Bu bir Mr. Robot vedası

Elliot’la ve Mr Robot ile vedalaşmanın karmaşık hisleri içerisindeyiz.

Yazı boyunca birtakım spoiler’lar var, şimdiden haber vermek boynumun borcu.

Öncelikle bu veda, benim için farklı bir anlam taşıyor çünkü ben bir zamanlar Mr. Robot’u bırakanlardanım. Evet, birden, anlık bir kararla, çat diye bıraktım. Yüzüne bakmaz, merak etmez oldum. İzlemeyi erteledim, erteledim ve dizinin boşlukta kaybolmasına izin verdim. 2. sezonu yarım yamalak izleyip terk etmiştim diziyi ve bu yıl, tam olarak nedenini bilmeden, 3. sezonun başından alıp geri döndüm. Dolayısıyla bu yazı, zamanında bir robotu ortada bırakan bir izleyicinin vedası. Affet beni robot. Elbet bir gün buluşacağımızı, bunun böyle yarım kalmayacağını içten içe biliyordum. 

Ama şunu da biliyorum ki dilimizden düşmeyen “güzel dizi” kavramı, tamamen zamanla göreceli. Dün sevmediğimiz dizileri, farkında olmadan yarınlara bırakıyoruz. Belki de iyi ki bırakıyoruz. Sonuçta bütün diziler eşittir ama bazıları daha eşittir. Sadece izlemek için doğru zamanı beklemek lazım. Nihayetinde bugün burdayız ve beni çok çarpan bir son sezonun ardından aklımda kalanlarla, devamsız bir öğrenci olarak vefa borcunu öder gibi bu yazıyı yazıyorum.

O açıklama

Şimdi, konuyu dağıtır gibi olacağım ama toparladığımda her parça yerine oturacak, bekleyin. Biraz geriye dönelim ve hatırlayalım: Scorsese geçenlerde ne demişti? Evet, o malum Marvel açıklaması. Kendi ifadesiyle, özetle Marvel filmlerinin “hayatı boyunca bildiği ve sevdiği haliyle sinemadan çok eğlence parklarına yakın göründüklerini” söylemişti. Ama konumuz asla Marvel filmleri değil. Sadece Scorsese’den hareketle Mr. Robot’a varmaya çalışıyorum. Birazdan. Bu sözlerin ardından Marty’ye öyle yüklenildi ki, o da -belki de hiç istememesine rağmen- manifesto gibi bir açıklama yayınladı ve bizler sadece susup okuduk, hatta ara ara açıp kitap niyetine okumak için arşivledik. Bu yazıda da kaçınılmaz olarak ondan bolca alıntı yapacağım.

Ona göre kastettiği yapımlarda, yani gişeyi ve sinema salonlarını domine eden filmlerin çoğunda olmayan şey keşif, gizem ve bence en can alıcı tabir olan hakiki duygusal tehlike. Bu ne güzel bir sıfat tamlamasıdır, bu ne güzel bir çeviridir… (Merak edenlere, orijinali genuine emotional danger) Aslında Scorsese bu sözleri, kendi jenerasyonunun -bakın aşağıya bir fotoğraf koyduk ve söylemesek olmaz: bu ne güzel bir masadır- ve tabii sinemanın efsanelerinin ürettiklerini düşünerek söylüyor; Ron Howard’ın, Steven Spielberg’in, Robert Zemeckis’in başı çektiği tüm Scorsese jenerasyonunun en dikkat çekici yanı sınırları zorlamak, fikirler keşfetmek ve sonuç olarak her yeni filmde, kendi yeni oyun alanlarını yaratıp bir kıstas belirlemekti. Ve onların ortak özelliklerinden belki en önemlisi, aldıkları risklerdi.

Kadroya bakın… Gören bir daha fotoğraf çektirmeye utanır.

Genellemeler

Şimdi sadece sinemayı düşünmeyin, bugün üretilen ve tükettiğimiz tüm içerikleri (YouTuber videolarından televizyon reklamlarına; gerçekten bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz tüm görsel dünyaları) gözünüzün önüne getirin. En fazla ve en hızla talep görenler, ne yazık ki risk faktörünü minimuma indirenler. Çünkü bu içerikleri üretenler şu gerçeğin farkındalar: Eğer insanlara sadece tek tipte bir şey verilirse, büyük ihtimalle o tek tip şeyin daha fazlasını isteyeceklerdir.

Ama bu genellemeye boyun eğecek değiliz. Çünkü biz, göbek adı hakiki duygusal tehlike olan birini tanıyoruz: Sam Esmail. Mr. Robot sahneden çekilirken, onu bize armağan eden, çağımızın en vizyoner delilerinden birini bizce bol bol alkışlayabiliriz. Son bir can alıcı Scorsese alıntısıyla dümeni tamamen Mr. Robot’a kırıyorum. Marty, sinema için esas olanın bir sanatçının kendine özgü bakışının birleştiriciliği olduğunu söylemiş ve eklemişti, “Çünkü, elbette, özgün bir sanatçı, en riskli etmen.” İşte şu an konuştuğumuz hikayenin riskli etmeni de Sam Esmail.

Esmail sen bizim her şeyimizsin

Eğer robot izleyicisiyseniz muhtemelen onu tanıyorsunuz ama kısaca hatırlatmak gerekirse Sam Esmail dizinin yaratıcısı ve dizi dünyalarında pek ender görülen bir şekilde, 2. sezonun başından beri yayınlanan her bölümünün de yönetmeni. Şöyle diyelim, dizinin toplamda yayınlanan 45 bölümünden yönetmen koltuğunda oturmadığı sadece sekiz bölüm var. Buradan bakınca da Mr. Robot’a, Esmail’in vizyonun eseri olan uuupuzun bir sinema filmi denebilir. Tabii sadece Sam Esmail’i övecek değiliz, böcek gözlü Rami Malek’i es geçme niyetimiz hiç yok. Ama hepimiz biliyoruz ki bir oyuncunun (Levent Kırca makyajıyla da olsa) hem Freddie Mercury’yi hem de bir James Bond filminde esas kötüyü oynayabilmesi için sağlam bir referansa ihtiyacı vardır. Malek’e de o referansı sunan, dizi ve dizinin hakiki duygusal tehlikesi.

“It’s an exciting time in the world”

Şöyle yakın geçmişe bakalım: Esmail son iki sezonda bize öyle sürreal üç bölüm izletti ki, bir benzerlerine daha önce rastlamamıştık. Bir bölümde, 45 dakika boyunca gökdelenlere girdik çıktık, asansörlere bindik indik, patlamalar çatlamalar isyanlar yaşadık ve tüm bunları tek kamerayla yaptık -aslında o bölümde tek bir çekim yok, birkaç uzun sekansın birleşmesiyle oluşmuş ama cidden, fark eder mi?- Sonrasında sadece iki satır diyaloğun olduğu bir bölüm izledik ve o diyaloglar da rastgele seçilmiş değildi, bizi sonraki (ve belki dizinin en iyi, dizi tarihinin de en’lerinden olan) bölüme bağladı: Televizyon ekranında bir tiyatro oyunu sahneye kondu. Sonuç olarak diyoruz ki, aldığın her risk, buna değdi Sam Esmail.

Tabii tüm bunları yaşayınca, finale dair beklentiler de tavan yaptı çünkü son yıllarda, finale giderken kalitesini katlayan dizi sayısı bir elin parmağını geçmez. Ben buraya kadarki kısmı yazarken, henüz dizinin finalini yayınlanmamıştı. Şu an tarih, 22 Aralık Pazar, saat 22.00 suları. Tam anlamıyla bir veda için artık beklemeye geçebiliriz.

VE FİNALİ İZLEDİM.

Bu kadar iyi yazılmış, oynanmış, çekilmiş, komple icra edilmiş pek az dizi finali vardır ve Mr. Robot’un finalini tek bir izleyişle tam olarak kavrayabileceğimizi düşünmüyorum. İkinci kez izliyorum ve neredeyse her repliği buraya yazmak istiyorum. Son bölümün son yarım saati, yıllarca açılıp tekrar tekrar izlenesi ve sırf o kadarı bile çok şey anlatıyor. ‘Neye inanıyorsak, onu yaşıyoruz’u gösteren, “Kendi gerçekliğini bile çarpıtabilen insan, neleri çarpıtmaz?” sorusunu sordurup iyice geren, Rami Malek’in gözünü yaşarta kızarta onunla birlikte bizi de dermansız bırakan bir son. Krista’nın kameraya attığı bakışla başlayan coşku yağmuru son dakikaya kadar sürüyor ve sinema salonunda M83 çalmaya başlayana kadar sürüyor. Hadi açın arkada çalsın:

Bir ben vardır bende benden içeri…

Dizi boyunca sorulan en büyük soruları (bknz. Paralel gerçekliğe nasıl gittiler? Burası sahiden neresi? İki Elliot nasıl bakışıyor? vb.) en son bölümünde sorduracak ve vakit kaybetmeden tokatlar gibi cevaplayacak kadar cesur bir diziydi Mr. Robot. İhtimalleri sevenler, bu finali de severler. Konuşmadıklarınız da gerçek değil mi? İhtimallerin heyecanına -kızma Büyük Ev Ablukada ama bu kez- seviniyoruz.

Elliot’ın tüm gerçeğini, hatta gerçekliklerini öğrendik. Christian Slater’ın suratından asla maske yapmamak gerektiğini fark ettik. Aynı dünyada hem Fight Club’ı hem Matrix’i izledik. Kontrolün kimde olduğunu, belki de ilk defa açıkça seyrettik çünkü bize en başında söyledikleri gibi: Kontrol, bir illüzyondur. Oysa kontrol, üst akıl Elliot için hiçbir zaman bir illüzyon olmadı. Onun tek istediği, gerçek Elliot’ı korumak için tüm kontrolü eline almaktı. Ama öfkesi, yarattığı ve sakladığı herkesten daha güçlü, daha gerçekti. Öyle gerçekti ki tek derdinin gerçek Elliot’ı korumak olduğunu unuttu, öfkesi sayesinde, kendine yarattığı hayatı elinde o kadar sıkı tuttu ki, hafifçe bırakamadı.

Olsun.

Yani bilmiyorum size en çok neresi dokundu, nasıl çarpıldınız ama Darlene ve Elliot’ın kardeşlik ilişkisi kesinlikle beni dağıttı. Darmadağıttı. Hayatındaki bir nevi her travmasını bir karaktere dönüştüren Elliot, Darlene için asla bir tane yaratmadı. Yani üst akıl Elliot, her şeye rağmen Darlene’i fanusa kapatmadı, gerçekliğinde yanına aldı çünkü aslında sadece bir tek ona ihtiyacı vardı. Ah Darlene, sen öyle içli içli “Yanında olduğum sürece, ellerimi tutabildiğin sürece bunun gerçek olduğunu anlayabilirsin” dedin, “Hep benden ötürü, benden ötürü” diye ağladın ya… Ciğerimizi oracıkta parçaladın.

Hangisi gerçek? Hiçbiri ya da tamamı. Westworld’ün ikinci bölümünde geçen bir replik, durumu özetliyor: “Are you real? Well, if you can’t tell, does it matter?” Elliot, yol boyunca inandığını yaşadı ve sonunda onu terk ederek, gerçekliğini özgür bıraktı. Dünya kahraman bir robotla vedalaştı. Şimdi karşısında, saygılarımızı sunduğumuz, “Come on, this only works if you let go, too.” diyerek alabildiğine fiyakalı şekilde kepenk indiren bir Sam Esmail, bir Rami Malek, bir Mr. Robot ve bir buruk veda…

Goodbye, friend. Hello, Elliot.

Hep beraber söyleyelim: Dōmo arigatō, Mr. Roboto!

Mr. Robot Mr. Robot Mr. Robot Mr. Robot Mr. Robot Mr. Robot Mr. Robot