Aktivizme adanmış bir hayat: Woman at War

Macera gibi anlatılan bir kahramanlık hikâyesi; gülümseyerek anlatılan ciddi bir masal…

Yazı: Furkan Aydın

Bir yandan Türkiye’de çığrından çıkmış kadın cinayetleri, diğer yandan dünyanın en önemli ekolojik sistemi hatta tabiri caizse ciğeri Amazon yağmur ormanlarında önü alınamayan yangın, sıcak günlerin nemi ile birlikte üstümüze karabasan olmuş, çökmüş durumda. İnsanın böyle durumlarda nefes alacak hali kalmıyor.

Karamsarlığın, bitmek tükenmek bilmeyen bir uğultuya dönüştüğü, işin kötüsü süreklilik arz ettiği dönemlerden geçtik, geçiyoruz ve korkarım geçmeye de devam edeceğiz. Böyle bir periyodun başlı başına yorgunluk pompalayıp insanın ümitlerini sakatladığı gerçeğini kabul etsek dahi, devam edebilmek için güçlü figürlere ve iç ısıtan hikayelere ihtiyacımız var. O nedenledir ki, üstünden kısmen vakit geçmiş olsa da, İzlanda’nın 2019 Oscar yabancı film adayı, Cannes’da Critic’s Week en iyi senaryo ödülünü almış Woman at War (orijinal adıyla Kona fer i strio) henüz izlemeyenler için biçilmiş kaftan olabilir.

Yönetmenliğini aynı zamanda İzlanda’nın Avrupa Parlamentosu üyesi Benedikt Erlingsson’un yaptığı, senaryosunda Olafur Erligsson’un parmağı olan yapım, anlatısını başrolünde Halldora Geirharosdottir’in canlandırdığı Halla karakteri üzerinden seyirciye ulaştırıyor. Açıkçası senaryonun üzerine inşa edilmesini sonuna kadar hak eden bir kadın Halla. Aslında koro yöneten bir müzik öğretmeni Halla ama onu bu filme taşıyansa orta yaşına inat bir dinamizm ve çeviklikle, yerel bir endüstri tesisini karşısına alması. Bu uğurda aktivistliğin sınırlarını zorlayan eylemlere imza atmakla kalmayıp devleti, devletin ceberut kara propaganda aygıtlarını, kaygısız başına tasa istemeyen çoğunluk halka karşı da mücadele geliştiriyor. Gücün her şeyden evvel adanmışlıkla ilintili olduğunu ve kimi noktada bireysel zeminin kayganlığına aldırmadan nelere kadir olabileceğini çok kez kalın çizgilerle gösteriyor.

Sanmayın ki, son derece politik ve durağan bir İskandinav filmi Woman at War. Bilakis, iç içe geçmiş katmanlı anlatısıyla aslında etkileyici bir komedi barındırıyor. Kara mizahın zarif noktalarını senaryonun bol aksiyonlu akışkan yapısı üzerinden hayli fiziksel bir güldürü olarak önümüze seriyor. İzlanda’nın geniş plandan alabildiğine sinematografik doğasını kendine mesken tutarak özgün bir anlatım kazanması da cabası. Değindiği politik konular, yaptıkları müzik görsele dönüşmüş ve kimi sahnelerde yer bulmuş triolar vasıtasıyla ne ciddiyetini kaybediyor ne de hikayenin akışına halel getiriyor. Yalnızca birkaç noktada sekteye uğrayan anlatım filmin öznelliğinden gelen güç ile tekrar toparlamayı başarıyor.

Ataerkil toplumdan sıdkımız bu kadar sıyrılmışken; kadının birey olarak hiçbir basmakalıba, benzetmeye, aidiyete ya da emanet edilmeye ihtiyacının olmadığını birilerinin kafalarına vura vura ezberletmekle yanıp tutuşurken, iklim ve çevreye dair yapılması gerekenlerin aksine yangına, kıyıma, doğaya verilen zarara nutkumuz tutulmuş bir şekilde şahit oluyorken, savaştan kaçıp göçmen statüsüne düşmüş insanlara öncelikle empati yapılması insaniyetinin önemini bıkmadan usanmadan anlatmaya çalışıyorken bir nevi ağrı kesici görevini şiar edinmiş. Hatta bu kadar övgünün üzerine bir de şunu diyeyim: bu film pastoral bir mola. Yönetmenin kendi ifadesiyle ise, “Macera gibi anlatılan bir kahramanlık hikâyesi; gülümseyerek anlatılan ciddi bir masal.”