Ezber bozan bir suç hikayesi: Unbelievable

Netflix’in sekiz bölümlük mini dizisi Unbelievable, türünün diğer örneklerinden ayrılan tarzıyla 2019’un en iyi dramalarından biri olmaya aday.

Yazı: Ilgaz Gökırmaklı

“… cinsel şiddet tasviri gösterilir. Dikkatli olması önerilir.”

Karanlık ekranda böyle bir uyarı beliriyor aniden.

Rahatsız edici.

Koltukta yayılmış uzanırken, hafiften bir doğrulma ihtiyacı hissediyorum.

Her gün kadınların, erkekler tarafından şiddete uğradığı, taciz edildiği ve öldürüldüğü haberlerini okuduğumuz bir dünyada içimizi ürpertmeye yetiyor bu uyarı.

 “Keşke gerçek hayatta da böyle altyazılar, ‘kendinizi koruyun’ temalı uyarılar çıksa,” diye geçiriyorum içimden. Sonra kendime kızıyorum. “Neden kendimi korumak zorunda kalayım, neden böyle uyarılara ihtiyacım olsun ki?” Kadınlara dayatılan “sen kendini korumak ve dikkatli olmak zorundasın” anlayışının altında yatan, suçluyu pasivize eden bu anlayışa bir anlığına bile olsa kapılmama kızıyorum. (Evet, sadece Pazar keyfi yapmak istemiştim!)

Neyse, devam. “Haydi bak, jenerik bitti bile!”

Netflix’in sekiz bölümden oluşan mini dizisi Unbelievable, “Netflix and chill” diyerek geçireceğiniz bir Pazar gününü ele geçirmeye hazırlanıyor. Ancak şimdiden söyleyelim “chill” etkisi pek tahmin ettiğiniz gibi olmayacak. (Yukarı da bahsettiğim gerçek hayatta çıksa dediğim küçük uyarılara bir örnek mi verdim ne?)

Gerçek olaylardan esinlenilmiş Unbelievable, T. Christian Miller ve Ken Armstrong’un kaleme aldığı, Pulitzer ödüllü An Unbelievable Story of Rape isimli makale ve radyo programı ile This American Life’ın aynı dava hakkındaki Anatomy of Doubt isimli öyküsüne dayanıyor. Dizinin senaryosu ise Susannah Grant’a ait.

Unbelievable, Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde işlenmiş tecavüz vakalarını aydınlatmaya çalışan iki kadın dedektifi ele alıyor. Başlarda esas kız Marie’nin hikayesine odaklanacak sanıyoruz ancak birbiri ardına gelen vakalar başka esas kızları da beraberinde getiriyor. Tüm bunlar, aşina olduğumuz CSI ya da FBI temalı dizilere benzer bir şey izleyeceğinizi düşündürebilir fakat yanılıyorsunuz. Dizi, suçlu ve kurbanlardan ziyade bir başka önemli noktaya değiniyor: Ülkenin ceza-yargılama sisteminin işleyişi ve toplumsal baskı.

Bu mini serinin bahsedilmesi gereken bir diğer özelliği ise, cinsel şiddet içeren görüntüleri bir şiddet pornosuna dönüştürmekten sakınması. Tecavüz ve saldırı anlarını aktarmak yerine güçlü görüntü ve diyaloglarla olayı bambaşka bir pencereden açıyor.

Ve bir konuda daha baştan anlaşalım: Bu dizi güçlü kadınların zaferle sonuçlanan bir başarı hikayesi değil. Herkese ve her şeye rağmen hayata tutunmaya çalışan, bunu yaparken de maalesef yalnız bırakılan kadınların birbirlerine destek olma hikayesi. Hor görenler, yok sayanlar, suçu yanlış kişiye yükleyenler, cümlelerinden –ama’yı eksik etmeyenler ve hatta görmezden gelenler… Tüm bunları izledikçe anlıyoruz ki zaten sıkkın olan canımız biraz daha sıkılacak.

Henüz etkisinde olduğumdan mıdır bilmiyorum, ancak manşet olmaya aday, büyük bir cümle kuracağım: “Unbelievable” uzun zamandır izlediğim en feminist dizi. Zaten senarist Grant, Vulture’a verdiği bir röportajında “Feminist bir eser yazmak için oturmadım. İyi bir şeyler yazmak ve iyi bir şeyler yapmak için oturdum. Fakat belki de bir feminist olarak yazdığım her şey zaten feminist bir projedir” diyor ve bir kez daha kalbimizi fethediyor!

Diziye dönecek olursak… Lynwood Gençlik Merkezi’ndeyiz. Gözümüzü Marie Adler’ın dairesinde açıyoruz. “Sana yardım etmek için buradayım” diyen bir polis memuru ilk başlarda bize güven veriyor. Ancak dakikalar geçtikçe, izlediklerimiz rahatsız edici, kekremsi bir tat bırakıyor ağzımızda. Tam da bu anlarda bir kadının tecavüze uğramasının ardından herkes tepkisini –özellikle de öfkesini– göstersin diye sabırsızlanmaya başlıyoruz. Tecavüze uğrayan ve yakın çevresi de dahil olmak üzere kimseyi kendine inandıramayan, hatta bir de “suçlu” konumuna düşen Marie’yi izlerken daralan yüreğinize, beyniniz bir ses veriyor hemen: “Şimdi ne olacak, Marie’nin hayatı nasıl devam edecek, kim ona bu yalnızlığı içinde bir omuz verecek?”

unbelievalbe

Dizinin ikinci bölümünde ise takvim yapraklarının değiştiğini görüyoruz, 2011 yılındayız. Marie’nin tecavüze uğradığına dair yalan söylemekle suçlanmasından yıllar sonra iki dedektifin benzer davalar üzerinde çalıştığını görüyoruz. İki harika kadın giriyor birden radarımıza. Biriciğimiz Merritt Wever sakin ancak hırslı dedektif Karen Duvall rolünde. Sesindeki ve tavırlarındaki sakinlik daha ilk cümlesinde yakalıyor bizi.  Korkunç olayları onun sesinden dinlemek yatıştırıcı ancak kararlı tavırları öfkemizi diri tutmaya yetiyor. Karen’a göre nispeten daha “sert” ve tecrübeli Grace Rasmussen’ı ise Toni Collette canlandırıyor. Sekiz bölüm boyunca karşımıza çıkan tüm kadınlara hayran olmamak mümkün değil; ancak Marie’ye canlandıran Kaitlyn Dever için fazladan bir cümle daha söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Kendisine Timothée Chalamet ve Steve Carell ile birlikte yer aldığı Beautiful Boy isimli dramada görmüştük en son. Unbelievable’da karakterin yaşadığı çaresizliği, travmaları ve sinir bozan sakinliği o kadar gerçek ki… Tüm bunlar, genç kadını dizinin yıldızı yapmaya yetiyor gönlümde.

Bu iki dedektifin tesadüf eseri başlayan ortaklıkları olayların seyrini değiştiriyor. Görüyoruz ki birbirine benzeyen çok fazla dava var. Detayları kazıyor, delilleri topluyor en ufak bir olayı bile saatlerce tartışıyorlar. Tüm bunları yaparken tek amaçları suçluyu yakalamak değil maalesef. Sistemin ve erkek egemen dünyanın zorluklarıyla da mücadele etmek zorundalar. “Peki ya erkekler kadınlarla aynı oranda tecavüze uğrasa” diye soruyor mesela dedektif Rasmussen. Bir başka sahnede şüphelilerden birinin “Senden daha çok arkadaşım var, hem de yüksek mevkilerde,” uyarısıyla(!) erk olmanın her kapıyı açtığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz bir kere daha. Suçlunun polis teşkilatından biri olabileceği fikri çıktığında ise sessizleşenler çıkıyor bu kez karşımıza.

İki acar dedektif suçluyu bulmak ve bir parçada olsa bu olaya maruz kalmış kadınlara kendilerini güvende hissettirmek için tüm güçleriyle savaşıyor. Ancak bu kadınları sevme nedenimiz çok başka. Her ikisi de olaylar sonrasında görmek istediğimiz öfkeyi içlerinde taşıyor. Öfkeleri gözlerini kör etmiyor bilakis onları kamçılıyor. Suçluyu cezalandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar-kendilerine haksızlık yapmak pahasına hem de.

Dizi, bir ara aynayı izleyicilere döndürmeyi de ihmal etmiyor tabii. Sessiz kalanlara, görmezden gelenlere, kanıksayanlara, “ama” ile başlayan cümleleri kuranlara “Siz de suçlusunuz” diyor. Marie’nin gitmek zorunda olduğu bir terapide psikologuna anlattığı, zombilerin dünyayı istilasını konu edinen dizi için söylediği cümleler zihnimizdeki karanlık bir köşeyi aydınlatıyor aniden.

“İstila sırasında asıl sorun zombiler değil; insanlar ve insanların kaostan beslenmesi. Onların zombiler gibi bahaneleri yok. Daha iyisini biliyorlar, daha iyisini yapabilirler.”

unbelievable2

Dizinin son bölümlerinde duyduğumuz bu cümleyle birlikte Marie’nin ondan şüphelenen koruyucu aileleri, sırt çeviren arkadaşları, onu görünmez kılmak isteyen patronları, inanmayan polis memurları, umursamazca görevlerini yapan doktorları hatırlıyoruz. Hatta kendinizi çok kaptırmışsanız, “O saatte orada ne işi varmış” zırıltıları, “ama” ile başlayan ve sonrasında muhakkak ki can sıkan diğer gevelemeler de aklınıza üşüşüyor birden.

İstiyoruz ki finalde tüm kadınlar bir araya gelsin, sihirli bir değnek bu kez onları bulmuş olsun, yaşadıkları bu kötülüğün tüm izlerini silikleştirsin. Yine istiyoruz ki Marie, “bizim iki kafadarla” buluşsun, katıla katıla ağlasın, haykırsın aralarında duygusal bir konuşma geçsin. Hatta bu ağır havayı dağıtmak isteyen dedektif Rasmussen münasebetsiz münasebetsiz konuşsun ve tabii bol küfürlü birkaç şaka patlatsın. Fakat nafile. Aynı suçluyla yolları kesişen bu kadınlar yaşadıklarına farklı tepkiler veriyor. Kimi olaydan bugüne her bir anını ele geçiren o soruyu cevapsız kalacağını bile bile haykırıyor, kimi ürkekçe yalnızca uzaktan izlemeyi tercih ediyor, kimi öfkesinin kendisini ele geçirmesine izin veriyor, bir diğeri ise her şeyi uzakta bırakıp kaçabilmek, yalnızca çok uzağa gitmek istiyor. Kumsalda ayak izlerinin silinmesi için hızla uzaklaşan Marie’nin kimseden öç alma peşine düşmemesi, yalnızca bir özürle yetinmesi gibi. Tüm bu detaylar da Unbelievable’ın alamet-i farikası oluyor zaten.

unbelievable3

Son söz: İki gündür Marie’nin Dedektif Karen ile yaptığı veda konuşmasını düşünüyorum. Benim için finalin en etkileyici sahnelerinden biriydi. İyi insanlara olan inancının kalmadığı dönemlerde, haberinin dahi olmadığı iki kadının kendisi ve diğer kadınlar için mücadele ettiğini öğrenen Marie, yeniden iyi insanların varlığına inanmaya başladığını söylüyor. Tam da o an kadın dayanışmasının, ama’sız, şartsız, koşulsuz elini uzatmanın ve hiçbir şeyi unutturmasak bile “Yalnız değilsin, ben buradayım” söyleminin ne kadar mühim olduğunu hatırlatıyorum kendime.