Arada Kaynamasın #2: Angel-A – Luc Besson

Bir ara yönetmenliği bıraktığını açıklayıp kendini seri üretim yapımcılık hamlelerine veren Luc Besson’un, bu kararı almasındaki neden 1999’da çektiği Jeanne D’Arc’tı. Yüksek profilli yönetmenlerin her daim ilgi çekici olan ‘daha hafif bir yeniden başlangıç yapma kararı’ Besson özelinde Angel-A ile işledi. Verilen altı senelik aranın sonunda, önceki filmlerine göre sessiz bir şekilde arz-ı endam eden Angel-A, -genel kanının aksine- yönetmenin kendi şehrine yaptığı güzellemeden birkaç tık daha fazlası!

Siyah-beyaz ama aydınlık Paris’in kalabalıktan uzak yerlerini mesken edinen film, yönetmenin Berlin Üzerindeki Gökyüzü (Der Himmel über Berlin, 1987), Şahane Hayat (It’s A Wonderful Life, 1946) ve Köprüdeki Kız (La fille sur le pont, 1999) gibi filmlerin içine yaptığı serbest bir dalış gibi. Tabii ki bahsettiğimiz kişi Luc Besson ve öykündüğünü işleri bir parfüm ya da iç çamaşırı markasının reklam filmi kıvamına çektiği anlar da yok değil. Sinefil zevklerin ucuza kaçan fantezilerle harmanlanışı Angel-A…

Uçana kaçana borcu olan André’nin, kötü insanlar tarafından kötü muamelelere maruz kalmadan önce sayılı saatleri var. Elde avuçta bir şey olmadığından seçeneklerini gözden geçiriyor. Yeşil kart sahibi olduğu için Amerikan Konsolosluğu’na, Arap olduğu için karakola yaptığı sığınma ve hapse tıkılma önerilerinden sonuç alamayınca intihar kararı alıyor. Köprüden atlayacağı sırada paralelinde beliren uzun bacaklı sarışın ondan önce davranıyor. Kısa bir hayat kurtarma merasiminden sonra bu kadının yapabileceklerinin sınırsızlığına tanık olmaya başlıyoruz. Henüz André bilmese de Angela cennetten gönderilmiş bir melek ve borç harç meselelerinden daha kallavi bir görevi var: André’nin içindeki iyiliği ortaya çıkarmak.

90 dakikalık süresini bu ikilinin Paris’i arşınlaması üzerine kuran bu ‘konuşan kafalar’ filminde, ilk etap mizahın, ikinci etap ise duygusallığın ön planda olduğu bir şekilde kurgulanıyor. Siyah-beyazın yarattığı sürreal atmosfer, hem şehir olarak Paris hem de ana karakterlerin arasında gelişmesi kuvvetle muhtemel romantizm için biçilmiş kaftan. Modern bir masal gibi işleyen olay örgüsü, görsel dünyasıyla değer kazanıyor.

MV5BMTU1MzA5Mjc0MF5BMl5BanBnXkFtZTgwOTc4NDI3MTI@._V1_

André’nin trençkotundan Angela’nın tek parça siyah kısa elbiseli femme fatale görünümüne kadar, siyah-beyaz tercihini güçlendirecek ayrıntıların bazıları burada. 40’lardan günümüze ışınlanmış bir suç filminin içerisine girmeye hazırız ama kameranın arkasında olduğunu sürekli hatırlatan ‘baskın karakterli’ bir yönetmenimiz/senaryo yazarımız var. Sessiz film formatında aşık olunabilecek Angel-A’nın kendi gevezeliğinde boğulduğu anlar, ilgi çekici diyaloglarının oldukça üzerinde seyrediyor.

Fransa sinemasının fazlasıyla sıkıştırılmış bir özetini çıkarmaya çalışan Luc Besson, derin varoluşsal konulara girdiğinde filme olan hakimiyetini kaybediyor. Angela’nın melek olduğunu açıkladığı restoran sahnesi ve hemen akabinde gerçekleşen ayna karşısındaki uzun plan, filmin zirve anı olarak nitelendirilebilir ancak süreklilik arz etmiyor. Film bu haliyle hiçbir anında uçuşa geçemiyor ama muhteviyatındaki zıt kutup kimyası tıkır tıkır işliyor. Rie Rasmussen ve Jamel Debbouze’ün boy farkı ile cisimleştirilen farklar, karanlık-aydınlık, şeytan-melek ve bunların iç içe geçmesinin yarattığı kafa karışıklığına katkı sağlıyor.

Angela’nın psikolog, yaşam koçu, bodyguard görevlerini eksiksiz yerine getirirken, aynı zamanda melek prototipiyle oynayıp püfür püfür sigara içmesi, çocuk gibi yemek yemesi, amaca giden yolda para karşılığı seksi ‘normal karşılıyor gibi’ gözükmesi, basitliğine rağmen ilgi çekici. André’nin de tüm kaybeden adam klişelerini üzerinde topladığını söylemek mümkün. Yazının başında bahsettiğimiz ‘hafif bir yeniden başlangıç’ benzetmesini tam olarak karşılayan keyifli kolaycılıklar, filmin hem en büyük gücü hem de en büyük güçsüzlüğü.

19662_1478623646.4479

İkilinin arasındaki adı konulamayan ilişkinin aşka evrilmesinde ise inandırıcılık problemi var. André’nin bu denli kısa bir süre içerisinde Angela’yı etkisi altına alabileceğine inanmak pek kolay değil. Daha zor olanı ise Angela’nın André uğruna ‘şu yalan dünyada’ kalmak isteyebileceğine kanmak. Bu durum, filmin masal ruhunun klasik bir Hollywood finaliyle sönmesi anlamına geliyor. Zıt kutup kimyasının aşka dönüşmesi konusunda yazılı bir kural olduğunu hatırlamıyoruz. Keşke bu konudaki ezberler bir kenara bırakılabilseymiş.

İlk sinema deneyimini Brian De Palma’nın Öldüren Kadın (Femme Fatale, 2002)’ında ‘Rebecca Romjin ile yakınlaşan kadın’ rolüyle yaşadıktan sonra Luc Besson’un uzun bacaklı manken fetişizmine denk gelen Rie Rasmussen, 2009 yılında çektiği Human Zoo ile yönetmenliği de denemişti. Debbouze ile yarattıkları ikilinin ‘daha akılda kalıcı’ bir sinema ortaklığına dönüşememesinin nedeni “Luc Besson’un her zamanki halinde mi yoksa paslanmışlığında mı saklı”, orası size kalmış. Tek bildiğim Angel-A’nın arada kaynamayacak kadar iyi vakit geçirten bir film olduğu…

angel-a