Buradayız, gitmiyoruz: “Tarlabaşı is burning”

‘Tarlabaşı’nın zorla dönüşen griliğine, Kasım ayının melankolisine inat’ diyerek, Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin yeni sergisi #TarlabasiIsBurning’i, 17 Kasım’a kadar ziyaret edebilirsiniz.

Yazı: Senem Kahraman

Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin yeni mekanındaki sergisi #TarlabasiIsBurning, “Drama meyilli queer sanat kolektifi” olarak kendini tanımlayan ekipten; Cemal Akyüz, Metin Akdemir, Hülya Dolaş, Volkan Eray, Hakan Tarhan, Umay Uzay ve Fırat Varatyan’ın eserlerinden oluşuyor.

Kuir (queer henüz tam Tükçeleştiremediklerimizden olduğu için bu kullanımda bazı çevrelerce makul ve makbul) ve feminist sanat açısından da önemli olan #TarlabasiIsBurning sergisi, mekanla kurduğu ilişki ve bizlere deneyimlettiği sergi gezme/görme pratiği ve “queer sanat” üzerine düşündürdüklerinden dolayı bizce muhakkak görülmesi gerekenler arasında.

2006 yılında “Beyoğlu yasası” kapsamında “yenileme” alanı ilan edilen Tarlabaşı, orada yaşayan Kürt, Roman ve göçmenlerin yerlerinden edilerek, Ahmet Misbah Demircan’ın hayalindeki gibi “İstanbul’un Champs-Elysées”ine dönüştürülecekti. Gel gör ki Tarlabaşı da diğer dönüşüm alanları gibi “soylulaştırma” projesine kurban olmuş, bizler de mekanın dönüşümüyle birlikte hafızanın imhasına bir kez daha tanık olmuştuk.

Dramaqueer Sanat Kolektifi, bu mekanlara, hatta kendilerinin belirttiği şekliyle “queer mekan”a sahip çıkmak, lubunyalar için zorla dönüştürülmüş Tarlabaşı’nı bırakmamak için, yaratıcı direniş yöntemi olarak burada sanat üretmeyi seçiyor.

Bu düşüncelerini de sergi alanına girer girmez hemen karşımıza çıkan, sanatçıların yüzlerinin heykellerine takılmış peruklu çalışmalarında görüyoruz. Neticede Tarlabaşı perukçulardan bağımsız düşünülemezdi.

Ekip yaptıkları çalışmaları, toplumsal cinsiyet ve beden politikaları hakkındaki sanatsal üretim şekillerine popüler olanı da ekleyerek, “drama meyilli” hallerinin queer tavırlarıyla birleşimi olarak tanımlıyor.

Daha önce de belirttiğimiz gibi kuir ve feminist sanat açısından önemli olan bu sergi ile queer sanat üzerine düşünme fırsatı da yakaladık.

Dünyada, yani ABD gibi ülkelerde elbette, 1960’lı yıllarda feminist sanat akımından bahsedildiğini biliyoruz, ki bu ülkemizde 1990 yıllarına denk geliyor. (Post-feminizmle birlikte.)

2000’li yıllarda queer teorinin hayatımıza girmesiyle kuir kavramını, tanımlayamadığımız, sınırların bulanıklaştığı; kimliklerin, cinsiyetlerin, cinselliklerin, yönelim ve kimliklerin birbiri içine geçtiğini düşündüğümüz her şeyde kullanmayı çok sevdik. Kuir’in ne olup olmadığıyla ilgili uzuuun tartışmaya girmeden, sadece yanından geçiyoruz ama, sanat alanında neden bu tanımlara ihtiyaç olduğunu da düşünmemiz gerekir.

Sanat tarihi denilen şeyin, “hetero erkek sanatçıların sanatının tarihi” olduğunu söyleyen “öteki” sanatçıların; kadın ve LGBTİ+ sanatının görünürlüğünü artırmak ve tarihselleştirmek “queer sanat” akımı ile amaçlanmıştır esasında.

Kuir, bir tanım, bir sıfat olmaktan öte aslında. Eğer tanımlamaya kalkışsaydık, bu Butler’ın da dediği gibi en basit ve kaba haliyle kuir’in ölümü olurdu. Kuir’in, Dramaqueer Sanat Kolektifi tarafından da bir tavır olarak benimsenmiş olmasını, sanat ile queer teorinin nerelerde, nasıl bir araya geldiği üzerine düşünürken dikkate almamız gerekir.

Dramaqueer Sanat kolektifi kimdir?

2013 yılında, bir grup sanatçı ve aktivist tarafından kurulan Dramaqueer Sanat Kolektifi, ilk olarak katıldığı 5. Kuirfest Film Festivali ve Seni Burada Bekliyoruz projesinin ardından, 2. Mersin Onur Haftası’na “Muammalı Çok Hummalı” sergisiyle katılmıştı. Ankara ve Mersin’de başlattığı LGBTİ+’larla Güncel Sanat Atölyesi’ni sergiye dönüştürmüş; Ankara’da İradeyse Hepsi Ben, Mersin’de ise Gittim, Gelecem sergilerini düzenlemişti.

LGBTİ+’larla ve kadın platformlarıyla işbirliği içinde olan kollektifin feminist kadın sanatçıları Antakya’da da İki Kadın, Tırnak Bileme performansını gerçekleştirmişti.