10 maddede dadandık: 2019’da interneti yıkıp geçen olaylar

Basit bir yumurta nelere kadir; ne olduğuna bakmadan nice rekorlar kırdı… Peki ya o muza ne demeli? Binlerce dolara mal oldu ama yine de güpegündüz herkesin önünde yenmekten paçayı kurtaramadı. Bir de bu yılı Keanu Reeves yılı ilan edecektik, koca yürekliliğiyle hepimizin gönlünü çalmıştı ki Bebek Yoda tüm sevimliliğiyle onu tahtından ediverdi…

İnternet aleminde büyük gürültü kopararak popüler kültür gündeminin zirvesine oturan konulardan bir seçkiyle 2019’u kapamaya hazırlanıyoruz. Çünkü dadanmak bunu gerektirir.

1

Instagram’da dünya rekoru kırmak her bir üyesi milyonlarca takipçiye sahip olan Kardashian ailesi için pek de sıra dışı bir durum sayılmasa gerek. Ailenin en genç üyesi, 21 yaşındaki Kylie Jenner, 2018 Şubat’ında yeni doğan kızı Stormi Webster’ın elinin bir fotoğrafını paylaştığınca hayranları da büyük bir heyecana kapılmıştı. Sıradan, sevimli bir bebek fotoğrafından çok daha fazlasıydı bu tabii: Hamileliği boyunca kameralardan kaçan (ki bu aslında Kardashian’lar cephesinde seyrek yaşanan bir durum) Kylie Jenner’dan görsel değeri olan ilk haberdi bu ve peşi sıra yarattığı çılgınlıkla bir dünya rekoru getirdi. Kylie Jenner’ın fotoğrafı 18 milyon küsur beğeni topladı ve Instagram’ın en çok beğenilen fotoğrafı olarak tarihe geçti. Ta ki o yumurtaya kadar.

4 Ocak Cuma günü bir yumurta çıktı ortaya. “World_Record_Egg” adlı bir hesabın paylaştığı bu yumurtanın niyeti de mesajında yazdığı gibiydi: “Haydi birlikte dünya rekorunu kıralım ve bunu Instagram’ın en çok beğenilen fotoğrafı yapalım.” Yumurta amacına ulaştı da: ilk gün 42 milyondan fazla beğeni elde ederek Kylie Jenner’ın rekorunu ikiye katladı. 

Görünüşte hiçbir şey ifade etmeyen bu yumurta fotoğrafı (beyaz fonda çekilmiş tupturuncu bir yumurta!) aslında trollerken düşündürüyor da: Evet, pek çokları absürtlüğünden dolayı, sırf eğlence olsun diye fotoğrafı beğenmiş olsa da ardında, sosyal medya çağının sayılarla şişirilen sahteliklerine karşı bir bıkkınlık olduğu da gerçek. Özellikle Kardashian’ların ana akım medyayı ele geçirmiş olmasına daha fazla tahammül edemeyenlerin tek yürek olduğu anlara şahit oldu yumurtanın yükselişi. Hem insanlardan beğeni toplamak için türlü hesaplara ve stratejilere de başvurmuyor, dürüstçe ne için orada olduğu ifade etmekten kaçınmıyor: “Bunu Instagram’ın en çok beğenilen fotoğrafı yapalım.”

Kısa ve öz.

2

Bir kırmızı halı röportajında kendisine ”İnternetin sevgilisi oldunuz, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz” diye sorulduğunda hafif bir tebessümle, ”İnternetin neyi olmuşum?!” cevabını veriyor Keanu Reeves. Yeme bizi, duymamış olamazsın demek istiyor insan tabii, bütün bir yıl sadece ondan bahsettik. Hatta bir geyik muhabbeti dönmeye başlamaştı: ”Aman bugün de Keanu Reeves’i övmeyi unutmayalım” diye.

Bu yıl John Wick 3 filmiyle beyazperdeye geri dönüş yapan Keanu Reeves, kendisiyle fotoğraf çektiren kadın hayranları rahatsız olmasın diye kolunu özenli bir şekilde geride tutarak verdiği pozları, afili bakışlar attığı Saint Laurent kampanya çekimi, kucağında yavru köpeklerle yaptığı aşırı cool video röportajı ve Matrix ile Bill and Ted gibi kült filmlerinin yeniden çekileceği haberleri ile kırıp geçti interneti. Ama bunlar dışında bir olay var ki, esas o zaman vurdu hepimizi tam kalbimizden.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Stephen Colbert’in talk show’una katılan Keanu Reeves, tüm içtenliği ve komikliğiyle John Wick çekimlerini ve yirmi küsur yıl sonra devamı çekilecek olan Bill and Ted filmini anlatmıştı yayın sırasında. Oldukça formundaydı, espri üstüne espri patlatarak tüm stüdyoyu kahkahaya boğmuştu. Sonra bir anda, John Wick’teki tüm o aksiyonlu sahneleri dublörsüz, kendisinin canlandırdığını öğrenince, aslında ne kadar riskli hareketler yaptığının lafı açılır Stephen Colbert o can yakıcı soruyu sorar:

”Sence biz ölünce ne oluyor Keanu Reeves?”

Gülme efekti. (NEDEN?)

‘Tek bildiğim, sevenlerimizin bizi özleyeceği…”

Ve bir anda, geçmişinden getirdiği tüm hikayelerin de etkisiyle, yürekleri fena halde dağlar Keanu Reeves. Zaten kıyıda köşede yalnızken çekilmiş hüzünlü fotoğraflarıyla hayranlarının büyük bir sempati duyduğu biri isimdi; bu sözleriyle iyice dipsiz kuyulara attı bizi.

3

Bebek olduğuna bakmayın, kendisi aslında 50 yaşında.

Evet, (yine) Bebek Yoda’dan bahsediyoruz. Bu yıl internet aleminin başına gelmiş en güzel şey olmuş olabilir. The Mandalorian’ı izlemeyenlerin bile kalbini çaldı kendisi zira. Kendisine nice meme’ler, videolar adandı, adanmaya devam ediyor.

Disney+’ın büyük hamlesi olan The Mandalorian dizisinin bir karakteri Bebek Yoda. Mandalorian adlı baş karakterimiz, kötülerin elinden kurtardığı Bebek Yoda’yla (dizide The Child” diye bahsediyorlar kendisinden, aslında adı Yoda değil; türü belli olmadığı için ve besbelli ki Yoda’nın türünden geldiği için internet alemi tarafından kendisinden ”Baby Yoda” olarak bahsediliyor) birlikte istikameti belirsiz bir yolculuğa çıkıyor, bu küçümene sahip çıkıp kol kanat geriyor. Kötü adamlar hâlâ Beybi Yoda’nın peşinde olduğu için türlü tehlikeler atlatıyorlar ama arada da komik olaylar da yaşıyorlar.

baby-yoda-bebek

Küçük bir kedi yavrusundan da daha sevimli ve masumane bir ifadeye sahip Bebek Yoda. Tek bir bakışla nice canlar yakmaya muktedir. Kendisine duyulan ilginin en büyük sebebi bu tabii. Bir de tabii bu savunmasız küçümenin aslında büyüyünce ne kadar bilge bir karaktere dönüşeceğini biliyor olmak da bu sevgiyi pekiştiriyor diyebiliriz. Zaten çok sevilen bir karakterin (Yoda), aşırı şirin bir kardeşi gibi. Her koşulda bağrımıza basmaya hazırız. Koca yürekli Mandalorian gibi.

Dokuzuncu filmiyle artık duvara toslamaya yakın olan Star Wars alemine taze bir nefes getirdi Bebek Yoda karakteri. The Mandalorian’ın arkasındaki isim Jon Favreau’yu bu dahiyane fikrinden dolayı tebrik etmek gerek, zira dizideki bu karakter filmin kendisinden daha çok gündem yarattı. İnternette dolaşan serinin gelecek filmlerini de Jon Favreau çeksin muhabbetlerinin ne kadar haklı olabileceğini gösteriyor bu da bir noktada.

4

Şu muzdan haberdar olmayan kaldı mı? 

Maurizio-Cattelan-muz-eser-art-basel-miami

İtalyan asıllı sanatçı Maurizio Cattelan’a ait olan ”Komedyen” isimli bu esere 120 bin dolar değer biçildi ve de bu fiyata satıldı. Fakat burada olay yaratan binlerce dolarlık meblağ değil; sonuçta bu kulaklar ne fiyatlar duydu. Buradaki olay bu fiyatın atfedildiği eserin duvara, koli bandıyla yapıştırılmış olan bir muz olmasıydı…

Art Basel Miami’de sergilenen bu eser aslında sanat endüstrisine yönelik büyük bir eleştiri taşıyor. Bir koli bandıyla duvara asılan sıradan bir muza bile, eğer büyük bir sanatçının imzasını taşıyorsa binlerce dolar para ödemeye hazır olan bir endüstriye yönelik, mesajının tam da yerini bulduğu bir eleştiri… Ticari odaklı bir şekilde yola çıkan Art Basel’de sergileniyor olması ise manidar…… Tam da işleriyle büyük sözler söyleyen Cattelan’a yakışacak şekilde!

Bu muza başta belediyeler olmak üzere Türkiye halkı da kayıtsız kalamadı; her belediye kendi yerel yiyeceklerini koli bandıyla yapıştırıp afişler yaptı. Yaşasın sosyal medyanın gücü!


5

Söz artık Z kuşağının. Hatta onlardan sonra gelecek Alfa da kapıda. Siz boomer’lar hâlâ neye kafa sallıyorsunuz?!

Farkındalık gücü yüksek, lafını sakınmayan ve bu dünyanın geleceğini sahiplenerek sağlam bir mücadele sergileyen Z kuşağının, elinde telefon boş boş takıldığını düşünen büyükleri feci yanılıyorlar. Küçük kardeşlerimiz hiç olmayacak kadar aktifler bir kere. Dünya meseleleri konusunda bilinçliler. Kıyafetlerinin etiketlerine bakıp üretim koşullarını inceliyorlar mesela. Markalar sürdürülebilirlik diye bir kavramı ağızlarına dolamışsa biraz da onların sayesinde. İktidardakilerin nefret söylemlerine; farklılıklara yönelik yaptıkları ırkçı ve ayrıştırıcı vurgulara inat, anne-babalarına göre çok daha çoğulcu bir bakış açısı benimsiyorlar. Her yerden üzerlerine içerik yağan şu dijital çağda aynı anda pek çok farklı işi birden sürdürebilme kapasitesine de sahipler ayrıca; şu koşuşturmalı dünyada kaybedecek vakit yokken, koltuğunun altına birkaç iş birden sığdırmalı insan.

Ve hal böyleyken, koca koca şirketler bile bu kuşağın formüllerini anlamaya çalışırken. Bir gün bir boomer, Z kuşağını temsil eden bir gence talihsizce laf atmaya çalıştı.

Mesele bu kadar basit değil tabii: Yeni Zelanda’da Yeşiller Partisi üyesi 25 yaşındaki (1994 doğumlu) Chlöe Swarbrick, mecliste iklim krizi yasasını destekleyen bir konuşma yaparken eski bir parlamento üyesi tarafından homurtular eşliğinde engelleniyor. Bunun üzerine de lafı çakıyor: OK Boomer.

OK Boomer sözünden şunları anlamak mümkün: ”Tamam moruk, anladık; senin vaadin doldu, biraz da sözü bize bırak” ya da ”Tamam amca, bir sakin ol, o iş bizde artık”

Çok yerinde bir söz tabii. Genç nesilleri eleştirmekten pek zevk alan ”boomer” diye tanımlayacağımız bir kuşağa (baby boomers kuşağının, 1946-1964 yılında doğmuş çocukları) bir uyarı niteliğinde: ”Sahiden vaadiniz doldu, sözü gençlere bırakın. Hem şu dünyayı bu hale getirenler de siz değil misiniz? Neyi eleştiriyorsunuz?”


Z kuşağı demişken, bu yıla damgasını vurmuş olan Greta Thunberg‘den bahsetmemek de olmaz.

16 yaşındaki bu genç aktivist, büyüklerinin göz ardı etmekte sakınca görmediği bir konu hakkında sağlam bir mücadele sergiliyor: Koca koca devlet başkanlarının ”yok öyle bir şey” demekten çekinmediği küresel iklim krizi konusunda artık simge haline gelmiş bir isim Greta Thunberg.

Başa saralım.

Greta’nın röportajlarında söylediğine göre zihnindeki ilk kıvılcım 12 yaşındayken çakmış. İklim değişikliğini tüm ciddiyetiyle kavramış olsa da bu krizin medyada bu kadar az yer alması şaşırtmış onu; ‘‘televizyonlarda görmüyorsak gerçek değildir o zaman diye düşündüm önce’’ diyor. Sonra korkutucu gerçekliğine rağmen politikacıların iklim değişikliği konusunda ne kadar kayıtsız davrandığını fark ediyor ve geçtiğimiz yıl, bu konuda bir şeyler yapmak adına görevi devralıyor.

Okula gitmeyerek İsveç parlamentosu önünde başlattığı eylemle binlerce genci peşine taktı. Kısa zamanda eylemleriyle tüm dünyada ses getiren Greta, Mart 2019’da Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, Mayıs 2019’da da Time dergisinin kapağına çıktı. 

Çoğu kişi Greta’nın ismini bu yıl ilk kez duydu. Eylül ayında, Birlemiş Milletler’de yaptığı o ateşli konuşmadan sonra ise ismini bilmeyen artık kalmadı.

Dünyayı Greta gibiler kurtaracak!

7

Burada anlatmıştık: Şili’de 6 Ekim’den beri halk; ulaşım, eğitim, sağlık hakları için sokaklarda. Bu protestoların simgesi haline gelen pandomim sanatçısı Daniela Carrasco, 19 Ekim’de polislerce gözaltına alınmıştı ve erkek şiddetinin tüm korkunçluğuyla cansız bedeni 20 Ekim günü, Santiago’nun güneyindeki belediye binasının demirlerine asılı halde bulunmuştu.

Sabrı taşıran bu olay üzerine, Şili Ulusal Oyuncular Sendikası (SIDARTE) ve #NiUnaMenos-Chile isimli kadın örgütü, Daniela Carrasco için adalet mücadelesinde birçok kampanya düzenlendi.

Hatta ”Şilili bir kadın” imzasıyla yayınlanan mektuptaki şu sözler hepimizin kalbinin bir bir tarafını fena acıtmış, aynı zamanda “tek bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diyen inancımızı artırmıştı.

Şilili kadınların bu dansı manifesto niteliğindeki dansı tüm dünyaya yayıldı. Hatta biliyorsunuz, Türkiye semalarına da ulaşmıştı ama çok sert bir polis müdahalesine uğramıştı. 

las tesis

Koşullar ne kadar sert olursa olsun kadın dayanışmasının önüne geçilemeyeceğine kanıt olacak bir cevap ise bu müdahalenin ardından CHP’li kadınlardan geldiler, Las Tesis’i bir de mecliste yankılattılar.

8

Yıllardır tüm dünya tek yürek olarak izlediğimiz şu diziyi bir daha asla birleşemeyecek kadar sert bir şekilde ayrışarak bitirdik ya… Alacağın olsun HBO.

Game of Thrones’tan bahsediyoruz, başka ne olabilir ki!

Tam sekiz yıl boyunca, yayınladığı dönemlerde her hafta bizi türlü çaresizliklere sürükleyen, zihnimizi tokatlayan, bize büyük oyunlar oynayan bu dizinin final sezonu, birlikte geçen yıllarımıza bir tür ihanet gibiydi. Yıllar boyunca ince ince işlenen ve kendine has anlatımıyla çoğu zaman televizyon dünyasının kurallarını alaşağı eden bu güzelim dizi, kitapların önüne geçtiğinden bu yana (George R. R. Martin feci şekilde kilitlendiği için son kitabı yazamıyor ve dizideki olaylar, kitaplarda yazılanların çok ötesine geçmişti yedinci sezondan itibaren) aksiyon filmlerine yaraşır bir sürat ve aynı süratle birlikte detayları geçiştirilen, yüzeysel bir anlatımla ilerlemeye başladı.

Haliyle 1.5 sene boyunca beklediğimiz final sezonunun sadece altı bölümden ibaret olması üzücüydü. O yüzeyselliğin devam edeceğinin bir belirtisiydi. Harika bölümler izledik; kabul ediyorum. Battle of Winterfell rüyalarıma giriyor hâlâ. Ama abisi tarafından eziyet gören genç bir kadının ejderhaların anasına dönüşümünü aşama aşama izlemişken, onun kafayı yiyişini de aynı incelikli ve detaycı anlatımla izlemek hakkımızdı. Bir bölümde delirdi koca Khaleesi. Ona da bize de ayıp edildi.

Final bölümü ise. Burada ve şurada görüleceği üzere, biz bile kendi içimizde ikiye ayrıldık bu konuda: Olması gereken buydu deyip Jon Snow’un Duvar’a doğru yollanmasından mutlu olanlar ve demokrasi karşısında zaferle dans edenler (ki bence çok şık bir finaldi) ve oldu mu şimdi bu, yapılır mı bu bize diyerek Jon Snow’u veya Arya’yı tahtta görmek isteyenler…

Dizi bittikten sonra da gündemimizden hemen çıkamadı elbette ama sekiz senelik bir alışkanlığın ardından kalan kocaman bir boşluk var önümüzde… Bu arada alakasız ama Succession’ı izlediniz mi?

9

Merak içinde izlediğimiz ve aslında çok büyük bir adanmışlık gerektiren (çünkü basit bir iş değil, antrenman yapmak gerek) bir akım sardı Instagram’ı geçtiğimiz aylarda: Kapak açma ya da internetteki hashtag’lerde dolaşan adıyla; ”bottle cap challenge”.

Bilmeyenler kapak açmakta ne var ki diye sorabilirler. Klasik yöntemler yani elle çevirerek açmak değil burada söz konusu olan. Ayakla açıyorsunuz. Hatta uçan tekme demek daha doğru olabilir. Instagram aleminde küçük küçük başlayan bu akım dünyaca ünlü futbolcuların da devreye girmesiyle büyük bir fenomene dönüştü.

Sonra ünlü oyuncular da akıma katıldı.

Veeee Mariah Carey geldi. Ama kendisi tekmeyle değil de, en büyük ”silah”ı olan sesiyle açtı o kapağı.

View this post on Instagram

Challenge accepted! #bottlecapchallenge

A post shared by Mariah Carey (@mariahcarey) on

Ve bu challenge’ın kazananı o oldu. Özel efekt mi var, sahiden o sese kapak bile mi
dayanamadı, bilinmez… Anlayanlar, anlayamayanlara anlatsın.

10 

Bir gece ansızın bir şarkı ve video düştü önümüze.

Rap sahnesinin en üretken isimlerinden Şanışer, 17 müzisyenle yollarını kesiştirmiş ve birlikte Susamam adında bir şarkı kaydetmişlerdi.

Fuat, Ados, Hayki, Server Uraz, Beta, Tahribad-ı İsyan, Sokrat St, Ozbi, Deniz Tekin, Sehabe, Yeis Sensura, Aspova, Defkhan, Aga B, Mirac, Mert Şenel ve Kamufle; çevre, adalet, özgürlük, kadına şiddet gibi konularda sözü devralıyor. Deniz Tekin’in kadına şiddet konusunda söylediklerine ise Emine Bulut’un sesi karışıyor….

Büyük bir isyandı Susamam. Yakın tarihin ve günümüzün en karanlık olaylarını merkezine alsa da umut vericiydi çünkü dayanışmanın o güçlü hislerini de bünyeye yayıyordu. Hem de müzik eşliğinde… Susamam’ın başındaki ses kaydında söylendiği gibi biz de ”müziğin bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz” çünkü.