Okur, yazar, oynar: Dilşad Çelebi

Dilşad Çelebi, on parmağında on marifet sözünün tam karşılığı. Şu sıralar gündeminde tiyatro ve edebiyat var ama geleceğe dair planları hep yoğun: Televizyon projeleri, yeni kitaplar, yeni senaryolar… Onunla yollarımız kesiştiğinde aklımızda ne var ne yoksa sorduk, o da bizimle paylaştıkça paylaştı.

Çıplak Vatandaşlar, 26 Ekim’de başlıyor. Simon Beaufoy’un yazdığı metnin 1997’de çekilmiş bir filmi de var. Öncelikle alkışınız bol olsun. Nasıl bir hikâye, sen nasıl dahil oldun, provalar nasıldı?

Çalıştıkları fabrika kapatılınca işsiz kalan emekçilerin maddi sıkıntılarını karşılayabilmek için striptize giden yolculuklarını anlatıyor Çıplak Vatandaşlar (The Full Monty). Margaret Thatcher İngilteresi’nde geçse bile izleyiciler rahatlıkla görecek ki zamansız ve mekansız bir hikâye aslında. Çaresizliğin komik bir şekilde resmedilişi oyunumuz. Laçin Ceylan yönetiyor. Reha Özcan, Cansel Elçin, Suna Yıldızoğlu ve nice çok değerli isimler var. Cansel ta geçen kış çıtlatmıştı bana bu oyunu. Sevdiğiniz insanlarla çalışabilmenin ne kadar kıymetli olduğunu bildiğim için hiç düşünmeden kabul ettim. Bir de üstüne böylesine iyi bir tekst, böylesine iyi bir ekiple buluşunca… Provaya koşa koşa gidişimden anlıyorum nasıl da doğru yerde olduğumu.

Oldukça teknik sayılabilecek bölümlerdeki üniversite ve yüksek lisans eğitimlerinden sonra oyunculuğa başlama motivasyonun neydi?

“Eğitimlerden sonra” sözü benim için geçerli bir durum değil ki… Hala devam eden ve umarım hep devam edecek olan bir süreç benim için okumak. Yazarlık ve oyunculuk mesleğim, akademi hobim. Şu sıralar da Teknik Üniversite’de doktoraya devam ediyorum bir yandan hatta. O yüzden yazmak da, oynamak da, okumak da hep vardı sanki hayatımda. Sadece üniversite yıllarımdan itibaren onlar sayesinde geçimimi sağlayabilmeye başladım.

CV’ne kısaca bakıyoruz: Bilgi Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri, İTÜ İşletme Yüksek Lisans, diziler, kısa filmler, tiyatrolar ve kitaplar… Dokunabildiğin çok farklı alanlar var, Instagram hesabında da “okur, yazar, oynar” yazıyor. Sen kendini belli bir sıfat ya da meslekle tanımlama ihtiyacı duyuyor musun?

Eskiden kartviziti olanlara özenirdim. Bir gün sırf eğlencesine kendime bir kartvizit bastırmaya karar verdim. Ama insanın kendisine sıfat bulması ne zormuş! Ne yazacaktım ki kartvizite? Şimdilerde sosyal medya insanın kartviziti oldu. O nedenle sıfatım ne diye soracak olursanız Instagram’da yazdığım gibi “Okur, yazar, oynar” derim. “Okurluk” hem öğrenciliği hem kitap okumayı barındırıyor içinde; “yazarlık” alışılagelmiş dünyadan başka dünyalara seyahat edebilmek için kullandığım kapıyı; “oyunculuk” ise hem mesleğimi hem de tekrar çocuk olduğum tüm anları… Sanırım beni en iyi tanımlayan şey bu üç kelime. Tüm hayatım boyunca bunu yaptım, umarım ölene kadar da bunu yaparım.

Öyle bir tempon var ki, sürekli üretiyorsun. Farklı alanlarda aktif olmak, bu alanlar arasında seni besliyor mu?

Daha yapmak istediğim o kadar çok şey var ki yetmiyor ürettiklerim. Birinin ipini sıkıca kavrayınca başka bir balon elimden kaçıp göğe yükseliyor. Yakalamak için üç beş kere zıplasam da öylesine yetersiz kalıyorum ki sonunda çaresizce uzaklaşışını izliyorum hayalimin. Bir insan ömrüne kaç ömür sığar? Oysa ben dansçı olmak isterdim ve tüm hayatın bir müzikal olmasını. Bir Nordisk yönetmenle çalışmak isterdim. Ve dünyadaki tüm dilleri bilmek… Kuşlarınkini bile… Marangoz olmak isterdim ve müzisyen olmak. Şimdi bunların hepsi gökyüzünde birikmiş balonlar…

Hollywood’un efsane senaristlerinden Aaron Sorkin “Sadece ruh halim iyi olduğunda yazabilirim” diyor. Sence bu bir lüks mü? Senin yazı ritüelin genelde nasıl ilerliyor?

Birkaç farklı disiplinle meşgul olduğum için genelde bir koşturmaca halinde bulunduğumdan yazmak için doğru zamanı bekleme lüksüm yok ne yazık ki. Sette sahne aralarında, prova çıkışlarında, okulda ders aralarında… Yani ne zaman vakit bulursam yazmaya çalışıyorum ben. Yazarken nerede olduğum fark etmiyor çünkü. Gürültülü bir kafede de olsam, karavanda sahne sıramı bekliyor da olsam ben yazdığım yerde oluyorum. Kaplumbağa gibi hep yanımda bilgisayarımla geziyorum bu yüzden. Şimdi düşününce tam da kaplumbağa gibiyim aslında, benim evim yazdıklarım.

Sadece ruh halim iyiyken yazabilirim cümlesine gelecek olursak… Benim için biraz bu durumun zıttı geçerli açıkçası. Mutluyken kendimi sokağa, göğe, insana veriyorum. Ama yine de her ne kadar iyi olduğum zamanlarda yazamasam da biliyorum ki yazabilmek için birikiyorum.

Peki bu kadar yoğun bir çalışma rutininde yazı yazmak için gerekli zamanı nasıl yaratıyorsun? Özellikle de Tomris gibi, tarihi bir araştırma gerektiren bir roman için yazmaya ayrılacak zaman ayrıca önemli olsa gerek… Yazı yazarken nasıl bir plan izliyorsun?

Bir İzmitli olarak 99 depremi hayatın planlara göre ilerlemediğini çok küçük yaşta öğrenmeme vesile oldu. O nedenle sadece hayatın bana sundukları içinde bana ne keyif verirse onu seçmeye çalışıyorum. Hayata böyle yaklaşınca kafanızdaki her şey için olmasa da en azından öncelikleriniz için zaman bulabiliyorsunuz.

Bir paylaşımında “Kaygı, mutluluğun küçük kardeşi gibi bende. Ne zaman mutluluk gelip içime yerleşse o da koşa koşa peşinden yetişiyor hemen.” yazmışsın. Her şey yolunda giderken bir olumsuzluk bekleme huyumuz nereden geliyor sence? Sık sık “Her şey iyi güzel de şimdi ne olacak?” diye soruyor musun sen de kendine?

Sormaz olur muyum hiç! Aklım biraz bir şeylere ermeye başladığından beri; o da ilk gençliğime ve varoluşçu yazarlarla tanışmama tekabül ediyor sanırım, içimde çınlar durur bu soru: “Her şey iyi güzel de şimdi ne olacak?” Eninde sonunda öleceğimizi bilmenin ağırlığı sanırım bize bunu sorgulatan ve yaptığımız ne varsa manasızlaştıran.

Yazarlığın ve tiyatronun ön plana çıktığı bir dönemde misin, yoksa ekran oyunculuğunu da paralel olarak ilerletmek istiyor musun?

Yazmak her zaman benim hayatımın merkezinde, çünkü nefes almak gibi bir şey benim için. Ne yaparsam yapayım o da yanı başımda benimle yapıyor. Günlük koşturmacada bazen birkaç gün yazmaya fırsat bulamıyorum. O zamanlar hayatımın melodisi kaçıyor, şiiri kaçıyor. Ama yazarlık da, tiyatro da, ekran oyunculuğu da inanıyorum ki hep olacak hayatımda.

Son kitabın Tomris’e ve karakterine bayıldık! Kitabı yazarken hayatındaki güçlü kadınlardan yola çıktığını öğrenmiştik. Peki hikâyenin çıkış hikayesi nedir? İlk olarak kafanda nasıl kurguladın karakterleri? Önce hangisi geldi: karakterler mi, yoksa dönem ve olaylar mı?

Tomris’in ilk kadın hükümdar olduğunu biliyordum ama Herodot’tan kabaca Kyros’la ilgili birkaç bilgiyi de okuyunca ikisinin hikayesini birbirleriyle iç içe işlemek istediğime karar verdim. İlk olarak gözümün önüne Tomris’in ve Kyros’un çocukluk halleri geldi. Tarihi kaynaklardan az da olsa aşina olduğumuz, hükümdar olarak bildiğimiz bu karakterler çocukken nasıldı diye merak ettim. Onları birer çocuk olarak hayal ettim. Ve Tomris’in içindeki o çocuğu hep korudum. Başka şansı olmadığı için büyümek ve güçlü olmak zorunda olanları düşündüm. Olaylar da karakterlerimi bu yolda dönüştürecek şekilde oluştu akabinde. Elbette ulaşabildiğim kaynaklara hep sadık kaldım ama milattan önce altıncı yüzyılı anlattığım için çok kaynak bulmak mümkün olmuyordu. Bu da hayal gücüme daha çok özgür alan bıraktı. Kitabı anlatırken de dediğim gibi, zaten tarih yeniden ve yeniden kurgulanan geçmiştir. Bu da benim kurgum işte.

Seni M.Ö. 6’ıncı yüzyıla götüren ne oldu? O döneme olan ilgin nasıl başladı?

Olaylar milattan önce altıncı yüzyılda geçmiş olsa da aslında yüzyıllardır çeşitli versiyonlarını dinlediğimiz bir hikâye. Yani aslında zamansız. Öte taraftan, kadınların bilinçli olarak toplumun arka planına itildiği, anaerkillikten uzaklaşılmış, hala aydın geçinen ödüllü yönetmenlerin bile kadının asli görevinin ev işleri ve çocuk bakmak olduğunu vurguladığı filmler çektiği yirmi birinci yüzyılda, geçmişte her şeyin çok daha farklı işlediğini hatırlamanın ufuk açıcı olduğunu da düşünüyorum. Bunun yanı sıra bu kadar eski bir dönemde geçmesi masalsı bir alem yaratmamı da mümkün kıldı. Bu sayede gerçeklerin üzerine sarı tonlarında masal tozları serpebildim.

Tomris’i ‘kahraman kadınlar’a adadığını okuduk bir röportajında. Kimdir senin için bu kahraman kadınlar? Bir de şunu soralım: Sana göre bizim çağımızın kahramanları kim?

Gördükleri şiddete, katlandıkları maddi ve manevi eziyete karşı dişini sıkmayı bırakıp artık ses çıkarması gerekenler benim için bu kahraman kadınlar. Henüz ufacık bir kız çocuğu olmasına rağmen iklim krizi konusunda dünyayı ayağa kaldırmayı becermiş Greta Thunberg’dir çağımızın kahramanı; insanlık dışı şartlarda madenlerde çalıştırılan çocukları korumaya çalıştığı için saldırıya uğrayan, bir ay yoğun bakımda yattıktan sonra yine de davasından vazgeçmeyen ve bu yıl Hrant Dink ödülüne de layık görülen Agnes Kharshing’dir; hayatını kadına karşı şiddete engel olmaya adayan Nebahat Akkoç’tur. Zulüm karşısında susmayan kim varsa odur kahraman.

Bu arada aslında kalemine yazdığın çocuk kitaplarından aşinayız. Çocuk kitapları, özel bir dil ve hitap şekli gerektiriyor sanki. Seni çocuk kitapları yazmaya yönlendiren neydi? Zorlukları veya kolaylıkları ne oldu senin için?

İlk çocuk kitabımı yazarken büyüklere çocuk kitabı yazmayı planlamıştım. Asla ahkam kesmeyen, küçük küçük felsefi sorular soran, dönüp tekrar baktıklarında “Aa, aslında burada bunu diyormuş” diyebilecekleri ama naif anlatımlı bir kitap yazmak için çabaladım bu nedenle. Şanslıydım ki çocuklar da çok sevdi kitabımı. “Çocukların seviyesine inebilmek için çok zorlandı mı?” diye soranlar oluyor. Dürüst olmam gerekirse hiç zorlanmadım çünkü ben sanırım hep o seviyedeydim ve umarım hep o seviyede kalırım.

İlk romanınla okuyucu karşısına çıkmış olmak sana neler hissettiriyor? Tüm gözler sende ve yazdıklarında olacağı için bir tür sorumluluk hissi mi duyuyorsun yoksa sonunda zihnindekileri kâğıda dökmüş olmanın verdiği bir rahatlık mı var? 🙂

Elbette yazdıklarımın sorumluluğunu her daim alırım ama her ne kadar saçma olduğunu bilsem de beyaz eşyaya bile hissiyat atfeden, çok çalışınca yoruldu diye üzülen bir yapım var benim. Bundan mütevellit herhalde “Bu dosya bitti” dediğimden beri Tomris (kitaptaki karakterden değil, külliyen kitaptan bahsediyorum burada) benim için bir roman değil, başlı başına bir karakter. Artık onun kendi yolu var benim kendi yolum. Ben sadece onun meydana gelmesine vesile olabildiğim için mutluluk duyuyorum o kadar.

Bu soruyu yazarlara sormayı çok seviyoruz: Bir hikâyenin, bir kitabın tamamlandığına hangi aşamada ikna oluyorsun? Tamamdır, deyip kalemi, klavyeyi bıraktığın an ne zaman oluyor senin için?

Bir hikâyeye, her ne kadar beni o sona götüren şeylerin tam olarak nasıl işleyeceğini oluşturmamış olsam da nasıl nihayete ereceğini bilerek başlıyorum yazmaya. Bu nedenle tamam dediğim zaman karakterim artık başlangıçtakinden çok farklı bir halde oluyor, bir yazar ve okuyucu olarak ben de katarsisimi yaşamış hissediyorum. Son noktayı koyduğumda karakterim son kez gözlerimin içine bakıyor ve bitiyor.

Şimdi bir de şunu soralım: Çocuk kitaplarından devam mı, yoksa yetişkinler için mi yazacaksın bir süre daha? İki tarafın da edebiyatla ilişkisi çok farklı olsa gerek, sen nelerle karşılaşıyorsun bir yazar olarak?

Tıpkı kısa filmi uzun metraja geçmek için bir basamakmış gibi görenler gibi, çocuk kitaplarını da yetişkin romanlarına geçiş için bir ara katman olarak görenler var. Asla katılmıyorum! Ben elimden geldiğince her iki alanda da yazmaya çabalayacağım. Zaten bir çocuk kitabı üzerinde çalışıyorum bu aralar. Sonlarına yaklaştım sayılır. Hâlihazırda bitmiş bir roman dosyam da var ama. Bakalım hangisi önce okuyucuyla buluşursa…

Sırada neler var: Tiyatro mu, televizyon mu, edebiyat mı, d-hepsi mi? 🙂

Oyunun prömiyeri 26 Ekim’de. O tarihe kadar yoğun bir şekilde provalara devam. Sonrasında da turne olacak elbette. Bir yandan da bir çocuk filmi senaryosu üzerine çalışmalarım sürüyor. Her şey yolunda giderse Mayıs gibi sete girmiş olacağız. Bu senaryodan bağımsız olarak üzerinde çalıştığım bir de yeni bir çocuk kitabım var. Unutulan kelimelerin buluta dönüşüp gökte birikmesi üzerine… Henüz resmileşmiş bir şey olmasa da televizyondaki projelerle de görüşmelerim devam ediyor tabii bir yandan. Bir de doktora işte… Ama hayat başka neler sunacak göreceğiz.

Cevaplar için çok teşekkürler Dilşad!

Ben teşekkür ederim. Çok keyifliydi