlayacağımızı çok sanmıyorum. Hangi seviyelere ulaştığını anlamak için bir örnek, Man on the Moon’un yönetmen koltuğunda Milos Forman var. Yani “Yönetmenlere Saygı Kuşağı” yapsak, yüksek ihtimalle elimizdeki listeye ekleyeceğimiz 50 isimden biri: Guguk Kuşu, Amadeus, The People vs. Larry Flynt… Hepsinin arkasında o var ve Jim Carrey, tabiri caizse sette Milos Forman’ı bile canından bezdiriyor. Forman’ın 1999’dan sonra yedi yıl yönetmenlik yapmamasının başka bir sebebi yoksa, ben nedenini artık galiba biliyorum.

Dediğim gibi, Jim Carrey dayım olsa olurdu. Hafızamda nasıl yer ettiğini düşününce aklıma sadece komik anılar geliyor ki bu harika bir şey. Hatta belirtmeden geçemem, kesinlikle en sevdiğim Jim Carrey sahnesi Yes Man’de aniden Korece konuşmaya başladığı sahne. Yazının devamındaki derin düşüncelere dalmadan önce bir izleyip elektriği vücuttan atalım. Çıplak ayakla toprakta yürümek gibi düşünün.

Belgeselden sonra yeniden hafızamı yokladım ve ne garip, insan bazı şeyleri gözüne sokulmadan anlamıyor. Jim Carrey’ye dair anılarım hiç de komediden ibaret değilmiş. Örneğin 2016 Altın Küre Ödülleri’nde ödül sunarken yaptığı -bence efsaneleşmiş- konuşması ile ödülleri, şöhreti, abartıyı ve aklınıza gelebilecek tüm ışıltılı sıfatları inceden inceden eleştirmesi, Jim’in zihninde bir şeylerin değiştiğinin en güçlü sinyallerinden biriydi ama henüz garip değildi. Garip kelimesini bolca kullanacağım, demedi demeyin çünkü bazen açıklamakta gerçekten zorlanıyorum.

Belgesel boyunca anlatılan ve Man on the Moon’un kamera arkası diyemeyeceğim kadar kamera önünde, alenen gerçekleşen, Jim Carrey’nin Andy’ye dönüştükten sonra asla rolden çıkmayıp çevresindekilerin gerçeklik algısını yok etmesi gibi, rol arkadaşlarını provoke etmesi gibi, gerçekten dayak yemesi gibi birçok unsuru sıralamayacağım ama tek bir cümleyle özetliyorum: Yaşanan her şey gerçekten yaşandı ve her ne kadar yönetmenin ve yazarların yönlendirmeleri olsa da süreç, Jim Carrey nasıl isterse öyle ilerledi. İzlediğim ve parodi olduğunu düşünüp yeniden izleyince gerçekliğine ikna olduğum her sahne bir yana, 2017 model Jim Carrey’nin röportajda anlattıkları o kadar düşündürücü ki, bu güzellemeyi yazmamı sağlayan da onlar oldu.

Truman Show, ona kalırsa kendisi için bir kehanetmiş ve sonrasında hayatını şekillendirmesinde rol oynamış. Jim için gerçeklikle kurgunun arasındaki ayrım, sanıyorum o dönem kopmuş. Truman Show’u anarken ansızın gelen bir aydınlanma anı. Beni etkiliyorsun Jim dayı.

“Bir yerden sonra artık yaşamalı, kendin olmalısın. Truman Show da benim için bir kehanet oldu. Adeta bir öğreti gibi, kariyerimde yaşadıklarımın ve popüler ya da başarılı olmak için kendini yaratan herkesin yaşadıklarının gerçek bir tasviri gibi. Sadece gösteri dünyası değil, Wall Street de böyle; aslında her yerde böyle. Bir ofise girip maymun kostümü giyersin, bir tavır takınıp, belli bir şey söyleyip, sürekli yalanlar sıkıp kazanan biri gibi görünmek için gerekeni yaparsın. Ama hayatının bir noktasında demelisin ki: Nasıl göründüğü umrumda değil. Ruhumdaki deliği buldum ve içine dalıyorum. Birilerinin sorun edip etmeyeceğini bilmediğim o boşlukla yüzleşeceğim işte. Ve zaman zaman tıpkı filmlerdeki gibi seni o boşluğun içinde boğmaya çalışırlar. Derler ki ‘Hayır, diğer adam ol. Bize o olduğunu söylemiştin. Andy olduğunu. Tony Clifton olduğunu.’ Kimse bununla sonsuza dek yaşayamaz.”

Kimse onu kesmeyince anlatmaya devam ediyor:

“Hiçbir şey istemiyorum. En çılgın yanı da bu ve Amerika gibi bir yerde çok garip kaçıyor, hiçbir hırsımın olmaması. Gerçekten yok. Hiçbir yere gitmek istemiyorum. Bu artık beni büyülüyor: Ortadan kaybolmak.”

Tekrar tekrar okuyunca insanı korkutuyor ama ister istemez onu anlamaya çalışıyorum. Dünyanın en başarılı komedi oyuncularından birinin, belki de bireysel olarak en yeteneklisinin çıktığı uhrevi yolculuk dikkatimi çekiyor. Raflardan başka anıları çıkarıyorum. Geçen yıl katıldığı Jimmy Kimmel Live’de stüdyoya girmiş, alkışlar bitene dek oturmamış ve garip bir şekilde seyircilere bakmıştı. Jimmy Kimmel onu omzundan dürtünce dedikleri kabul etmek gerek ki, tabii ki garipti: “İnsanlar yoruluncaya dek oturmazsam ne olacağını görmek istedim.”

jim-carrey-2

Bu satır aralarının yanında, uzun süre projelerde yer almaması, verdiği diğer röportajlardaki anlamlandırılamayan tavırları da (ki onları zaten YouTube’daki JIM CARREY NEDEN BÖYLE! ya da HAYIRDIR İNŞALLAH JIM CARREY? gibi videolarda izleyebilirsiniz) sevgili dayım Jim’de bir haller olduğunun işaretleriydi. Yani belgesel bize yeni bir Jim anlatmadı aslında; sadece yıllardan beri geliştirdiği düşünce biçimini kompakt bir şekilde sundu. Ben her ne kadar çoğunluğun aksine Jim Carrey’nin hiç de bizim diyarlardan uçup gittiğini düşünmesem de, öyle laflar ediyor ki, yine aklım bulanıyor. Kariyerini anlatırken sarf ettiği şu cümle örneğin: “Öğrendim ki sevmediğin bir işte de başarısız olabiliyorsun, yani bari sevdiğin şeyi yap. Verilecek bir karar yok ortada.” Tam da çerçeveletip ofisin duvarına motto olarak asılacak laf değil mi?

Jim Carrey’nin bol kıvrımlı zihninde hepimize dair çok söz var. Belgeseli anlatmayacağım demiştim ama bir yandan ufacık detayları verip sizi heyecanlandırmak da istiyorum: Kendi kendine “Bir gün kazanacağım” diyerek 10 milyon dolarlık çek yazması, Andy’nin kızıyla ve Kaufman ailesinin kalanıyla tanışması, kendi babasını anlatırken ilk defa ağladığını görmemiz… Jim Carrey’yi daha önce hiç bu kadar kendisi gibi görmemiştim. Resmen içini açmış bir adam vardı karşımda.

“Film bittiğinde artık kim olduğumu bilmiyordum. Siyasi duruşumu unuttum, neleri sevip sevmediğimi unuttum. Birdenbire çok mutsuzdum ve sorunlarıma geri döndüğümü fark ettim. Kalp kırıklığıma dönmüştüm. Sonra kendi kendime düşündüm, “Andy’yken ne kadar mutluydun. Çünkü kendinden kurtulmuştun. Jim Carrey’liğe ara vermiştin.” Diğer tarafta ne olduğunu bilmeden kapıdan geçiyorsun ve diğer tarafta, her şey var.”

Öyle bir noktalıyor ki röportajı, elim bir türlü kapatma tuşuna gitmiyor. Jim’e, sakalına, ceketine, çay fincanına bakıyorum. Soyut dünyamızın sırrını onun ağzından aynen aktarıyorum:

“Bir araçtan inmiş olmanın rahatlığı var. Bu şeyleri çok soyut buluyorum. Neden Amerikalıyım? Neden Kanadalıyım? Ne ki bu? Anlamı ne? Birileri bir çizgi çekmiş ve “Burası, budur.” demiş. Ama biz çok daha fazlasıyız. Doğduğumuzda ailemiz oluyor, soyadımız belli yani. Sonra ebeveynlerimiz bir isim seçiyor ve diyor ki ‘Adın Joel olsun. Anlamı Yahweh’nin muhteşemliği.” falan. “Ve ona yaraşır bir hayatın olmalı, bizi kötü göstermeyeceğin konusunda sana güveniyoruz. Harvard’a gideceksin ve doktor olacaksın ve bu arada Katolik’sin ya da Yahudi’sin ya da her neysen osun.’ Sanki önünüze konan her şey soyut yapılardan oluşuyor ve sizi bir şekilde bir arada tutmaları gerekiyor. Bıraktım ben onları. Bir arada tutulmasam da olur. Tıpkı Andy gibi uzayda süzülmekten memnunum. Güneş’in etrafında 10 bin kilometre hızla dönmekten. Şahaneyim. Ruhani bir yolculuğun içindeyiz ve hepimiz aynı yere gideceğiz, tabii öyle bir yer varsa. Belki de yoktur. Bu kadarızdır, sonra bitiyordur. Ben ve çay fincanı, o kadar.”

Bana bugüne kadar aynı anda çay fincanını da evrenin sınırlarını da düşündüren başka biri olmamıştı. Sırf bu sebeple bile garip bir adamsın Jim dayı. Umarım Kidding yeni bir dönemin başlangıcıdır, hatta bir gün Cem Yılmaz’la film bile çekersiniz. Bu dileğimi de çay fincanının kenarına bırakıyorum.

jim&andy-2