Türlerin çarpıştığı yerde: Parasite

Cannes’da Altın Palmiye ödülünü aldığından beri tüm dünyayı kasıp kavuruyor Parazit. Güney Kore’de gişe rekorlarını alt üst ederek 10 milyon izleyiciyi geçen yapım, gerek Türkiye’de gerek Altın Küre ve Oscar yolculuğunda adından çokça söz ettirmekte. Peki gerçekten nedir bu ilginin ve takdirin sebebi? Nerede saklı filmografisiyle insanı büyüleyen Bong Joon-ho’nun alameti farikası?

İşlediği kurgularda farklı türlerin arasına dalmaktan çekinmeyen ve her birinde şaşırtmayı başaracak cinsten bir zeka ve beceri ortaya koyan Bong Joon-ho, Parazit’te hikayeyi ele alış biçimi yönünden daha da ilgi çekici bir perspektife geçiş yapıyor. Dram, komedi, psikolojik gerilim, fantastik ve yer yer korku öğelerinin iç içe geçtiği senaryoda, gerçekçiliğinin son raddesinde geniş plan sekanslar ile alegorik yakın plan çekimler detaylarda kusursuzlaşarak harmanlanıyor. Hicivden beslenen bir kara komedi bu diye düşünürken bir sonraki sahnede nasıl bir ters köşeye maruz kalacağını bilemeden kendini akışa kaptırıveriyor izleyici. Her açıdan su gibi akan bir senaryo ve kusursuza yakın bir kurgu karşımızdaki. Öyle ki, yönetmen farklı türleri hikayeyi katmanlaştırmadan, birbiriyle çarpıştırarak anlatıyor ve bir taraftan da yalın dilini korumaya devam ediyor. 

Parazit, Güney Kore’nin neoliberal düzenine alenen bir taşlama gibi görünse de, ince işçiliğin sayısız örneklerini de içinde barındırıyor. Klişe gibi görülebilecek zengin ve fakir ailelerin aynı sosyal ortamda bir araya getirilmesi gibi okunabilecek ana tema, yönetmenin de bahsettiği üzere, özünde sosyal statü ile “iyi, kötü” kavramlarını derinleştirmiş. Söz konusu derinlik, sayısız metaforla desteklenirken sosyo-politik bakış açısının ana unsurları da eser boyunca muhafaza edilmiş. Zengin ailenin içe dönük yaşantısındaki “estetik” duruş ile yoksul ailenin hayata tutunuş temelindeki “kaygan” zeminler aslında insanın özüne dair mesajlar barındırmakta. Geniş ve tüm sosyal sınıfların bir nevi “American dream”i tadındaki evin bilinmeyen bölümünde ortaya çıkan gerçek ise bir nevi sınıfsal yüzleşme. Diğer bir deyişle, sınıfsal “çatlak”. Bu noktada Alejandro González Iñárritu’nun filme dair yaptığı yoruma atıfta bulunmak gerek. Zira dediği üzere, Parazit’te “iyiler ve kötüler, kahramanlar ve düşmanları yok”. Sosyal farklılıkların aynı çatı altında ortadan kalktığı bir düzlem üzerinden hayatın ve kapitalist girdabın biteviye döngüsünün bir kesiti tanık olduğumuz. Sel sahnesindeki kamera kullanımının verdiği izlenim de, bir sehpanın altında soluksuz hayatta kalma çabası da bu döngünün içindeki sonu belirsiz mücadele.

parasite 3

Seyirciyi ilk dakikasından itibaren alıp götüren, içerdiği metaforlarla hikayenin işlenişini şiirselleştiren yapımda en etkileyici unsurlardan biri de rafine mizah. Her iki aile temelinde de son derece sofistike detaylar üzerinden hayli yalın anlatım hakimken, bu yalınlığı zenginleştiren kara komedi tam anlamıyla senaryoya yedirilmiş. Bu nedenle türler arası geçişler yaşanırken dahi bir an olsun hikaye sekteye uğramıyor, garipsenmiyor. Aksine klişeye bu denli yakınken usta bir romancı titizliğinde resmedilen her sahne, seyircinin mizah beklentisi ile psikolojik gerilim arasında kalmasına ön ayak oluyor. Böylece salt türler arası çarpışma/geçiş etkisi değil, üstüne bir de kurgu boyunca etkin bir diyalektik üzerinden anlatı giderek sağlamlaşıyor. Yönetmenin favori isimlerinden Song Kang-Ho başta olmak üzere oyunculuk da kuvvetli senaryoyu, kusursuz kurguyu ve minimalist anlatıyı pekiştiriyor. Hal böyle olunca, epeyce kaotik ortamın ve “aksiyon” dolu sahnenin frame üzerinden incelemesini hak eden sterilize bir şölen karşımıza çıkıyor.

parasite4

Nihayetinde toplumsal kimi sanrıların patlamaya yol açtığı son bölümüyle aslında trajedinin her an her yerde olduğunu gösteriyor bize Bong Joon-ho. Sosyal farklılıkların, sınıfsal bölünmüşlüklerin, hayatta kalma iç güdüsü ile rekabetin vicdansızlığı arasındaki ince çizginin ve hepsinin ötesinde, beş duyu organından birinin toplumu kategorize eden o çok sert ve acımasız analojisinin büyüleyici bir tasvirini yapıyor. Bir bakıma, toplumsal ayna bize yansıttığı. Güneşe tutulan bir ayna gibi bembeyaz bir ışık huzmesi içinden insanın içine bakıyor. Üstelik gözlerini hiç kırpmadan…