O sevdiğin sakız tekrar moda olacak: 30. yılında Twin Peaks neden hâlâ güncel?

David Lynch ve Mark Frost’un bildiğimiz anlamıyla televizyonu değiştiren ortak projesi Twin Peaks, geçtiğimiz günlerde 30. yaşını kutladı. Kendimizle baş başa kaldığımız ve günlük hayatımızı kafamızda didik didik ettiğimiz zamanlardan geçerken; gündelik sıradanlığın arkasına gizlenmiş kasveti, kederi ve korkutuculuğu anlatan Twin Peaks’i konuşmanın ve hatırlamanın tam da sırası aslında. Küçük ve sessiz bir Amerikan kasabasında geçen dizi, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve kusursuz sıkıcılığın arkasında ne tip sırlar yatabileceğini yüzümüze çarpıyor.

Yazı: Buluştuğumuz İyi Oldu ekibinden, Zeynep Naz İnansal

8 Nisan 1990 tarihinde yayınlanan Twin Peaks aslında klasik bir polisiye konusuna sahip. Liseli Laura Palmer’ın cesedi bulunur ve polis departmanı cinayeti çözmek için çalışmaya koyulur. FBI’dan Dale Cooper da soruşturmaya dahil olmak için kasabaya gelir ve süreç başlar. Dale Cooper karşımıza çıkan FBI ajanlarından çok daha farklı bir tasvirdir. Sürekli ses kayıt makinesinden Diane’e hitap ederek kafasından geçenleri anlatır; korkunç bir cinayeti çözmek için geldiği bu küçük kasabanın kahvesine ve vişneli turtasına bayıldığından bahseder uzun uzun. Cooper git gide kasabanın insanlarıyla yakınlaşır ve kendini Laura Palmer cinayeti dışında fazlaca garip olayların ortasında buluverir.

Gördüğüne inanma

Twin Peaks polisiye ve pembe dizi gibi türleri doğaüstü ögelerle harmanlayarak izleyiciye türler ötesi bir deneyim sunuyor. Belki de daha az saygı gören ve pek de ciddiye alınmayan pembe dizi türünün aslen hayatın önemli gerçekliklerini yansıttığını göstermek istiyor. Lynch’in her filminde görebileceğimiz günlük hayat tasviri ve kaçınılmaz soru burada da karşımıza çıkıyor: sessiz sokaklar, güzel insanlar ve şahane evlerin arkasında neler oluyor? Yüzeyde gördüklerimiz ile içeride olanlar birbirlerine oldukça zıt. Lynch’in kendi deyimiyle, Twin Peaks gibi bir kasabada hiç kimse ”masum” değil.

Cevaplardan çok sorulara odaklanan Lynch, Twin Peaks’i de klasik bir polisiyeye dönüştürmüyor elbette. Diziyi, katilin kim olduğu sorusu etrafında dönen bir hikayeden ziyade, bu soruşturma sırasında kasabayı ve insanlarını daha yakından tanıyan Cooper’ın yolculuğu olarak da görebiliriz. Hatta Twin Peaks, bildiğimiz çoğu dizide olduğu gibi katili açıklamayı büyük bir ana dönüştürmüyor. Sanki asıl konunun bu olmadığını vurgularcasına katilin kim olduğunu sezon finalinden birkaç bölüm önce öğreniyoruz. Dizi boyunca Lynch, bir cinayetten yola çıkarak aslında gündelik hayatımızın korku ögeleriyle nasıl da iç içe geçmiş olduğunu gösteriyor.

Sorular yeni sorulara çıkarken

Dizinin soruları cevaplamak yerine yeni sorular sorması, kolay takip edilebilir olay örgüsünü ve lineer anlatıyı bozması bir noktada rating’lerin düşmesine ve ABC’nin diziyi iptal etmesine sebep oluyor. Ancak dizinin televizyondaki kaderi onu durdurmuyor ve Twin Peaks, yayından kaldırıldıktan sonra kendine her yıl çokça artan bir hayran kitlesi kazanmayı başarıyor. Dizinin konuşulduğu forumlar, kulüpler ve etkinlikler sayesinde oluşan kemik hayran kitlesi, Twin Peaks’in zaten kült konumunundaki yerini daha da sağlamlaştırıyor. Bunun da etkisiyle aynı Laura Palmer’ın seyirciye dönüp ”25 yıl sonra görüşürüz” demesine uygun bir şekilde yirmi beş yıl sonra üçüncü sezona, yani Twin Peaks: The Return çalışmalarına başlanıyor.

Büyük buluşma

Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapmasının ardından 2017 yılında Showtime’da gösterilen Twin Peaks: The Return, yıllardır gördüğümüz hiçbir şeye benzemiyor desek abartmış olmayız. Özlediğimiz tüm karakterlerin yaşlanmış halleri, gizemli ve müthiş bir atmosfer ve ne olursa olsun başka herhangi bir şeyle ilgilenmemizi engelleyen bir çekicilik. Bu kez Lynch’in benzersiz zihninde on sekiz saat boyunca gerçeküstü ve şiirsel bir yolculuğa çıkma şansı buluyoruz. Bu kez bir gizemi çözme fikrini bile vermeyen dizi, her türlü açıklamaya direnircesine, sürreal hikaye anlatımı sınırlarında dolanıyor.

Twin Peaks’in ve tabii David Lynch’in hâlâ güncel kalabilmesindeki en büyük sebeplerden biri yaptığı işlerin zamansızlığından çok, izleyiciyi şimdiki zamanda tutan etkisi diyebiliriz. Seyirciye sunduğu olağanüstü görseller, şahane müzikler ve tüm duyulara etkisiyle yarattığı atmosfer sayesinde bizi şimdiki zamanda kalmaya ikna edebilmesi oldukça nadir bir başarı. Spoiler’ların dizilerin kaderini belirlediği hatta senaryoların değişmesine bile sebep olduğu zamanlarda Lynch, spoiler’ların etkileyemeceği bir evren ve hikaye yaratmayı başarıyor. Twin Peaks: The Return başlı başına yaşanması gereken, görsel ve işitsel medyumunun hakkını vererek sözle aktarılamayacak bir deneyime dönüşüyor.

Tanımlar ötesi

Prestijli Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinéma, son on yılın en iyi on filmi listesinde Twin Peaks: The Return’ü birinci sıraya yerleştirerek onu sinema olarak nitelendirdi. Zaten Lynch de bu projeyi on sekiz saatlik tek bir senaryoyla çektiğini ve daha sonra parçalara böldüğünü söylüyor. Bu durum çokça tartışmaya sebep olsa da Twin Peaks’in televizyon ya da sinema olup olmadığının çok da bir önemi yok. David Lynch’in elinden çıkan hiçbir işin net kutulara konamayacak veya basitçe etiketlenemeyecek olmasının bir sebebi de biricikliği olabilir. Aslen bize sunduğu benzersiz deneyimin tadını çıkarmak ve onu tanımlamak için çok da uğraşmamak belki de en doğrusudur.