Dijital dünyada ayakta kalmak: En seri içerik üreten kazansın!

Birer birer önümüze düşen okuma ve izleme listeleri, video röportajlar, bebekliğimize kadar giden challenge’lar, ”peki siz evde ne yapıyorsunuz”lar ve dijital dünyada üst üste yığılan yeni içerik dünyamız… Her daim, durmadan içerik üreten dijital dünyanın artık farklı beklentileri var.

Aslında dijital dünyada söylenen her söz bir içerik ve malum, bu işte artık sadece mecralar değil, kişiler de söz sahibi. Ve koronavirüsle birlikte eve kapandığımız şu günlerde bu içerik bulutu büyüyor, büyüyor, kocaman oluyor ve içinden çıkılması zor bir yığına dönüşüyor. Kafa karıştırıcı olan ise kimi zaman mecraların da olayı ”kişisel” algılaması ve herkesin sosyal medyada dört döndüğü şu günlerde seri içerik mücadelesinde hızlı tüketilen formüllerle günü kurtarmaya çalışması. Mecraların yön gösteren olması gerekirken soru sormaya başlaması ve haydi bize ne yaptığınızı söyleyin diye türlü olaylara girişmesi biraz bundan. Tabii bir de, gündeme koronavirüsten başka haberin düşmediği şu günlerde bir içerik çıkarma çabasından…

Her şeyin başı içerik

Yazı, fotoğraf, video ve podcast, her biri ayrı ayrı birer formatken hepsinin topluca ”içerik” başlığı altında tanımlanmaya başlaması, sosyal medyanın bize ettiklerinden. ”Yazılı içerik” ve ”görsel içerik” diye ayrılmaya başladı sonrasında bunlar. (Şimdilerde podcast’in yükselişiyle birlikte ”sesli içerik” de çıkar oldu karşımıza.) Medya da böylece geçtiğimiz on yıl içinde değişti, evrildi. Önce dijitalin hızıyla test edildi. Sonra da her tıklamanın maddi bir kaynak olabileceğini keşfetti. Dijital dünyanın hızlı tüketimi karşısında haber ya da makale üretmekten vazgeçip seri içerik yaratmaya giriştiler o yüzden. Clickbait’ler havada uçuştu, ünlü oyuncuların ”şaşırtan” hallerinden tonlarca galeriler açıldı, verilen bilgiler hıza yenik düştü ve hatalı sollama yaptı. Sadece Türkiye’de değil hem, medyanın hız tuzağına kapılması yüzünden habercilik de itibarsızlaştı. 2016’nın fake news yani sahte haber yılı ilan edilmesine kadar uzanan bir süreçten bahsediyoruz.

fake news

Markalar ve mecralar

Medyayı bir reklam mecrası olarak kullanan markalar tarafında da işler karıştı tabii. Müşteri kitlesine artık dijital kanallar üzerinden ulaşmaları gerekiyordu. Galiba gerçek anlamda ”içerik” kavramının hayatımıza girmesi de böyle oldu. Önce sosyal medyayı gereksiz gören ve pazarlama stratejilerinde kenara köşeye iten marka büyükleri de bu noktada ciddi bir imtihandan geçti. Yeni kuşağın (o zamanlar milenyaller merkezdeydi) ful fors sahiplendiği bu platformları sahiplenip harika hikayeler yaratanlar, büyük hatalar yaparak kriz yaratanlar ve bu platformlara toptan sırtını dönenler… Bu geçişi yaşayan pazarlama ve iletişim uzmanları, o yılları acı içinde hatırlayacaktır muhtemelen. Markalara sosyal medyayı anlatmak için ne kadar dil dökmüşlerdir kim bilir…

O kötü (!) günler geride kaldı. Artık her marka, sosyal medyanın gücü karşısında tir tir titriyor.

Yine de yığın arasında farklılaşmak gerekti. Her markanın bir hikayesi olmalıydı artık. Yan yana afili bir şekilde yerleştirilmiş kahve ve kitap fotoğrafıyla caka satmak ya da takipçilerine ”günaydın” demek yeterli değildi etkileşim yaratmak için. Farklı metinler, farklı fotoğraflar, düşünülmemiş videolar yaratmak; kanalların içini doldurmak, ”içerik yaratmak” lazımdı.

Kuralları değiştiren 10 yıl

Şahsen bunları yazarken koskoca bir mazi gözümde canlanıyor. 2000’lerin ilk on yılının sonunda başladığım dergicilik mesleğine editör olarak girmiştim. Aslen yazı yazıyordum, aylık çıkan bir basılı dergide. Sonra bir yıl içerisinde her şey dijitale taşındı. Dijitalin dinamikleri, dijitaldeki içerikleri okutmanın formülleri, içeriği pazarlama, içerik pazarlama, sosyal medya, tıklama derken çok geçmeden kendimi ”içerikçi” olarak buldum. Sosyal medyanın yükselişiyle birlikte ilanlarını kaybeden dergiler, markalara içerik sunmak zorundaydı artık. Bazen bir bankaya bazen de bir ayakkabı markasına içerik düşünüyordum. Bir reklamcı gibi… İşin bir de sosyal medyada ses getirmesi için girişilen etkinlik tarafı var ki oraya hiç girmeyelim. Oysa ben medya sektöründe, önümde klavye yazı yazmak için girmiştim bu işe… Meslekteki on ikinci yılımın sonunda benden hem yazı yazmam hem video fikri düşünmem hem de podcast kaydetmem bekleniyor. Tek kişiden bunların hepsi çıkamayacağı gibi, çıktığında nasıl bir nitelikte olacağını siz düşünün.

Kim, neyi, nasıl yaptı?

”Bekleniyor” dedim ama aslında bu bir beklenti değil. Dijitalin hızı karşısında kaybolmamak için bir zorunluluk. Daha doğrusu şöyle söyleyelim; bir mecra veya marka olarak diğerlerinin yaptıklarını yapmazsanız, unutulursunuz. Reklam ajansları peş peşe ”evden çalışıyoruz” postu girmeye başlamışken sizin ajans olarak sessiz kalmanız müşterileriniz tarafında soru işareti yaratabilir mesela. Ya da diyelim ki bir influencer’sınız, diğer influencer’lar son hız evde neler yaptıklarını anlatıp takipçilerinden de ev hallerine dair etkileşim yaratacak post’lar çıkmaya başlamışsa sizin de buna dahil olmanız gerekir. Mecralarda da durum farklı değil. Kültür sanat alanında olun ya da olmayın, o film ve dizi listelerini sıralamanız, playlist’ler yapmanız lazım. Orijinal fikirlerle çıkmanız dikkati üstünüzde tutmanız lazım. Bu hem devamlılığınızı sağlamak hem de maddi gelir kaynaklarınızı kaybetmemek için şart. (Moral bozucu ve korutucu bir dönemde; takipçilerine, okuyucularına tutunacak formüller sunmak için bunları yapan ve hiçbir amaç gütmeyenler de var tabii ama bu işin romantik tarafı.)

Her şeyin yavaşladığı bir dönemde, dijitalin hızının birkaç ivme birden kazanması kaçınılmazdı elbette. İyi de oldu; evde kalmışlığımıza eklenen yalnızlığımız yüzünden çıldırabilirdik belki de. Ama etraftan yağan içeriğin arasından sıyrılıp duvarlara bakmak, bir kitabın sayfalarını çevirmek, bu kriz anında ciddi varoluşsal sorgulamalara girmek de bünyeye fena gelmezdi sahiden.

Üretkenlik çabası da bizim çağımızın laneti herhalde.

(Kapak fotoğrafı, içerik üreticilerinin hayat kurtarıcısı, stok görsel deposu Unsplash’ten.)