Sarsıcı bir hatırlama oyunu: Tell Me Who I Am

İki kardeşin geçmiş ve birbirleriyle yüzleşmelerini konu alan Tell Me Who I Am, sarsıcı hikayesiyle ‘Netflix’te izlenmesi gerekenler’ listesine girmeye hak kazanıyor.

Uyarı: Bu yazı filmin içeriğine dair spoiler içermektedir!

“Geçmiş her zaman tartışmalıdır” der Beatriz Sarlo ve ekler: “Geçmişin geri dönüşü her zaman kurtarıcı bir anı değildir, bugünün baş göstermesi bugünün yakalanmasıdır.”

Günlük hayatta basit bir refleks, bizim için bir şeyleri hatırlamak. Nefes almak gibi, yürümek gibi bir eylem. Belki bazen kendimizi zorluyoruz, yoğunluktan unutuyoruz ancak geçmişin bilgisi orada bir yerde, biliyoruz. Aslına bakarsak hafıza yalnızca bir arşiv merkezi değil; dün üzerinden yarını şekillendirme mekanizması. Dilimizin ucuna gelen bir isim, bir türlü çıkaramadığımız o şarkı ya da tam tersi, aniden yakalandığımız bir parfüm kokusu, hiç aklınızdan çıkmayan küçük detaylar, unutmamanız gereken mühim olaylar… Hepsi o depoda güvenle saklanıyor, bazen kayboluyor ve evet, bazen de yok oluyor. Bunlar olup biterken bazen etkisiz eleman olduğunuzu, sanki olayların sizin dışında geliştiğinizi hissettiğiniz oluyor mu? “Bunu nasıl unuturum?” dediğiniz ya da öyle yaşandığına emin olduğunuz bir hatırayı olayı yaşayan biri tarafından bambaşka bir şekilde anlatıldığı anları hatırlayın. İşte, hafızanın büyüleyici ve bir o kadar da garip mekanizması hakkında düşünmeye başladınız, merhaba!

Bir kaza sonrasında gözlerinizi açtığınızı ve bildiğiniz her şeyi unuttuğunuzu düşünün. Ne bildiğinizi dahi bilmediğiniz yeni bir hayattasınız. Kim olduğunuz, aileniz, sevgiliniz, hayatınız ve o hayatı nasıl yaşadığınız hakkında en ufak bir fikriniz yok. Geçmişin bilgisine sahip olmadığınız için kaybolmuş hissediyorsunuz. Nereden geldiğinizi bilmediğiniz için nereye gideceğinizi de bilmiyorsunuz. O korkunç kaybolmuşluk hissini hayal etmeye çalışın. Biraz zor olacak ama deneyin bakalım. I-ıh olmadı değil mi? Çok normal çünkü geçmişin bilgisi hafızanızda, izin vermiyor; sizi koruyor. Bu cümle sonrasında bir klişeyi hak ediyor: Geçmiş, geleceği aydınlatıyor.

Şimdi işi biraz daha zorlaştıralım. Hafızanızı kaybettiniz, gelecek nasıl bilinmezse geçmiş de aynı şekilde belirsiz. Peki, hatırlayamadığınız geçmiş, izi silinmeyecek travmalarla doluysa? Yola devam etmek için, ne olursa olsun yüzleşmek ister misiniz?

Tell Me Who I Am bu soruya cevap vermek zorunda kalan iki kardeşin hikayesini anlatan bir film. Lewis kardeşler hikayelerini 2013 yılında yayınladıkları aynı isimli bir kitapta da anlattılar ancak olayları birebir onlardan dinlemenin etkisi bir başka…

Olay, takvimler 1982 yılını gösterirken on sekiz yaşında olan Alex Lewis’in talihsiz bir kaza geçirmesiyle başlıyor. Hastane odasında gözlerini açan Alex, karşısında ikiz kardeşi Marcus’u görüyor fakat yanı başında duran kadının –annesi- neden ağladığına bir türlü anlamıyor. İkizler hakkında daima aralarında özel bir bağ olduğu söylenir, bilirsiniz. Lewis kardeşlerin yaşadığı durum da bu özel bağı kanıtlar nitelikte. Hafızasını kaybeden Alex nasıl yaşayacağını bile bilmiyorken ona tanıdık gelen tek şey kardeşi Marcus.

Screen Shot 2019-11-04 at 12.32.11

Böylece Lewis kardeşler için yeni bir süreç başlıyor. Alex on sekiz yaşında ikinci kere doğuyor, kardeşi rehberliğinde her şeye sil baştan başlıyor, fakat sürecin etkisiz elemanı. Kardeşi ne derse ona inanıp, kabul etmek zorunda. Mesela izlediği TV şovlarından ‘normal’ bir aile imgesinin nasıl olduğunu öğreniyor, geçmişte çekilen ‘mutlu’ fotoğrafları eline alıp anılarını yeniden yaratıyor. Tabii bu sırada neden evin bazı odalarının kilitli olduğunu ya da neden annesi ve babası ile aynı evde yaşamak yerine bir kulübede kaldıklarına da anlam veremiyor, soruyor. Ancak Marcus’a öylesine bağlı ki verdiği cevaplar kimi zaman içine sinmese de sorgulamak aklına gelmiyor.

“Annemiz nasıl biri?” diye soruyor ancak aldığı içe sinmeyen yanıtlara inanmaya devam ediyor. Zira bilmediği bir geçmiş üzerine inatlaşma hakkına sahip değil.

Kardeşlerin anlattıklarına göre babaları her zaman mesafeli ve sert biri olmuş. Alex, “Hastaneden döndüğü gün bile ‘Merhaba, ben senin babanım,’ deyip elimi sıktı” diye anlatarak durumu örnekliyor. Annelerini ise iri yarı, dikkat çekici ve bazı garip huyları olan bir kadın olarak anlatıyorlar. Fakat Alex’in “Annemiz nasıl biri?” sorusuna aldığı yanıtla ”iyi” olduğuna karar veriyor.

tell me who i am

Böylesine normal bir hayatları var ancak Marcus’un annesine neden mesafeli olduğunu ya da ölüm döşeğindeki babasını neden affetmediğini bir türlü anlamıyor Alex. Karakterlerinin farklı olmasına bağlıyor, kendini biraz daha ”ılımlı” biri olarak görüyor. Zaten Marcus’un gösterdiği mutlu fotoğraflar ve tatil anıları onun geçmişi ”tamamlaması” için yeterli.

Ancak kardeşlerin geçmiş üzerindeki bu yapboz oyununda nihayet sona geliniyor. 30’lu yaşlarına kadar kendine söylenenlere yetinerek gelen Alex’in tozpembe dünyası bir fotoğrafla yıkılıyor. Ölen annesinin eşyaları arasında bulduğu bu fotoğraf, ona bu kez cevabını sorgulamak zorunda kalacağı bir soru sorduruyor. Kardeşiyle kafalarının kesik olduğu bu yarı çıplak fotoğrafı gördükten sonra her zaman yaptığı gibi kardeşine koşuyor ve çocukken istismar edilip edilmediklerini soruyor. Oyunun bittiğini anlayan Marcus hiçbir açıklama yapmadan yalnızca onaylamakla yetiniyor.

Kardeşine geçmişin karanlık yönlerini unutturarak ona iyilik düşünen Marcus’a karşılık, tüm bunları ikinci kere sindirmek zorunda kalan Alex…  İşte, tam da bu andan sonra hem kardeşlerin hayatı hem de film farklı bir noktaya eviriliyor. Marcus kardeşini korumak adına geçmişi ondan sakladığını ve bir nevi ”kıymetli bir hediye” verdiğini düşünüyor. Üstelik bu konu hiç yaşanmamış gibi davranmak ona da kendini iyi hissettiriyor, bir nevi korunma mekanizması halini alıyor. “Geçmiş sanki hiç yaşanmamış gibi davranarak Alex’e anlattığım hikayeye ben de inanmaya başladım.” diyerek itiraf ediyor. Gerçekler ortaya çıkıyor ancak Alex’in soruları bu kez cevapsız kalıyor. Kardeşi konuyu açmamak üzere kapatıyor, yalnızca kendisinde olan bu kaynağı ikizinden sakınıyor.

Ed Perkin yönetmenliğinde izlediğimiz filmin üçüncü bölümüne geliyoruz. Alex’in girizgahı ile başlayan birinci bölüm, kritik bir kırılma anından sonra Marcus’u dinlediğimiz ikinci bölüm ve nihayet yüzleşme bölümü. Bu arada başlarda hatırlama ve hafıza hakkında bir şeyler izleyeceğinizi düşünürken o kritik kırılma anındaki twist, tek kelimeyle sarsıcı. Öyle ki kendinizi Lewis kardeşlerin yerine koymayı dahi beceremiyorsunuz, aklınız almıyor.

tell me who i am

Yüzleşme bölümünde iki kardeş karşı karşıya geliyor. Alex’in soruları cevaplanıyor, Marcus’un üzerindeki yük bir parça da olsa siliniyor. Oyun bu kez daha adil. Fakat son bölümde tercih edilen anlatım şekli, maalesef meselenin özüne gölge düşürüyor. Dananın kuyruğunun kopacağı o son noktada bir şeyler çok fazla ”bağırıyor” ki bu durum olayın aslından uzaklaştırıyor. ”Evet, işte şimdi büyük yüzleşme” tadındaki küçük reji oyunları ayak bağı oluverirken, haydi artık’lar havada uçuşuyor. Ve nihayet beklenen düdük çalıyor.

Son bölümdeki bu sıkıntıya rağmen Tell Me Who I Am sağ gösterip, denk geldiği her yere ”vuran”, izlemesi zor bir film. Çocuk cinsel istismarı gibi hassas bir konuyu ele alması her şeyi daha da kırılganlaştırıyor. Ancak birbirlerine ”geçmiş” borcu olan kardeşlerin yüzleşmelerini ve aralarındaki bağı yeniden kurduklarını görmek bir parça da olsa iyi geliyor. Hayatlarına devam ediyorlar, her ikisinin de harika kariyerleri ve aileleri var. Geçmiş tüm karanlık yanlarına rağmen o küçük depoda, güvende. İki kardeşin eşit şartlarda oynadığı ve ”berabere” biten bu oyun hepimizin içini bir parça olsa da rahatlatıyor. Tıpkı son sahnede, o kasvetli evden uzaklaşıp kapıdan çıkınca gelen rahatlama hissi gibi.