Gözyaşlarımızı bitti mi sandın: Queer Eye

Queer Eye üçüncü sezonunda daha derin, daha olgun. Yoksa biz mi yaşlandık?

Fab 5’ın müdahalesine kimin ihtiyacı yok ki? Düşünsenize, her biri ayrı tellerden çalan, hayat dolu beş gay adam, bir gün kapınızı çalıyor ve stil, hayat bilgisi, dekorasyon, özgüven falan filan ne varsa her konuda size sağlam bir cila çekip parıl parıl parlamanızı sağlıyor… HEM DE BEDAVA! Ama tabii ki Queer Eye benim gibi beleşçilerle vakit harcamıyor, gerçek hikayelerin peşine düşüyor.

queer eye 4

Yılların efsane programı Queer Eye for the Straight Guy’ın, Netflix’te yayınlanan güncellenmiş bir versiyonu Queer Eye. Yeme-içme işlerinden sorumlu Antoni, stil uzmanı Tan, kültür ve hayat bilgisi danışmanı Karamo, tasarım ve dekorasyon konularını ele alan Bobby ve saçtır, kıldır, tüydür derken kişisel bakım konusunda en kallavi müdahaleleri yapan Johnathan’dan oluşan bu muhteşem beşli ya da programdaki meşhur lakaplarıyla Fab 5, adeta iyilik perileri gibi giriyor insanların hayatlarına.

Farklı bir başvuru sistemi var Queer Eye’ın. Daha doğrusu katılımcıların bizzat kendisi değil de, onlar adına ”yeterince dibe vurdun, müdahalenin vakti geldi” diyen yakınları başvuruyor Fab 5’ın yardımı için. Fab 5 da bunlar arasından gözüne kestirdiklerini seçiyor, kocaman bir arabaya doluşup hayatına çeki düzen verecekleri kişilerin evlerine doğru, tüm Amerika’yı boydan boya dolaşacakları bir yolculuğa çıkıyorlar. Genelde de büyük şehirlerin o görece ”açık” fikirliliğinden uzak, herkesin birbirini dikizlediği, ayıpladığı, ”cık cık”ladığı kasabalara ve orta Amerika’daki küçük şehirlere gidiyorlar.

queer eye 5

Queer Eye’ın üçüncü sezonu, 15 Mart’ta Netflix semalarında gözüktü. İş güç derken sizi aşağı çekmeye çalışan yoğun temponun içerisinde insana ilaç gibi gelen bir yapım sahiden. O yüzden hiçbir zaman fanatiği olmasam da üçüncü sezonunun başladığını görünce kendimi iyi hissettim. Sezonun ortalarına doğru ise şunu soruyordum artık kendime; programın formatı mı değişti, yoksa ben mi?

Dediğim gibi, Fab 5’ın her bir üyesini çok sevsem de, bünyeme çok iyi geldiğini düşünsem de hiçbir zaman sıkı bir takipçisi olmadım, olamadım Queer Eye’ın. Bir kere tüm bu dönüşüm hikayeleri, tamamen yüzeysel bir şekilde geçiliyor gibi hissediyordum. Birkaç fırça darbesi, bir-iki yüreklendirici duygusal söz, badana-boya, gözyaşı ve sanki her şey bu kadar basit ve toz pembeymiş gibi gösterilen, sosyal medya çağına uygun olarak hızlandırılmış ilham verici hikayeler kuşağı gibi geliyordu bana. Hal böyle olunca pek ciddiye almak da mümkün olmuyordu. Evet, hayatlarına dokundukları insanların, bölüm sonlarında gözlerinin içi parlamaya başlıyordu ama bunun ne kadarı gerçek, ne kadarı ”şov” kestirmek mümkün olmuyordu. Hem bir kere taktıysanız tüm bu detaylara, geri basmak da kolay değil…

Tüm o karanlık ve distopik dizilerin yanında yine de tüm eksiğine gediğine rağmen favorimin bu olduğunu ayrıca söylememe gerek yok herhalde.

gettyimages-915618256

Yine bir tür ihtiyaçla açtım Queer Eye’ın üçüncü sezonunu; biraz hayatım aydınlasın diyerek. Fakat bu sefer daha damardan girdi. Evet, yine beş gün gibi kısa bir sürede bir değişim yaratmaya çalışıyorlardı ama sanki bu sefer, formüllerinin sırrını çözmüş gibi hissediyordum: Belli ki öyle derinlere inen bir dönüşüm/değişim hikayesi yaratma çabasından kasten uzak duruyorlardı, çünkü hayatlarına dahil oldukları insanları, ”başka” birine dönüştürmek gibi bir niyetleri yoktu. Herkesi oldukları halleriyle sevip bağırlarına basıyorlar, ”bu halinle de süpersin ama iyi bir saç kesimine ihtiyacın var sadece” deyip bilerek ve isteyerek minik dokunuşlar yapıyorlar. Böylelikle de hayatlarına değdikleri insanların, aynaya veya etraflarına baktıklarında, nelere sahip olduklarını anlayıp, güçlerini fark etmelerini sağlıyorlar.

Ve bunu idrak ettiğim an; fanatiğine dönüştüm Queer Eye’ın. Tüm şişirilmiş ”başkası olma, kendin ol” söylemlerinin yanında onlarınki çok daha sahici gelmeye başladı. Hem belki de dahil oldukları karakterlerin hikayelerinden dolayı böyle ilerlemeye başlamıştır, bilmiyorum ama, kimliğe ve toplumsal normlara dair her zamankinden daha çok söz söylüyorlar gibi hissediyorum. (”Her zamankinden daha çok” dediğimi ayrıca vurgulamak istiyorum çünkü zaten bu konuda sözünü sakınmayan bir şov bu.) Hem sanki bu sefer, Fab 5’ın bireysel hikayelerine dair de daha çok şey öğreniyoruz. O neşeli, umursamaz gibi gözüken adamların, hayatlarına dahil oldukları insanlar kadar çok şey biriktirmiş olduklarını görüyoruz geçmişte. Bu da empati konusunda neden bu kadar başarılı olduklarını kanıtlıyor aslında. 

Ayrıca üçüncü sezonda, başka yerlerden de karakterlerin hikayelerine dahil oluyorlar; babalarından kalma küçük işletmelerinde, barbeküde et pişirip satan iki kız kardeşin hayatlarına, insanın boğazını düğümlendirecek kadar güçlü bir şekilde dokunuyorlar mesela. Aynı şekilde, oğluna iyi bir baba olmadığı için üzülen ve bir türlü yüzüne o gülümsemeyi konduramayan Joey ya da kimliğiyle kendini hiç kimseye kabul ettiremeyen Jess’in hikayesinde de harikalar yaratıyorlar bence. Hem bu sefer bölümlerin süresi de uzadığı için, hikaye de hızlandırılmış gibi gelmiyor izlerken; ikna oluyorsunuz yani, evet.

İlk iki sezonu peş peşe, daha birinci sezon çıkmadan çekilen Queer Eye, üçüncü sezonda kendi kimliğini bulmuş gibi. Tabii artık Fab 5’ın her bir üyesini öz hakiki kankamız gibi de tanıyoruz artık. ”Antoni buna çok kızacak”, ”Johnathan kesin böyle yapacak hihi” derken buluyorum kendimi. Ve bir de onlarla birlikte ağlarken… İlk iki sezonda da gerçekten ibretlik değişimler yaratıyorlardı ama bu sefer hikayeler çok güçlü, kaç kere yutkunurken zorlandım, gözlerim doldu, etrafımdakiler görmesin diye telefonuma bakar gibi yaptım bilmiyorum… Dedim ya damardan girdi bu sefer Fab 5. Bitmesin diye son birkaç bölümü ağırdan alarak izliyorum. O derece…

Bu arada, Jones Sisters’ BBQ Sauce, satış rekorları kırıyormuş…