Bağımsız, özgün ve her zamanki gibi: IndieCity’nin ardından

”Şehrin farklı noktalarında, bağımsız sesler” diye vermişiz German Legend Presents IndieCity etkinliğinin haberini. Asıl amacımız Bomonti’den Moda’ya, oradan da Galata’da bir kiliseye uzanan festivalin tek bir mekanla kendini sınırlamayıp etki alanını ne kadar genişlettiğinden bahsetmekti. Oysa hikayenin bir de farklı bir tarafı varmış: şehrin bu noktalarındaki mekanlarla kurulan özel bir ilişki de söz konusuymuş. Bizzat gidip görünce anladık.

Hikayeye en başından başlayalım.

Partapart, son yılların en özgün sesleriyle bizi tanıştıran yerli plak şirketlerinden biri. Hatta belki bir platform. Albüm yayınlamanın yanı sıra festival düzenliyorlar, radyo programı yapıyolar(dı) ve bizzat kendi projeleriyle de müzikal üretimlere imza atıyorlar. Men with a Plan, Partapart’ın kurucuları Can Çakmakçı ve İlker Çiftçi’nin ortak bir projesi mesela. Synth pop’un tekinsiz sesleri eşliğinde dinleyiciyi peşine takıp götüren Mind Shifter, karanlığa meyilli bünyelerde tatlı bir bağımlılık yaratabilecek olan Astrofella gibi yerli müzik sahnesinin yenilikçi isimleri de Partapart üzerinden müziklerini bize ulaştıranlar arasında.

2012 yılından bu yana düzenlenen IndieCity festivali de Partapart’ın yakından takip ettiğimiz icraatlerinden biri. Bu sene German Legend sponsorluğunda festivalin yedincisi için kolları sıvayan ekip, 8-9-10 Kasım tarihlerinde hem Türkiye’den hem de yurt dışından pek çok önemli ismi ağırladı.

1fb69de9-d55e-4fe3-8e6a-f5fc9eac228e

Yapıkredi bomontiada’da açılışı yapan German Legend Presents IndieCity IndieCity, elektronik müziğin dev isimleriyle konuya sağlam bir giriş yaptı diyebiliriz. Evet, gecenin başrolünde John Talabot vardı belki ama kendisi turntable’ının başında bizi selamlamadan önce Nova Persona’nın seti ve Lamusa II ile gece daha da hareketlendi. Lamusa II ile ilk kez karşılaşıyoruz, kanlı canlı. John Talabot’u bekleyen heyecanlı kalplerimize güzel bir sürpriz oldu.

b9b666b8-cad0-440d-9bf5-481a2e023090

John Talabot ise karanlıkların içinden çıkıp geldi. Gece boyunca da o cool tavrını hiç bozmadı. Zaten kendisine dair en sevilesi özelliklerden biri de bu: O öyle patlayan flaşlarla şov yapma, kopup coşturma derdinde değil; kallavi sesler eşliğinde hikayesini anlatmak, dinleyiciyi/izleyiciyi o andan soyutlamak var hedefinde. Aşırı fangirl’lük yapmış olabilirim ama dadanizm bunu gerektirir.

f2e424e4-9148-4968-b52e-3af790d6d25e

Bunlar da biz!

Yine de German Legend Presents IndieCity IndieCity’nin beni en çok heyecanlandıran isimleri (evet, bir noktada, John Talabot’tan da çok)festivalin ikinci günkü programındaydı. Az önce yukarıdaki satırlarda adını zikrettiğim Mind Shifter ve Die Wilde Jagd.

İkinci gün festival, Moda’nın en güzel manzarasını alan Otto Moda’ya taşınmıştı. Açıkçası burada insanın en olmayacak şarkılar eşliğinde romantizme kapılası, rakı tokuşturası, nara atası geliyor ama bizim kısmetimize o gün, Almanya’dan gelmiş sert seslerle çarpışmak varmış. Ve o uçsuz bucaksız kapkaranlık deniz manzarası eşliğinde Die Wilde Jagd’ın krautrock ile elektroniğin farklı kollarını birleştiren müziğini dinlemek gerçekten bambaşka bir deneyimdi. Her hafta olsun her hafta giderim…

İkinci günün programı, canlı enstrümanların hakimiyetindeydi demek mümkün. Gitarlar ve davulla sahneye kurulan Die Wilde Jagd’ın öncesinde Mind Shifter vardı mesela. Yine gümbür gümbürdü. Kalp atışlarımızı hızlandırdı. Ayrıca amma coştunuz diyenler için bkz. ”German Legend” ve ”bira”.

1d60495a-2d76-430d-9aa1-779133844fe5

Gecelere uzayan ilk iki günkü programın aksine pazar günkü konserler biraz daha erken başlıyordu. Tam da pazar akşam üstü için ideal bir programla kapanışı yapıyordu German Legend Presents IndieCity. Galata’ya çıkan yokuşlardan birinde en gotik haliyle arz-ı endam eden Kırım Kilisesi’nde, bu sefer daha dingin sesler eşliğinde. Fakat yine de beklenmedik bir yerden vurmayı başardı.

a56477ed-ce91-40bf-97cc-e5646b9f20a5

Evet, kilise konserleri mekanın akustiği ve mistik atmosferinden dolayı her zaman etkileyici geçer. Dinlediğiniz müzik ne olursa olsun; ayrıca görsel malzemeye ihtiyaç duymadan. German Legend Presents IndieCity IndieCity’nin bu üçüncü günü ise bu mekanın tüm görsel ve işitsel özellikleri merkeze alınarak planlanmış gibiydi. 16.00’da açılışı yapan programda sırasıyla FFRW, Sumatran Black, Forlorn Hope ve Serafim Tsotsonis ile Ocean Hope ikilisi müziği devraldı. Havanın kararmasıyla birlikte de bize asıl akıl oyunları oynayan görsel şov başladı. Forlorn Hope’un transa doğru açılan müziğine eşlik eden duvara yansıtılmış hareketli görseller müziğin etkisini katlayarak artırıyor gibiydi. Ki aynı etki Serafim Tsotsonis ile Ocean Hope sahneye çıktığında da (Sahne değil de altara çıktığında mı demeli?) gelip buldu bizi ama bu sefer daha farklı hisler eşliğinde…

Evet, Serafim Tsotsonis ile Ocean Hope’un bu projesinin zihni ele geçiren ulvi hislerle yüklü olduğunu biliyorduk da bu yeni bileşenlerle birlikte (kilise + görsel oyunlar + müthiş akustik) bambaşka geliyordu kulağa sanki… Konser sırasında kaç video, kaç story çektim bilmiyorum. Sosyal medyada hava atmak için değil elbette, kaçıran eş dosta o görsellerle müziğin ne kadar harika olduğunu göstermek için… Ama hiçbir video hakkını veremedi, o an orada olmalıydınız. (Kaçıranlar, kendini yemeye başladı mı?)

e092d690-7746-41e3-b704-11511184a3eb

Story demişken, Serafim Tsotsonis kendisini paylaştığımız story’mize bir kalp gönderdi. Biz de ”Harika konserdi, çok teşekkürler” dedik. Böyle koca yürekli cool insanlara karşı bir zaafımız olduğu kesin…

Şehirde müziğe sırtını dönmeyen ve bağımsız üretimi her daim destekleyen Partapart’a da buradan bir selam olsun. IndieCity’nin sekizincisi için geri sayıma başladık bile!