Hiç pişman etmeyen polisiye: The Outsider

HBO ve Stephen King’in bize son hediyesi muhteşem bir harman sunuyor, biraz True Detective, biraz The Night Of derken The Outsider sadece iki bölümde bizi alıp götürüyor.

Modern çağın bilinçli her dizi izleyicisinin, yeni bir diziye başlamak istediğinde uğradığı duraklardan biri: HBO. Sonuçta her birimiz en sevdiğimiz dizileri saymaya kalksak, kuvvetle muhtemel hepimizin listesinde üçer beşer dizisiyle yer alacak bir platformdan bahsediyoruz. Topladıkları ödüllerle alternatif ödül töreni yapılabilecek, bize The Sopranos’tan, Six Feet Under’dan, Wire’dan tutun da Game of Thrones’u, Westworld’ü, True Detective’i izletmiş bir kanal, gönlümüzde “Ne yapsa izleriz” mertebesine çoktan erişti.

Hal böyle olunca biz de sıkı takibimizi sürdürdük, geçtiğimiz dönemde kanalın 2020 tanıtım videoları yayınlandıkça izledik ve belki dizi furyasında çok da dikkat çekmeyen ama sessiz ve derinden geldiğine emin olduğumuz bir diziyi not ettik. Hem kadrosu hem konusu hem de hangi zihnin ürünü (bknz. Stephen King) öğrendiğimizde biz zaten seveceğimize ikna olmuştuk, nitekim öyle de oldu, The Outsider ilk iki bölümüyle yayınlandı.

Ben Mendelsohn ve Jason Bateman. Asla dünya ünlüsü olmayacak ama hep çok iyi oynayacak iki isim. Diziye ısınmak için bir sebep daha ama tabii Mendelsohn’un peltekliği, Bateman’ın Ozark’la pekiştirdiği ayarsız karakterleri… Sonuçta bunlar da hep kendi hayran kitlesini oluşturan etmenler. Ayrıca Jason Bateman yalnızca oyunculuğuyla değil, Ozark’tan alıştığımız gibi yönetmen koltuğunda da karşımıza çıkıyor ve yayınlanan ilk iki bölümde kamera önünde de arkasında da yer alıyor. Günün sonunda, onun suç – gerilim – gizem türünü son derece iyi kotardığına biz iknayız. Ama Jason Bateman, The Outsider için yalnızca bir başlangıç. Başlangıçtan kastımızı birazdan spoiler verip de anlatacağız.

Ben Mendelsohn’a oynadığı her dizide, rol aldığı her filmde ayrı bir parantez açmak gerek. O kadar göstermeden oynuyor ki, ilk kez izleyenlere eğer karakteri -örneğin- bir psikopatsa “Bu psikopatı nereden bulmuşlar?” sorusunu illa ki sorduruyor. Buraya da bir ek parantez açalım ve adı az bilindiğine memnun olduğumuz bir dizi önerisi yapalım: Bloodline. İzleyin ve Ben Mendelsohn’un son yıllardaki yükselişinin tüm haklı sebeplerine tanık olun. Dönelim The Outsider’a.

Buram buram True Detective, bir tutam Prisoners ve tüm atmosferiyle The Night Of kokan ilk 15 dakikanın ardından doğru bir yere geldiğimi anladım. Zaten Mozart’la açılan bir dizi, muhtemelen iyi devam eder. The Night Of demişken, diziyi senaryoya uyarlayan isim Richard Price, The Night Of’un da yaratıcılarından. Stephen King’in bile heyecanını gizlemediği günlerin ardından, The Outsider izleyiciyle buluştu.

The Outsider, çok fazla yenilik denemiyor. Tıpkı yüzlerce örneğini izlediğimiz bir polisiye gibi o da bir cinayetle açılıyor, masum görünümlü bir şüphelimiz ile travmalı bir dedektifimiz var ve elbette küçük bir kasabadayız. Henüz pek de Stephen King’in imza dokunuşları yok. Ama The Outsider’ı ayıran, bu alıştığımız bileşenleri eksiksiz şekilde bir araya getirmesi. Çok lezzetli bir patates kızartması gibi, her şey basit ama tam tadında. Dizide de işler o kadar ayarında ki, resmen firesiz bir hikaye izliyoruz. Ayrıca bakmayın alıştığımız bileşenler dediğimize, bu dediklerimiz yalnızca ilk yarım saat için geçerli ve atmosferi yaratıp bizi hikayeye dahil etmek için, sonuçta bunu da layıkıyla başarıyor. Sonrasında olanlarsa asla alışılmış şeyler değil… Gizemli bir kapüşonlu beyefendinin olmadık zamanlarda belirdiği, Jason Bateman’ın karakteri Terry’nin aynı anda iki farklı yerde bulunduğunun iddia edildiği ve ikinci bölümüyle bize asıl sarsıntıyı yaşatan bir dizi The Outsider.

Spoiler geliyor 🙂 “Tadımız kaçmasın” derseniz sonraki paragraftan devam edebilirsiniz.

İkinci bölüm, iki ana karakterimizin uzun bir diyaloğuyla başlıyor ama öncesinde kısa bir bilgi: Mendelsohn’un karakteri Ralph, yıllar önce çocuğunu kaybetmiş bir polis (bknz. True Detective ve Rust Cohle), Bateman’ın Terry’si ise kasabanın çocuk beyzbol takımının koçu. Yani ölümünden önce Ralph’in oğlu, Terry’nin oyuncusuymuş ve koç bir anlamda onu oğlu gibi görüyor. Kasabada öldürülmüş bir çocuğun bulunması ve açıkça Terry’yi işaret eden tanıklar sonucu tüm oklar koça çevriliyor, Ralph için oğlunun anısı hala taze olduğundan kayış kopuyor ve belki biraz fazla hızlı bir şekilde polisimiz, koçu tutukluyor. İşte hikaye asıl burada, bu aniden alınmış kararla başlıyor. Ardından dağılan ailelerin dramlarını izliyoruz, bir gelişme beklerken beklediğimizden de fazlasını buluyoruz: Öldürülen çocuk Frankie’nin abisi Ollie’nin silahlı baskınıyla tüm hikaye yön değiştiriyor, Ralph, Ollie’yi öldürmek zorunda kalıyor ve belki dizinin en büyük sürprizini daha yolun başında yaşıyoruz; Terry vuruluyor, onunla vedalaşırken son sözlerini duyuyoruz. Onları da söylemeyelim, izleyip tadını çıkarın.

Spoiler bitti, güvenli sulardasınız.

Bu noktadan sonrası giderek karanlık bir gizeme evriliyor, iyi ki de öyle oluyor çünkü suçluluk duygusu ve kafa karışıklığı altında çabalayan Ben Mendelsohn’u izlemek büyük keyif. Ayrıca beklenmedik bir şekilde, ilk iki bölümde yaklaşık 200 sayfalık kaynak materyal tamamlanıyor. Dolayısıyla tahminimiz, ilerleyen sekiz bölümde Ralph’in kafasındaki sorulara cevap arayışını, Stephen King’in uçarılığı ve Richard Price’ın gerçekçiliğinin karışımıyla izleyeceğimiz yönünde. Ancak ikinci bölümün adı, tarihsel bir referans ve değinmeden geçersek, hikaye biraz eksik anlaşılıyor. Bölümün adı Roanoke, Amerika kıtasının keşfi zamanında yeni dünyaya yerleşen bir koloninin adı. Onları aradan yaklaşık 450 yıl geçmesine rağmen hala konuşuyor olmamız ise, 1590’da gizemli bir şekilde ortadan kaybolmalarında yatıyor. Neredeyse 200 kişiden bir daha hiç haber alınamıyor. Kimileri Kızılderililer tarafından öldürüldüklerini, kimileri ise onlara dahil olduklarını söylüyor ancak akıbetlerinin gizemi bugün hala araştırmalara konu oluyor.

Tabii ki Roanoke ismi tesadüfen ya da tarih merakından seçilmiş değil, dizide Bölge Savcısı Hayes’in de alıntıladığı gibi Amerikan tarihindeki bu vaka, hem Terry Maitland davasında Ralph’in aklında çıkarmaması gereken bir metafor hem de Stephen King’in yazma dürtülerinden birine ve The Outsider’in hikayesinin özüne işaret ediyor: Bir insan, inanamadığı bir şeyle karşılaştığında, bununla nasıl başa çıkar?

Elbette Stephen King’in doğaüstü olaylara duyduğu tutkuyu biliyoruz, bu yüzden kapüşonlu gizemli adamla birlikte Terry’nin hikayesinin de bir şekilde o yöne kayacağını hissediyoruz ancak diğer yandan da dizinin yapımcı ve yönetmenlerinden Andrew Bernstein’e kulak veriyoruz. Diziyi yaparken The Shining’in atmosferini bir şablon olarak aldıklarını söyleyen Bernstein, Stephen King’in tarzını diziye nasıl aktardıklarını anlatıyor, “King’i çekici kılan, dosdoğru bir suç davasını alıp, doğaüstü elementlerle ters yüz etmesi. Bu kurması riskli bir denge, biz de seyirciyi sürekli korkutmaktansa gerçekliğe ve karakterlere bağlı kalmaya çalıştık.” Bu bağlılığın derecesini ilerleyen bölümlerde göreceğiz, daha fazla korkacağımızı ve şaşıracağımızı tahmin edebiliyoruz ve izlediğimiz iki saat sonunda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: The Outsider, sizi hiç pişman etmeyecek.