25 yıl sonra bile hâlâ zirvede: Friends

İlk bölümünün üzerinden tam 25 sene geçen Friends finalini uzun zaman önce yapmış olsa da kült karakterleri ve günlük hayattan ilham alan absürt hikayeleriyle popüler kültürdeki yerini canlı tutmaya devam ediyor.

Popüler kültür yıl dönümlerini kutlamayı çok seviyor; hem biraz nostaljiye meraklı olduğundan hem de internet çağının ‘tıklanma’ garantili içerikleri hep buradan çıktığından… (bkz. o meşhur, ‘ünlülerin gençlik halleri şaşırttı’ başlığı) 90’ların ünlü sitcom’u Friends’in, yine yeniden gündeme taşınması için yıl dönümü gibi vesilelere pek ihtiyacı yok aslında; kült haline gelmiş altı karakteri ve repliklerle akıllara kazınan komik sahneleriyle internet aleminin dönüp dolaşıp sevgiler yağdırdığı bir dizi bu. Hem de final bölümünün yayınlanmasının üzerinden tam 15 sene geçmiş olmasına rağmen… Dizinin ilk bölümü ise 22 Eylül 1994’ta yayınlanmıştı. Evet, yani geçtiğimiz günlerde, televizyon tarihinin zirvesini hiç bırakmayan bu dizinin 25’inci yıl dönümünü kutladık, şenlikler eşliğinde :))

foto 1

Farklı model sitcom

Basit, günlük detaylar üzerinden şekillenirken beklenmedik olaylara açılan güldürücü hikayeleri her biri 24-25 bölümlük, 10 sezon boyunca devam eden Friends’te Manhattan’da yaşayan, 20-30 yaşlarındaki altı sıkı dostun maceraları anlatılıyordu. (Türkiye’de özel bir kanalda ‘Sıkı Dostlar’ adıyla yayınlanmaya başlamıştı. O zamanlar ‘kanka’ sözcüğü günlük dile o kadar yerleşmemişti muhtemelen.) 1989 – 1998 yıllarında yayınlanmış ve sitcom türüne bambaşka bir yön vermiş Seinfeld’le benzer bir kurguda ilerliyordu Friends. Tek bir karakteri veya tek bir olayı anlatmak yerine, her bölümde en az üç karakteri merkezine anlatan hikayelere yer veriyordu. Mesela sadece Ross ve Rachel’ın hikayesini değil; aynı bölüm içerisinde Phoebe’nin ikiz kardeşiyle olan çekişmeli ilişkisini, Monica’nın iş yerindekilerle yaşadığı anlaşmazlıkları da görebiliyorduk. Her bölümde de öne çıkan karakter değişiyordu; altı karakter (Rachel, Phoebe, Monica, Joey, Chandler ve Ross) arasında adaletli bir dağılım vardı; kimse kimsenin önüne geçmeden (dizinin yayınlandığı dönem, Brad Pitt’le olan evliliği ve meşhur saç modeli Rachel’ı canlandıran Jennifer Aniston’ı manşetlere taşımış olsa da) dizinin tek bir yıldızı yoktu.

foto 2

Olayları değil de karakterleri merkeze alan ve onların etrafında gelişen anlatım tarzı, günümüz televizyonunda artık bir klasik olsa da 90’larda yeni yeni başlamış sayılırdı. ‘‘Karakter gelişimi’’ dizilerde pek aranmadığı gibi, izleyicinin de merak ettiği bir unsur değildi. Friends’e çokça ilham veren Seinfeld’deki karakterler de detaylıca kurgulanmışlardı ama zaman içerisinde değişimlerine veya dönüşümlerine tanık olamazdık. George Costanza, dizinin sürdüğü dokuz sezon boyunca nörotik ve bencil kişiliğinden bir an bile ödün vermedi. Kramer hep biraz ‘sıra dışı’, Elaine aynı derecede huysuz, Jerry de istisnasız her seferinde sarkastik davranmaya devam etti. Olaylar gelişti ama karakterler bu keskin hatlarını hiç geride bırakmadı. Güzel ve absürt olan da buydu zaten; ‘Tam da George’luk bir hareket’ ya da ‘Kramer olsa kesin böyle yapardı’ diyebilmemiz de onların bu istikrarlı tavırları zaten.

Friends’te ise işler değişiyor. Tabii ki on sezon boyunca adım adım izlediğimiz karakterler söz konusu olduğu için karakterlerin ciğerini Seinfeld’dekiler gibi biliyoruz ama her bölümde geliştiklerini, büyüyüp serpildiklerini de görüyoruz. Burada biraz, yine Friends’le birlikte anılan hatta Friends’i öncüleyen dizilerden, Cheers’takine benzer bir işleyiş söz konusu. Sitcom’lardaki sürekli kendini tekrarlayan karakterlerin yerini, hayatlarında ilerleyen, değişen ve gelişen karakterler alıyor. Mesela Friends’te, zengin bir ailenin şımarık kızı Rachel, çalışıp kendi ayakları üzerinde durabilen bir karaktere dönüşüyor. İlişkilerden yana pek bir şansı olmayan Chandler, burnunun dibindeki Monica’yla ‘ideal’ bir evliliğe doğru yelken açıyor, o çocuksu karakterini pek geride bırakamasa da sorumluluklarını yerine getirmede daha başarılı olabiliyor. Diğer karakterlerin cephesinde de işler olumluya doğru evriliyor. İzleyici için hafif duygusal ve gurur verici bir durum bu: Yıllar boyunca hayatlarına şahit olduğumuz bu karakterlerin başarılarını görmek, mutluluklarına ortak olmak gururlu anne gülümsemesi konduruyor yüzümüze.

foto 3

Zaman içinde yükselen eleştiriler

Marta Kauffman ve David Crane’in yaratıcıları olduğu dizi, 2000’lerin ilk yıllarıyla birlikte yavaş yavaş ekranlardan çekilmeye başlayan sitcom’ların (o esnada Lost gibi, afili dramalar, büyük büyük yapımlar devreye girmeye başlıyor) arasında belirgin bir özelliğe sahip. Friends nasıl Seinfeld’den çokça ders çıkarmışsa (dizinin kaleme alındığı ilk zamanlarda çekilmemiş Seinfeld senaryolarının incelendiği biliniyor), sonrasında gelen How I Met Your Mother, Modern Family gibi yapımlarda da Friends’ten alınmış çok fazla detay var. Diğer taraftan, her ne kadar türün en iyi örnekleri arasında zirveye çıkarılsa da zaman içerisinde çokça eleştiri aldığı tarafları var Friends’in. Mesela erkek karakterler arasında sıkça geçen homofobik şakalar (ilk karısı başka bir kadına aşık olduğunu açıkladığında Ross’un yaşadığı büyük zorlanmalarda da homofobik bir tavır olduğunu söyleyebiliriz) ve sadece beyaz karakterlerin olması (ki aslında popüler pek çok dizinin eleştiri aldığı bir durum bu) dizinin olumsuz tepkileri topladığı konular. O dönem popüler kültür gündemi bugünkü gibi çoğulcu bir ifadeyi benimsemediğinden, televizyonda da bazı konular kendiliğinden arka plana atılıyordu. 1996 yılında, dizinin ikinci sezonundaki The Lesbian Wedding adlı bölümde Susan ile Carol’ın nikahtan sonra dudaktan değil de yanaktan bir buse kondurarak çok ‘masumane’ bir şekilde evliliklerini kutlaması, şimdilerde çok konuşulsa da (Carol ile Susan’ı canlandıran Jane Sibbett ve Jessica Hecht, tepkilerden korkulduğu için özellikle bu öpüşme sahnesinin çekilmediğini söylemişti ilerleyen yıllarda) o dönem televizyonları için tabu olan bu konu, suya sabuna dokunmadan, risksiz bir şekilde işleniyordu. Ellen’ın kendi adını taşıyan sitcom’unda lezbiyenliğini açıklaması ise Friends başladıktan üç sene sonra, 1997 yılında olacaktı. Yani katedilmesi gereken daha çok yol vardı. Sadece beyaz karakterlerin olması konusu ise… Şöyle bir bakınca, bazı yapımlar hariç, televizyon aleminin bu konuda çok ileriye gittiği söylenemez sanki.

Ufak tefek absürtlükler

Dizinin tüm bölümlerini yıllar içerisinde defalarca kez izlemiş biri olarak (kaç kere izlediğimin hesabını kaçırdım zaman içerisinde, anlayacağınız gerçek bir fanatik var karşınızda) benim açımdan diziyi bu kadar vazgeçilmez yapan ise kimi zaman abartılı olsa da yine de izleyiciye doğal gelen oyunculukları ve elbette, günlük hayatın en sıradan anlarından kopup gelen hikayeleri… Eğer diziyi izlemişseniz, gün içinde başınıza komik veya absürt olay geldiğinde kendinizi ‘Hani Friends’te Ross’un başına geliyordu ya’ diyerek diziye referans verirken bulabiliyorsunuz. Sabaha kadar öten pili bitmiş yangın alarmı, çaresizce merdiven sahanlığına sıkışan devasa koltuk, sırf çok yakın bir arkadaş verdiği için kullanılmak zorunda kalınan korkunç hediye, süpürgenin tozunu almak için kullanılan ikinci bir süpürge ve kurşunlara karşı göğüs gerilerek korunan dünyanın en iyi sandviçi… Bunların hepsi zihninizde o meşhur sahneler ve repliklerle birlikte canlanmışsa Friends’i tekrar tekrar anmak için her türlü vesileyi kullanmamızı anlayışla karşılıyorsunuzdur muhtemelen. Diziyle yollarınız hiç kesişmemişse de bir noktada şanslı sayılırsınız aslında: hem bir bağımlılıktan kurtulmuş olduğunuz için hem de önünüzde hiç izlenmemiş, 10 sezonluk gıcır gıcır bir dizi olduğu için…

(Bu yazı ilk olarak, 22 Eylül tarihli T24 Pazar ekinde yayınlanmıştır.)