Tek bir karakter üzerinden çoklu bir hikaye: Kader Can

21 yaşında Bağcılar’dan Ankara’ya yolu uzanan, rap tutkunu bir gencin 12 aylık askerlik serüveni: Kader Can

BAM İstanbul, yeni sezonda muhakkak görülmesi gereken bir oyuna daha imzasını atmış. Hatta daha önce burada da dadanmıştık. Kader Can, kalemini çok sevdiğimiz artık ne yazsa merakla gidip izleyeceğimiz Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kaleminden çıkıp, Deniz Karaoğlu’nun bedeninde, ruhunda hayat buluyor. 

90 dakika boyunca dört ana karakter ve 15 yan karakterin karşılaşmaları arasında, Kader Can’ın 12 aylık askerlik serüvenini, hatta öncesi ve sonrasında yaşadıklarını izliyoruz. Oyunu o kadar çok sevdik ki anlatmaya devam etse daha da dinlerdik muhtemelen. Onun yerine başka bir şey yaptık ve hem yazarı hem yönetmeni Murat Mahmutyazıcıoğlu’yla yollarımızı kesiştirdik.

Selam Murat, Nasılsın?

İyiyim, mutluyum. Oyunun peşinden koşturuyoruz. Bu sezon BAM’ın iki oyunu var, Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin ve Kader Can. Kader Can’ı seyirciyle buluşturmaya çalışıyoruz; diğer taraftan da Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin üçüncü sezonunda seyircisiyle buluşmaya devam ediyor. Ben de bu oyunların peşinden koşuyorum. Arkadaşlarımla beraber bir serüvene çıktık. BAM olarak, Kader Can’ın heyecanı içindeyiz.

Daha önce de senin yazdığın ve/veya yönettiğin oyunlara dadanmıştık. (Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin ve Fü) Kader Can’ı da gördükten sonra seninle, tanışma konuşma isteğimizi durduramadık. Sezonun en yenilerinden ve muhakkak görülmesi gereken oyunlarından olduğunu düşünüyoruz. “Kader Can”ın sahnede göremediğimiz hikayesini öğrenmek istiyorum öncelikle. Yollarınız nerede, nasıl kesişti?

Kader Can, kabaca bir askerlik hikayesi anlatır. Kader Can’ı, 10 sene önceki askerlik anılarımdan, o sırada karşılaştığım bir karakterden yola çıkarak yazdım. O zaman oyun yazarı olmak gibi bir düşüncem yoktu. Askerde anı defteri tutuyordum sıkıntıdan. Sonra bir atölyeye katıldım. Almanya çıkışlı bir atölye, Türkiyeli yazarlar da katılıyordu. Ben de 10 sene önce askerde yazdığım günlüklere bir bakıp, oradan bugüne ait bir şeyler söyleyebilir miyim diye bir metin yazdım. Upuzun, haber metni kıvamında, 30-40 sayfalık bir şey yazdım. Oyun metni değildi ama okunduğunda biraz teatral bulundu ve Gorki Tiyatrosu’nda okundu. “Güneşin Doğuşuna Biraz Daha Var” diye bir metindi. Sonra bu anılardan Kader Can’a benzeyen bir karakter, geçen sene Ağustos ayında oyunlaştı. Aslında bambaşka iki metine dönüşen Kader Can’ın yolculuğunu; askerdeki günlükler, atölye, bir aylık yazım süreci ve üç ay (neredeyse askerlik diyebileceğimiz) prova süreci ve sahne şeklinde özetleyebilirim.

Seyirciyi pek çok farklı meseleye dair düşünmeye yönlendiriyorsun. Metnin sakince, göze sokmadan anlattığı birçok şey var. Bu meselelere, Kader Can gibi bir karaktere odaklanarak bakmak senin için nasıl bir öneme sahip? Bu hikayeyi anlatma sebebin nedir?   

Ben kendi yolculuğum açısından, bir erkek hikayesi, askerlik hikayesi anlatmayı çok istedim. Çünkü burada sadece bir askerin, askerlik görevini yapan birinin hikayesini değil aynı zamanda benim çok dışımda bir karakterin koşullarını tanımak, onun ailesini tanımak, askerliğin sadece ondaki etkisi değil belki çevresindeki etkisini de araştırmak istedim. 

Bir yandan tabii ki kendimle de bir hesaplaşma bu. Çünkü askerlik, eğer Doğu’ya ya da bir savaşa gitmiyorsan, genelde güzel anılarla hatırlanan bir şeydir. Ama çok da geriye dönülmez. Erkekler için çok da kapalı bir kutudur. Hep güzel şeyler anlatılır. Ben biraz içine dalıp gerçekten kronolojik olarak, 12 ay askerlik yapan birinin, hayali bir karakterin neler yaşadığını insanlara göstermek, anlatmak istedim. Yani hem hikaye anlatmak hem de bir oyuncuyu aynı anlamda bir sürecin içerisine, 1,5 saatlik askerliğin içerisine sokmaktı planım. Fiziksel bir zorluk derecesi de katarak… Bir meddah gibi anlatmalı diye düşündüm, fakat 2018-2019’da bir meddah nasıl anlatır hikayeyi diye de üzerine çalışıp araştırmam gerekti. En baştan beri karakterin tek başına olması gerektiğini düşünüyordum. Böyle şeyler kafamda uçuşurken, sonunda, bu rap müzik hayranı, rap müzik yapmak isteyen Kader Can ortaya çıktı.   

Seyirci Kader Can’ı seviyor, onunla bağ kurabiliyor ama bir yanda da kızıyor sanki…

Ben hayatın içinde çok fazla yan yana gelemediğimiz bir karakteri tanımaya çalıştım; askerde de bunu yapmıştım. Onun hayallerini, hayal kırıklıklarını biraz anlamaya çalıştım. Tabii ki şunu demek istemiyorum: Kader Can’ı anlayalım, onu sevelim, içimize sokalım. Sonuçta bu bir tiyatro oyunu. Yazarken, yola çıkarken herkes kendi bölüğünde, herkes kendi koşullarında… Askerdeyken de askerden sonra da, bu sivil hayatta da hem kadın erkek fark etmiyor, herkes kendi bölüğünde. Bu kendi alanlarında, insanların birbirlerine değmeden, doğup, büyüyüp, ölmesi bana çok trajik geliyor. Biraz Kader Can üzerinden bunlarla ilgili bir şeyler söylemeye çalıştım. Kader Can’ın askerliği çok zor geçmemiş, oyunu izleyenler görecektir. Bu ülkede 30 yıldır savaş var, o ailelerin acıları bambaşka. Ama zaten benim yapmak istediğim de, milyonlarca erkeğin hayatından geçen olayı, çok fazla yorum katmadan, düz bir şekilde verip, bizim dışımızdaki bir karakterin hayatından nasıl geçtiğini araştırmak.

Aynı şeyi yaşıyoruz çünkü; bir üniversite mezunu da, holding sahibi de, Kader Can da gidiyor askere. Kader Can’dan çok daha zor koşullarda olan da gidiyor. Orada yan yana geliyorlar ve sonra hayatın başka bir yerinde yan yana gelemiyorlar. Onların da hayal kırıklıkları var, Kader Can’ın da var. Bir şekilde birbirilerine dokunamadıklarından dolayı hiçbir şeyin çözülemediğini, çözülmediğini düşünüyorum. Bu metin bu anlamda çok geniş. Büyük şeyler söylemeden ama benim için çok büyük anlamlar taşıyan bir oyun.   

Dokunamıyorlar birbirlerine diyorsun ama Kader Can, Poşet’in Küçük Prens kitabını alıyor.

Ondan bir şey kalmasını istediği için alıyor. Belki Poşet de Sagopa’nın bir şarkısını dinleyecek. Belki Kader Can hiçbir zaman okumayacak kitabı. Küçük Prens’i aldı ve hayatı değişti demek hiç gerçekçi değil. Evet aldı, onu evinde bir köşeye koydu, belki görünce Poşet’i hatırlayacak. Onda bile bir hüzün var. 

Kader Can

Fotoğraf: Berkant Demirbek

Kadın hikayelerinin erkekler tarafından anlatımına önyargılı biriyim ama sen buna çok dikkat ederek yazıyorsun. Hatta Kader Can her ne kadar erkeklik meselesine odaklanmış bir hikaye olsa da sevgilisi Ayla ve annesini çok dikkat ederek yazdığını düşünüyorum. Askerdeki çocuğu terk ettirip, Ayla’dan nefret ettirecek misin diye korkmuştum ama bunu yapmadın, başka sebepler ayırdı onları ama Ayla’dan nefret etmedik.

Buna özellikle dikkat ettim. Ayla az var oyunda ama kadını asla yanlış tanıtmak istemedim. Ukalalık olmasın ama feminist dramaturji diyeceğim. Kadını nasıl yazdığımı tekrar tekrar provalarda da gözlemliyorum. Kader Can’dan bile fazla önemsiyorum annesi ve Ayla’nın durumunu. Erkek oyunu, bir erkek tarafından oynanıyor ama annesinin de bir hikayesi var, hatta daha acıklı. Bunlara dikkat ediyorum tabii. Nasıl anlatıldığına çok dikkat edilmeli. Ötekinin hikayesini anlatırken özellikle dikkat etmeliyiz. Maalesef ki toplumsal koşullar kadını da ötekileştiriyor. Sahnede bu karakterlerin nasıl temsil edildiğine, bizim kuşağın ve sonraki kuşağın çok dikkat etmesi gerekiyor. Her an tuzağa düşebilirsin. Sahnede çok hoşuna giden bir şey, çok cinsiyetçi bir şey olabilir.

Metin de yeterince bıçak sırtı zaten. Hassas bir hikaye.

Birçok insanı rahatsız edecek şeyler olabilir ama ben herkesi memnun etmek zorunda değilim; o zaman yeni bir şey yapmış olmam gibi düşünüyorum. Herkes izlesin çok istiyorum tabii ki. Anlatılan hikayeyle seyircide bir soru işareti bile bırakabilmek, benim için çok önemli. 

Ben bunu yapabildiğine inanıyorum. “Erkeklik, militarizm, öteki” kavramları üzerine yeniden düşünüyor insan.

Tiyatronun böyle bir gücü var mı bilmiyorum. Bizim gibi ekipler de çok kitleselleşemiyor. Yüz binlerce insana ulaşamıyorsun ama biraz da olsun insanlarda soru işareti yaratabiliyor ve ilham verebiliyorsa her şeyi anlatabilirsin. Ama tabii nasıl anlattığın çok önemli.

 Kader Can ve Kara ilişkisi beni üzüyor mesela. Çok gerçek bir şey ama “barışamayacak mıyız” diye de düşündürtüyor.

Ben hep umutluyum ama ülkenin koşulları, herkes kendi bölüğünde…. Mevcut iktidarın böyle bir isteği var. Toplum çok ayrıştırılıyor. Bu metinde o ayrıştırmanın da hüznü var. Yazar olarak keşke böyle olmasa diyen taraftayım. Keşke böyle olmasa; biz karakteri seviyoruz, o da keşke herkesi sevse. 

Sen yazdığın metinde müdahalelere açık bir yazarsın. Bu metnin sahnelenene kadar nasıl bir yolculuğu oldu? Değişimler oldu mu? Olduysa ne yönde, ne şekilde oldu?

Ben metni yazdım, sonra çok güvendiğim birine okuttum. Bir revize yapıldı. Sonra oynamasını düşündüğüm Deniz’e okuttum. Deniz de çok güzel okudu ama tabii ki 3 aylık prova sürecinde metin değişti; eklemeler çıkartmalar, kısaltmalar, yer değiştirmeler oldu.

Deniz’in gösterdiği performansına göre rejinin farklılaşması da gerekti. Ben yazarken daha sakin bir oyun düşünüyordum fakat Deniz, daha önce Şahika Tekand Stüdyo Oyuncuları’nda fiziksel güç gerektiren tiyatro yaptığı için, onun bilgisiyle belki de, oyunu çok farklı bir boyuta taşıdı. Bir aylık provanın sonunda, hareket tasarımcısı ve koreograf Gizem Bilgen’i ekibe dahil ettik. Gizem’in katılımıyla bir kutunun üstünde, yapabileceğimiz bütün atraksiyonları yaparak, bir oyuncunun bedenini maksimumda kullanmaya çalıştık. Bu süreçte metin, hikayeden çok kopmadan tabii ki çok değişti. Hatta oynamaya başladığımız zaman da küçük küçük eklemeler çıkartmalar yaptık. Oyuncu anlatıyor metni, ona göre de değişebiliyor.  Bir metin çok sapmadan değişime açık olmalı. Sonuçta sahne için yazılmış bir metin. Edebi tarafları var ama edebiyat değil. Yazarı da yaşıyor ahahhaha

Kader Can 90 dakika boyunca rap yapıyor, dans ediyor; sahneyi ayakta dakikalarca alkışlanan performansıyla dolduruyor. Oyun sonunda “o kadar şeyi tek başına yaptı ve ritim hiç düşmedi” gibi yorumlar duydum.

Deniz Karaoğlu’nun oyunculuktaki başarısının hakkını teslim ediyorum. Buradan kendisine bir kez daha teşekkür edelim. Ama sormak istediğim esas şu: senin oyunlarında yakaladığın ritim seyirciye de geçiyor; hatta senin kaleminden aşina olduğumuz bir his, dil var. Bu hem yazıp hem de yönetmenin sağladığı bir avantaj mı?

Bunu duymak çok güzel, çok teşekkür ederim. Yazarken metnin bir ritmi oluşuyor. Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin ve Kader Can’da da oyunu yazarken kafamda bir ritmi oluyor, oyunun baştan sona bir müziği oluşuyor kafamda. O yüzden kendim yönetmek istiyorum yazdıklarımı. Kendi yönetmediğim oyunlar da var tabi. Kafamdaki ritmi, provalar boyunca, oyuncuyu da ikna ederek, ondan gelen şeyi de işin içine katarak, yaptırmaya çalışıyorum. Seyirci de o ritim içinde izlesin istiyorum. O yüzden her gösterimi, oyunu izlerim. Ritim aksayınca üzerine konuşuruz toparlarız. Metinden kaynaklıysa düzeltiriz, rejiden kaynaklıysa düzenleriz.

Benim için çok değerli bir şey söyledin. Bir kitap okuduğun zaman, bir şiir okuduğun zaman, ”Nasıl bittiğini anlamadım” dersin ya, işte o metnin içindeki ritimdir. Oyuncu da kendi belirliyor ritmi. Kader Can’da oyuncunun fiziksel tarafı biraz daha ağır bastığı için seyirciyi yorabilir ama dışarıdan hiçbir etki olmadan bir besteyi canlandırıyor gibi hissettiriyor. Upuzun bir şarkı söylüyormuş gibi… Seyirci çok dinlemek isterse çok güzel geçiyor, seyirci o şarkıdan hoşlanmıyorsa bazen daha düşük geçiyor. Ama oyuncu metne inanıp, metnin ritmi içinde oyunculuğuyla yansıttığı zaman daha keyifli oluyor. Her oyunun bir ritmi var, keyif almadığımız oyunlar bence o ritmin hem oyuncu hem rejistör tarafından pek önemsenmediği oyunlar oluyor. 

Sıkı hazırlanılmış, çok çalışılmış oyunlar seyircinin gönlünde ayrı bir yere sahip oluyor. Sizin provalar üç ay sürmüş, bu bir tür “askerlik” sonucu yakalanan bir başarı diyebilir miyiz?

Üç ay boyunca, her hafta beş gün çalıştık. Hiç acelemiz yoktu. Arkadaşlarımız hep soruyordu ama hazır olduğumuzu hissedene kadar çalıştık. Seyirciyle buluşmaya hazır olunca, makul zamanda prova alınca o dediğin şey oluyor diye düşünüyorum.

Provaları Kadıköy Theatron’da aldınız, güzel bir işbirliği olmuş BAM’la.

Evet, üç ay boyunca ev sahipliği yaptı. Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin oyununda da bize ev sahipliği yapmıştı. Kader Can’da yapım destekçimiz zaten. Kadıköy Theatron çok sevdiğimiz bir tiyatro, kendi oyunlarıymış gibi sahiplendiler.

Benim bu anlatım şeklini benimsememin sebebi de Theatron’dan Oğuz Arıcı ile tanışmam, çalışmamdır. Kendisi İstanbul Üniversitesi dramaturji bölümünde hoca. Orada yapılan birçok iş, bu anlatımı araştırması üzerineydi. Ben daha klasik biçimde oyunlar yazarken, anlatım şeklinin zengin dünyasını onlar sayesinde öğrendim diyebilirim. 

Kader-Can-tiyatro

Fotoğraf: Berkant Demirbek

Daha önce yine arkadaşlarımızın yazdığı “anlatım tiyatrosu” meselesini ele almıştık burada. Sence yeni seyircinin “modern meddahlık” yöntemine bakışı nasıl? Oyunu izleyenlerden bu yönteme dair geri dönüşler nasıl oluyor?

Geri dönüşler güzel oluyor çünkü seyirciye bir şey anlatıyorsun, bir şey dikte etmiyorsun, hiçbir şey öğretmeye kalkmıyorsun, üstten bakan bir tavrın yok. Yeni tiyatro seyircisi için bu tarz artık yeni bir şey değil aslında. Şöyle bir meydan okuyuş var bence: böyle oyunlarda biz büyük bir prodüksiyon yapmadan, dekorlarla sizi bir şeye inandırmaya çalıştırmadan da hikayemizi anlatabiliriz. İster bunlara imkanlar diyin, ister tercih, ister zorunluluk diyin. Ne derseniz deyin; bu size keyif veriyorsa ve inanıyorsanız sahnedeki şeye, demek ki o kadar büyük dekorlara gerek yok.

Aklıma gelen Dirmit ve Tehlikeli Oyunlar, çok iyi yazarlar tarafından yazılmış olması bir yana, çok da büyük oyunlar bence ve uzun yıllar hatırlayacağımız oyunlar. Ben de Kader Can’la onların yanına yaklaşabilirsem ilerideki serüvende, çok mutlu olurum. Bu bana daha sonra yapacağım işler için de büyük kuvvet verir.

Sadece tiyatro malzemesi kullanarak nasıl daha çok şey anlatabilirim diye düşünmeye, araştırmaya devam edeceğim.

Hem her yere gidebilme açısından da avantajlı…

Hem tercih hem zorunluluk diyoruz ya… Evet, göçebe bir tiyatro. Bana bir sahne verseler, ‘’Al, burada bütün sene oyna’’ deseler de aynı şeyi yapacaktım.

Afişinden, müziğine oyun için hep çok iyi isimlerle çalışmışsın. Mesela müzikler bizim de çok sevdiğimiz Ah! Kozmos’a teslim. Nasıl bir araya geldiniz?

Ah! Kozmos’u çok seviyorum. Başak’ın iş yapış şeklini, kendi yaptığım işe çok benzetiyorum. Bir şekilde sessiz sedasız ama ince eleyip sık dokuyarak çalışıyor, öyle müzik yapıyor. Bu oyunda, Kader Can’ın söylediği bir şarkıyı Ah! Kosmos yaptı.

Yalnız Batı diye, oynadığım bir oyunun müziklerini de o yapmıştı. O zaman çok istemiştim bir gün oyunum olursa müziğini Başak yapsın diye…

Düşündüğün yeni bir metin var mı?

Gizem’in bana verdiği ilhamla, sözsüz bir oyun yazabilir miyim, bunu araştırabilir miyim diye düşünüyorum. Sadece sahne direktiflerinin olduğu bir metin. Bu belki daha sonra yazacağım metinler için de faydalı olur. Kafam da böyle bir şey var, ne zaman olur bilmiyorum ama BAM’da olur.