Rafineliğin zaferi: Hannibal Lecter

Televizyon tarihinin en zarif karakterlerinden biri belki de Hannibal.Önce sinemada Anthony Hopkins ve ardından da televizyonda Mads Mikkelsen tarafından canlandırılan karakter, izleyicisine hayata karşı adeta yeni bir bakış açısı sundu. Kurbanlarından beslenmesi dışında Hannibal’ın başka birkaç özelliği daha vardı. Günümüzün yüzyılında unutulmuş ve rafa kaldırılmış konseptlerdi bunlar; “Gentilhomme”, rafine bir yaşam ve kişilik… Bu konseptler başta Kuzuların Sessizliği olmak üzere serinin tüm filmlerinde ve dizide, beynimize ince ince dokundu.

Kendine has stil kodları

Hannibal gibi stil sahibi bir adama bırakın televizyonu, gerçek dünyada bile az rastlanır. Kendisi adeta başka bir literatür tanıtıyor bizlere. Yedi katlı kravatları (“Ancient Seven Folds”, kravat dünyasının kralı olarak bilinir; üç ve dört katlı kravatlara göre daha kalın ve göz alıcıdır, vintage desenleriyle göze çarpar) ve üç parçalı takımları ile (yelek, ceket ve pantolon) yitip gitmiş bir rafinelik sergiler Hannibal. Kravatını “Windsor Düğümü” ile bağlar (büyük ve gösterişli bir düğümdür) ve zaman zaman düğümünü “gamzeli” (“çukur” da denir) oluşturur.

hannibal

Fransız stilinin verdiği etki Hannibal’ın takımlarının “cigarette” omuzlarında göze çarpar. Bu takımlar İngiliz Saville Row geleneğine göre daha renkli, desenli ve cesurdur. Özel gecelerde tercih ettiği smokinlerinde burgonya kırmızısı (dilimizde tam karşılığı bulunmamakta) ve deniz mavisi favori renkleridir; geleneksel siyah ile kıyaslandığında daha zariftir ve akılda kalır. Bütün bunlara ek olarak dikkat edilmezse Hannibal’ın gömleklerinin tamamı izleyicilerin gözüne beyaz gözükecektir. Bu büyük bir yanılsamadır çünkü Hannibal’in tercih ettiği gömlekler krem, bej, parlak ve pastel mavi tonlarıdır ve tabii ki bütün bunlara gentilhomme’un ev giyimi için kullandığı kadife terliklerini ekleyebiliriz.

İlginç bir kişilik

Lecter kesinlikle asosyal kişilik bozukluğuna sahiptir. Fakat aldığı eğitim ve elde ettiği bilgi birikimi bu sorunun üstesinden kolayca gelmesini, dışarı çaktırmamasını sağlar. Thomas Harris’in kitaplarından öğrendiğimiz kadarıyla Hannibal küçükken hayvanlara eziyet etmekten pişmanlık duymazmış, fakat bunu asosyal kişilik bozukluğuna bağlamak ne kadar doğru olur orası tartışılır. Hannibal’ı bir narsist olarak tanımlamak da mümkün çünkü kendini diğer yaşam formlarından üstün gören Lecter, kendine göre kimin yaşayıp kimin öleceğini belirleyecek düzeyde, yani piramidin en üstünde. Etrafındaki insanları “zavallı mankafalar” olarak görmesi bunun en büyük işareti.

Anthony Hopkins Silence of the Lambs

Hannibal’ın öldürdüğü kişilerin karakter özelliklerine bakmak da bize Dr. Lecter hakkında pek çok şey anlatabilir. Kurbanlarının tamamı kendi tabiriyle “yaşamayı bilmeyen”, örf-adetten nasibini almamış (anti-fine-living) bireyler. Fakat bütün bu cinayetler işlenirken dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var. Hannibal kurbanlarını öldürürken onlara acı çektirmiyor. “Anlık” katlediş biçimlerini tercih etmesi onun ne tür bir sadist olduğu hakkında bilgi veriyor. Aynı şekilde, kurbanları öldükten sonra onlar üzerinde çalışmaya başlaması da saldırganlıktan uzak sadizmine örnek olarak gösterilebilir. (Lecter aynı zamanda psikolojik bir yamyam çünkü kurbanlarının ruhları ile de bir takıntısı var.) Kelimeleri yaşayan objeler olarak gören karakterimiz, bilim olarak kabul etmediği fakat üzerinde uzmanlaştığı psikolojinin ona sağladığı üstünlüğü kusursuz bir şekilde kullanıyor. Çevresini yönetirken ve yönlendirirken hemen hemen hiçbir sorun yaşamayan Lecter’ın dikkatini ve psikolojik üstünlüğünü yerle bir edebilen bir adam var sadece: FBI’ın sağlam uzmanlarından Will Graham.

antoni hannibal

Lecter’ın karakterini irdelerken üzerine gidilmesi gereken bir başka konu da Thomas Harris’in “Hannibal” ismini neden tercih ettiği. Hepimizin bildiği üzere Hannibal, Roma Devleti’nin ezeli düşmanıdır, Roma’ya az çektirmemiştir yani. Hannibal’ın Roma lejyonlarını yenmek için kullandığı taktikleri, casusluktaki yeteneği ve olaylar üzerindeki öngörüsü onu tarihin tozlu sayfalarına yazdırırken Harris’i de ismi kullanması için ikna etmiş gibi gözüküyor. “Hannibal ante Portas” (Hannibal kapılarda) tabiri ile özdeşleşen ve felaketle sonuçlanacak olan Kartaca’nın Roma’nın fethi için düzenlediği harekat sırasında rivayet odur ki, Hannibal’ın geri çekilen askerleri gıda yokluğundan ölmüş askerlerin cesetlerini yemişler. Hatta bunu Hannibal’in de yaptığı söylenir. Dahası da var: Pünik Savaşları sırasında Romalılara esir düşen Hannibal’ın kardeşi Hasdrubal idam edildikten sonra kellesi Romalı askerler tarafından Hannibal’in kampının etrafında dolaştırılmış. (İkinci Dünya Savaşı sırasında Lecter’ın kardeşi Misha’nın da yamyamlığın kurbanı olmasının karakterimiz üzerinde yarattığı etkiyi düşünelim.)

Arıtılmış zevkler

Dr. Lecter’ın ilgi alanları da kendisi gibi enteresan. Giyiminin detaylarına değindikten sonra bir başka dikkat çeken şey de Hannibal’ın mimarlığa olan ilgisi. Modernizm etkisinin açıkça belli olduğu çizimlerinden bir LeCorbusier havası almak mümkün (kütüphanesi çok iyi bir örnek). Lecter aynı zamanda klasik müzik ve opera aşığı, evinde bir klavsen bulunuyor. Piyanonun atası olan bu müzik aletinin bakımı ve akordu çok zordur. Şarap seçimine özel olarak dikkat eden Hannibal üzümler konusunda da fazlasıyla bilgilidir (favorisinin Chianti olduğu kanısındayım). Dante hayranlığıyla etrafını büyüleyen bir rönesans adamı daha aşağıda kalamazdı zaten.

hannibal3

Hannibal’ın bütün bu özellikleri onu özel biri yaparken aynı zamanda modern dünyanın en büyük ikilemlerinden birini gözler önüne seriyor. Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Toplum içerisinde maske takıp kişiliğimizi saklamak sosyal toplum yapısının getirilerinden bir tanesi fakat kişi kendini tanıtırken taktığı maskelerin altında gerçek benliğini saklamak konusunda ısrar ederse hatta ve hatta bundan zevk alırsa sonuç ne olacaktır?