Bir Bob Dylan şarkısıyla çözülen kocaman bir insanlık hikayesi: Battlestar Galactica

Robotların istilasının ardından gezegenleri yerle bir olan insanların, Dünya’yı bulabilmek için türlü mücadeleler içerisinde çileler çektiği bir dizi Battlestar Galactica. Bizim dünyayı, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte yok etmeye neredeyse and içtiğimizi düşünecek olursak çok acıklı bir tarafı olduğu kesin. Ama yine de umut verici. Bir şarkının nelere muktedir olabileceğini gösterdiği ve her zorluğun bir çıkışı olduğunu gösterdiği için. En kötü şartlarda bile.

İçinde bulunduğumuz şu tedirgin edici günlerde etkisi on kat daha artan bir dizi Battlestar Galactica. Aslında olaylar kopmadan çok önce tekrar çıkmıştı karşımıza: Mr. Robot‘u zirvede kapatan Sam Esmail’in yeni bir Battlestar Galactica uyarlaması içinkolları sıvadığını öğrenince sevinçten nefesimiz kesilmişti. ”Sam Esmail” ve ”Battlestar Galactica”, yan yana düşünme ihtimalini düşünmek bile güzel.

Hem Sam Esmail müthiş de bir açıklama yapmıştı. Dizinin bu yeni versiyonunun bir remake, yani yeniden çekim olmadığını söylemişti; ”Mükemmel olan bir şeyi niye bozalım ki” diyerek, dizinin 2000’ler versiyonunun yaratıcısı Ronald D. Moore’a da bir selam çakarak. Gerçekten de 1978 tarihli orijinal dizinin bir tür uyarlaması olan ve Ronald D. Moore’un geliştirdiği bu 2000’ler versiyonu (buna reimagined version diyorlar, yani yeniden hayal edilip yaratılmış bir versiyon) o kadar kusursuzdu ki, üstüne laf söylemek büyük bir trajedi olabilirdi. Hem serinin fanatikleri hem de çılgın deha Sam Esmail tarafında.

battlestar-galactica

Tanrının bir planı gibi kusursuz (Eyvah!)

Onlarca hikaye barındıran bu ikinci versiyon, garip bir şekilde bu hikayeleri kendi içlerinde oya gibi işlediği yetmezmiş gibi, hepsini bir araya getirdiğinde de Da Vinci tablosu gibi, insanın dehasının nerelere varabileceğini gösteren kusursuz bir anlatı ortaya çıkarıyor. Tanrının planlarına vurgu yapıp duran bir dizide, tam da bu planlara yaraşır şekilde, hiçbir anın boş geçmediğini ve her şeyin birbirine dosdoğru bir şekilde bağlandığını gördükçe heyecandan yutkunamayacak, ayağa kalkıp tezahürata geçecek hale geliyorsunuz. (Ronald D. Moore ve ekibine ”tanrı” dedik galiba bu arada.)

İnsanlığa ve üzerinde yaşadığımız dünyaya bir güzelleme aslında Battlestar Galactica. Ve bugün de içinde bulunduğumuz hali çok iyi özetliyor: İnsanoğlu kibri yüzünden, yeryüzünde sadece kendisinin yaşadığını zannedecek bir noktaya geliyor ve kendi sonunu, yine kendi getiriyor.

Bunlar bildiğiniz robotlar değil

”Saçmalama, Battlestar Galactica’da insanlığın sonu robotların elinden oluyor” diyenleriniz olacaktır. Doğru. Ama eksik. Kendi yarattığı bu makineleri, tost makinesinden ileri göremeyip köleleştiren, itip kakan insafsız insanoğlu, kendi elinden çıkan bu varlıkların ne kadar üst düzeye ulaşabileceğini ve intikam arzusuyla ayaklanıp ortalıkta estireceğini ön göremiyor. Ve koca insanoğlu, uzayda süzülen birkaç geminin içinde kalakalıyor. Aşağıda, yaşadığı gezegenler bir ateş topu haline getirilip yerle bir edilirken.

Bu açıdan, pek çok distopyayla benzer bir noktadan yola koyuluyor Battlestar Galactica. Mesela televizyon aleminden yakın bir örnekle, Westworld’de de benzer bir şekilde ilerliyor hikaye. Ama Battlestar Galactica’daki robotlar yani cylon’lar ile Westworld’dekiler arasında büyük bir fark var. Battlestar Galactica’daki cylon’lar eti-kemiğiyle, damarlarından akan kan ve zihnine doluşan düşünceleriyle birebir insanın aynısı. İnsan ve makine arasındaki ayrım keskin bir şekilde kaybolmuş. Zaten öncelikli olarak ”tamamen insan özelliklerine sahip olan bir makine, eşya olmaktan çıkıp insan ile aynı haklara sahip olmaya ne zaman başlar” sorusuyla koyuluyoruz izlemeye, çünkü karakterlerimiz de hayatlarında hiç ”insan-robot” görmemişler.

battlestar galactica centurion

Pardon da bu bayağı tost makinesi

Bizim zamanımızdan ve dünyamızdan çok uzaklarda geçiyor Battlestar Galactica. Kobol uygarlığı, 12 farklı koloniye bölünerek 12 farklı gezegen üzerinde yaşamını sürdürmektedir. 13’üncü bir koloni daha var ama onların hikayesini ilerleyen zamanlarda öğreniyoruz. Bu 12 koloninin en gelişmiş olanlarından biri Caprica. Koca koca binalar, adeta New York gibi şehirler var burada. Baş koloni burası, diğerlerini de bunlar yönetiyor. Bu arada diğer koloniler de çok gelişmiş ama her biri kültürel ve sosyo-ekonomik açılardan birbirlerinden ayrılıyorlar. Çok uzun zaman önce, ürettikleri makineleri geliştirip robot yapmaya başlıyor 12 koloni. Tabii bu robotlar, her robotlu hikayede olduğu üzere, insanlığa hizmet edecek şekilde geliştiriliyor. Ne kadar ileri seviyede olurlarsa olsunlar, tost makinesinden farksızlar insanların gözünde. Olayların patlamasından 40 yıl önce de ilk ayaklanmalarını gerçekleştiriyorlar robotlar, yeter be canımıza tak etti diyerek. O zaman daha insan suretine bürünmemişler; klasik anlamda bildiğimiz robotlar gibiler: gri çelik zırhları, ellerinden çıkan silahları, lazer ışıklı gözleriyle etrafta terör estiriyorlar.

Ve insanlığın sonu (yani neredeyse…)

Bu ilk ayaklanmada insanlığı yerle bir etmeye çok yakın olsalar da hiç umulmadık bir anda geri çekiliyorlar. O büyük işgale kadar…

Hikaye de işgalin ilk anıyla açılışı yapıyor.

İnsanlar ile cylon’ların diplomatik buluşma noktasındayız. İlk savaştan bu yana buraya cylon’lar tarafından 40 yıldır gelen giden olmamış. 12 koloninin temsilcisi, kağıt üzerinde yapılacağı söylenen yıllık toplantılarına esneyerek geliyor o yüzden. Yine kimsenin gelmeyeceğini düşünerek. Ama bir anda bir bakıyoruz; fıstık gibi vücuduna geçirdiği aşırı frapan kırmızı elbisesiyle sarışın bir kadın giriyor içeri. Arkasında da o az önce tarif ettiğimiz robotlar. Kafa karıştırıcı tabii… Ve bu beklenmedik buluşmayla birlikte ikinci savaş başlıyor; cylon’lar nükleer saldırıya geçiyorlar, 12 koloniyi dümdüz ediyorlar.

Geriye sadece gökyüzünde olan birkaç uzay gemisi kalıyor. Artık müzeye kaldırılması planlanan, eski mi eski savaş gemisi Galactica da bunların içinde. Milyonlarca insan 12 kolonide soykırımla silinirken, bu gemilerde sadece 50 bin kişi kalıyor. Evet, insan ırkından kalan son 50 bin kişi.

İşte bundan sonrası, insanın insana karşı ve insanın dış güçlere karşı olan mücadelesinin nerelere varabileceğini anlatıyor bize.

Uzayda kalan gemilerden sadece bir tanesi savaş gemisi; diğerlerinin hepsi sivillere ait. Cylon’larla savaş durumu söz konusu olduğu için de bu savaş gemisinin ve amiralinin kararları belirleyici oluyor. Yani Bill Adama’nın… Hiçbir şey söylemese de gözleriyle konuşan, her daim mantığının sesini dinleyen ama koca yürekliliğinden de asla taviz vermeyen bir baba figürü. Bundan sonra da tüm gemilerin, yani insanlığın babası gibi davranırken görüyoruz onu. Kimi zaman haşin ve sert kimi zaman da yumuşak kalpli ve bağışlayıcı. Gemide pilot olan oğlu Lee ile olan ilişkisi de bu yönde zaten. Yani bir taraftan bakarsanız, despot bir liderin kusursuz bir tanımı.

Onun bu despotluğunun karşısında ise (sonradan sevgilisi olacak) Laura Roslin var. Laura eski bir öğretmen. Hiç istemese de politikaya atılmış ve olaylar koptuğu sırada eğitim bakanı olarak kabinede. Uzayda çıktığı yolculuğunun hayatını değiştireceğini bilmiyor o sırada; 12 kolonideki herkesle birlikte kolonilerin başkanı da ölüyor. Hatta tüm kabine ölüyor, geriye Laura Roslin kalıyor. Yasalar gereği de devlet başkanlığı, kabineden hayatta kalan tek kişi o olduğu için, Laura Roslin’e zimmetleniyor. Askeri rejim ile demokrasinin çarpışmalarını tenis maçı gibi hamlelerle yönetiyor Adama ve Roslin. Zaten o sırada aralarında bir aşk oluyor. Masum, Türk filmi gibi bir aşk. Cinsellikten ziyade duygular uçuşuyor etrafta.

Politik arka planın dışında başka hikayeler de izliyoruz. Diziye adını veren Battlestar Galactica’nın günlük yaşamına dalıyoruz mesela son sürat. İnsanlık yer yüzünden silinmişken kafayı toplamaya çalışan askerlerin ve pilotların yaşamlarını izlemeye başlıyoruz. Pilot, asker falan deyince, öyle Top Gun gibi epik bir şey düşünülmesin. İçinde yaşadığımız dünyadaki kalıp ve düzenlerden bağımsız bir yer burası. (Mesela toplumsal kadın-erkek rollerinin olmaması diziyi bu kadar kusursuz yapan taraflarından biri. Hikaye anlatıcılığında ”farkındalıklar”ın arttığı bu dönemde bile bunu bu kadar zahmetsizce ve sahici bir şekilde yapabilen pek yok açıkçası.)

Battlestar Galactica’nın ruh halleri

İlk anda fark etmiyorsunuz tabii. Başlangıçta ne olduğunu şaşırmış, aşırı stresli bir grup insan var karşımızda. Lee Adama, Bill’in parlak zekalı ve yüce karakterli oğlu. Starbuck kod adlı Kara Thrace. Tüm filonun arıza ama en iyi pilotu. Gözü kara, kuralları kimi zaman sallamasa da Bill Adama’yı babası gibi sevip sayıyor, Adama höt dedi mi hemen hizaya geçiveriyor. Saul Tigh, Adama’nın sağ kolu ve bromance’i. İçkici bir tip o da ama mangal gibi yüreği var, Adama’nın sözünden asla çıkmıyor. Chief lakaplı, mekanik ustası Galen Tyrol var mesela bir de. Gelgitli bir tip o da, gemideki herkes gibi. Zaten müzeye kalkacaktı gemileri, bir anda kendilerini savaşta buldukları için disiplin konusunda dengesizce davranmaları normal. Tyrol’ün sevdalı olduğu Boomer lakaplı savaş pilotu Sharon Valerii. Ona uzaktan uzağa yanık olan Helo yani Karl Agathon (ama Sharon’ın kalbi Chief’ten yana) gemi içerisindeki tufan sırasında en çok gördüğümüz isimler.

Sonra bir de gemiye Gaius Baltar geliyor…

Gaius, bir bilim adamı. Ama laboratuvarında sessiz sakin çalışan bir adam değil. Devlet katında da sözü dinlenen ve onlara yol gösteren bir adam. Yani devlet işlerinde o da var. Biraz da keyfine; içkisine, sigarasına düşkün biri. Ve kadınlara da. Zaten başına ne geliyorsa, bu yüzden geliyor. Daha doğrusu, insanlığın başına ne geliyorsa Gaius Baltar ve onun bu keyifleri yüzünden geliyor.

Gaius Baltar, bu hikayedeki tüm komedi unsurlarının toplandığı bir adam. Bir bakışı, bir sözü ile yıkıp geçiyor ortalığı. Bencil ve bir o kadar da zeki bir karakter olduğu için insanlığın başına açmadığı bela kalmıyor. Zaten burada da üst seviye bir adam oluyor; kimse onun 12 koloninin başına ne gibi belalar açtığını bilmiyor. O da bilmiyor, zavallı, nereden bilsin cylon’ların birebir insan görünümüne bürünüp ortalığa karıştığını.

Dizinin açılışında gördüğümüz kırmızı elbiseli afet robot, aslında 6 numara diye tabir edilen seriye ait. Yani ondan bir sürü var. Gaius onun bir versiyonuyla Caprica’dayken tanışmış, vurulmuş hatta ona. Samimiyeti ilerletmişler ve hiç şüphe duymadığından bu kadının cylon olabileceğinden devletin güvenlik mekanizmalarına dair tüm sırları verivermiş kendi gibi bir bilim insanı olan bu kadına. Cylon’ların 12 koloninin güvenlik mekanizmalarını yerle bir ederek saldırıya geçmeleri de böyle mümkün olmuş zaten.

Vah vah…

Ama sanıyorsanız ki bu 6 numara tek robot, yanılıyorsunuz. 12 tane cylon modeli var ve hepsi 12 koloniye yayılmış vaktiyle. Haliyle gemilerde de onlardan çok var. Diziyi izlerken tek tek kimlerin cylon olduğunu öğrenmek şok ediyor tabii. Ve o en baştaki soruyu sorduruyor: ”Tamamen insan özelliklerine sahip olan bir makine, eşya olmaktan çıkıp insan ile aynı haklara sahip olmaya ne zaman başlar.” Çünkü seri ilerledikçe kahramanlarımız onlarca yıllık arkadaşlarının, eşlerinin de cylon olduğunu öğreniyor. Sadece fiziksel değil, duygusal ve zihinsel anlamda kendisinden hiçbir farkı olmayan bu cylon’lara nasıl bir anlam yükleyecekleri konusunda da kafaları karışıyor.

(Ve spoiler’lar başlasın!)

12 cylon modeli olduğunu söylemiştik ama üçüncü sezonun sonuna dek sadece yedi tanesini görüyoruz. Diğer beşi sır. Sadece bizim için değil, diğer yedi model için de öyle. Hatta onların bu beş model hakkında düşünmeleri, konuşmaları yasak. Hatta bu beş model de cylon olduklarını bilmiyor.

Ve bir gün Battlestar Galactica’nın içerisinde bir şarkı çalmaya başlıyor. Ama sadece birkaç kişi duyabiliyor bu şarkıyı. Gaipten sesler duyar gibi. Önce Adama’nın sağ kolu dediğimiz, geminin ikinci adamı Saul Tigh duyuyor bu şarkıyı. Ardından da sırasıyla Chief dediğimiz Tyrol, Laura Roslin’in yardımcısı Tory Foster ve Starbuck’ın saldırı sonrası Caprica seferinde karşısına çıkan ve oracıkta aşık olduğu Sam Anders… Önce her biri şarkıyı sadece kendisinin duyduğunu düşünüyor. Sonra fark ediyorlar birbirlerinin de duyabildiğini ve hemen bir araya geliyorlar. Final 5 dedikleri bu son beş modelin kendileri olduğunu anlıyorlar tabii. Beşincisinin kim olduğunu henüz bilemeseler de o da en az onlar kadar geminin iç işlerine yakın, hatta kendilerine de yakın biri olduğunu öğreniyorlar az zaman sonra. 

Önce parça parça geliyor şarkı kulaklarına. Sonra melodiler ve sözler birleşmeye başlıyor. ”There must be some kind of way out of here” diyor mesela bu beşliden biri. Sonra ”there is too much confusion” cümlesi çıkıyor bir diğerinin ağzından. Parça bizim kafamızda hemen tamamlansa da şekillenip onlara yol göstermesi Starbuck’ın görevi olacak. 

Gezegenleri elinden alınan insanlar bir dünya hayaliyle yaşıyorlar. Üzerine yerleşebilecekleri yeniden yaşam kurabilecekleri bir dünya. Adı da hatta Earth yani, bizimki gibi, Dünya. Scrolls of Pythia adlı kutsal metinlerde hatta Earth’ün var olduğundan bahsediliyor ve insanoğlunun burayı bulacağından da… Tüm dizi, Earth’ü bulma yolunda çektikleri çileleri anlatıyor aslında bize. Ölümler, umutlar, hayalkırıklıkları, mücadeleler… Hepsi bu yere fiksleniyor.

Yolda ÇOK büyük hayalkırıklıkları yaşıyorlar. Mücadeleden vazgeçiyorlar hatta. Biz de öyle… Buradaki en büyük görev ise Starbuck’a düşüyor. Herkesin insan ve cylon olarak tanımlandığı bu hikayede, dünyayı bulma yolunda ölüp geri dönen Starbuck’ın ”NE” olduğunu kimse çözemiyor. Kendi bile. Kendi cesedini yaktığı sahnede artık o da tüm benliğini geçmişte bırakıyor… Ta ki bir piyano üzerinde parmaklarından dökülen o melodiler, küçük bir kız çocuğunun ona verdiği anlamsız bir resimle bütünleşinceye kadar. Zihnine kazınan bu melodi, birkaç sahne sonra Battlestar Galactica’yı cylon’ların son saldırısından kurtaracağı gibi insanlığı da dünyaya, gerçek dünyaya, BİZİM DÜNYAMIZA götürecek. (O nasıl bir sahnedir öyle ya, Bob Dylan şarkıyı bu dizi için mi yazdı acaba sahiden?!)

Battlestar Galactica’dakilerle birlikte o mavi-yeşil küreyi tam karşımızda görmek biz izleyici tarafında da pek çok duyguyu peşinde getiriyor. Birilerinin yana yakıla bulmaya çalıştığı, bizim ise üzerindeki tüm canlılarla birlikte yok etmeye neredeyse and içtiğimiz şu gezegenin ne kadar güzel olduğunu görüyoruz; insanlığa ve yarattığı tüm sistemlere sağlam bir küfür sallıyoruz. Ve dizinin o kilit cümlesi geliyor aklımıza: ”Tüm bunlar daha önce de olmuştu ve muhtemelen, yine olacak.” Koronavirüs’le ellerimizden gittiğini düşündüğümüz dünyanın bu yaşadıklarını düşününce farklı bir anlama bürünüyor. Tüm bunlar daha önce de olmuştu. Ve muhtemelen yine olacak. İnsanlığın haşin işleyişi durmadıkça…

(Aşırı arabeskiz, damardan girdik kusura bakmayın.)

battlestar galactica battlestar galactica