Aman yavaş, aheste!

Pandemiyle distopik bir filme dönüşen hayatımızı hızla ileri sarmak istesek de, evren bize ”Aman yavaş, aheste!” diye buyuruyor şu aralar… Tüm bu yavaşlama ve yakınlaşmanın yeni sezonda bizi nerelere götüreceğini ise bir zamanlar bizi merak nöbetlerine sürükleyen Game of Thrones’un yeni bölümlerini bekler gibi bekliyoruz. Ve bu arada Game of Thrones finali ve birçok şeyden şikayet ettiğimiz 2019’dan ceketlerimizin önünü ilikleyerek özür diliyor, 2020’nin sezon ortasında iptalini arz ediyoruz.

”Koşturuyoruz işte.”

Uğraşmak istemediğimiz ”naber”lerin bu samimiyetsiz cevabı, hayatlarımızın samimi bir özeti aslında. Koşturarak yiyoruz, koşturarak yürüyoruz, koşturarak seviyoruz, koşturarak paylaşıyoruz, koşturarak yaşıyoruz. Bir yere, birine, bir şeye yetişmek için koşuyor ya da onlardan koşturarak kaçıyoruz.

Bu hız, sınırı aşıyor ve çözemediğimiz bir hız problemi haline geliyor. Böylece saatte 70 ve 90 kilometre hızla birbirine doğru hareket eden A ve B karşılaşmıyor, birbirinin yanından geçip gidiveriyor. Radara takılan bu hızın en ağır cezası ise kaçırdığımız ya da hiç yetişemediğimiz ilişkilerimiz oluyor.

Biz hayatımızı 0’dan 100 kilometreye 2 saniyede çıkan bir spor araba gibi yaşarken, konuşması bile insanda Xanax etkisi yaratan Vietnamlı Zen ustası Thich Nhat Hanh, bir trafik polisi gibi ”Aman yavaş! Aheste!” diyor. Güney Fransa’da 1982 yılında kurduğu Plum Village manastırında ”duran” Thich Nhat Hanh, biraz frene basmak isteyen herkesin direksiyon hocası oluyor. Zen ustası, öğretilerinden biri olan yürüme meditasyonuna, yürüdüğümüzü fark ederek başlamamızı istiyor. Her adımda geçmiş pişmanlıklardan ve gelecek endişelerinden uzaklaşıp “Vardım, evdeyim” diyerek tam da adım attığımız yerde olmamızı söylüyor. ‘An’da ve neredeysek tam da orada. Biz ise oradan oraya koştururken bir an geliyor, mantraları ‘sosyal mesafelendirme, izolasyon, karantina’ olan zorunlu bir meditasyonla belki uzun zamandan sonra ilk kez duruyoruz. Sosyal mesafelendirmeyle birbirimizden uzaklaşınca, hızın mesafeleri kısaltmadığını ama yavaşlamanın birbirimize, huzura veya kendimize kavuşma şansımızı artırdığını fark ediyoruz.

Ayrı ayrı ama yeniden bir arada

Kısa süre öncesine kadar hayatlarımız meme olsaydı telefonuyla uğraşan bir Paris Hilton (me) ve dinlemediği halde ona diller döken Kim Kardashian (my boyfriend/friends/parents/colleagues) olurdu. Yani aslında koronavirüsten ve sosyal mesafelendirmesinden çok önce çevremizdekilerle aramıza girdi mesafeler. Yan yana ama uzaktık. İlk semptomlar 3G, 4G, 4.5G ile bağlanabildiğimiz dünyada yaşadığımız kopukluk hissi oldu. Havada asılı kalan ilişkilerimiz, bulaşma hızı yüksek teknoloji ve özellikle telefon ekranı gibi yüzeylere sıkıca tutunan ilgimizin sonucu ise maalesef negatifken, yavaşlamamız gerektiği konusunda pozitiftik.

Ve şimdi hepimiz evlerimize çekilip çevrim içi olunca hayatımızdaki sinyal bozuculardan kurtuluyoruz; bağlantı sağlamak yerine yeniden sağlam bağlar kurmaya başlıyoruz, yavaşlıyoruz.

”Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli…”

Artık dost meclislerinin ilk 15 dakikasından sonra herkesin eline aldığı telefonlar aramızdaki yegane bağlantı oluyor. Arkadaşlarımızın yanlarındayken bakmadığımız yüzlerini, onun yerine bakıp durmadan kaydırdığımız ekranlarımızda görüyoruz; beyaz gürültüye çevirip kıstığımız konuşmalarını en sevdiğimiz konserdeymişiz gibi dinliyoruz. Birkaç hafta önce telefon konuşmalarını şablon mesajı andıran ”Bu hafta kesin görüşelim” cümlesiyle bitirirken, şimdi birbirimize hasret kalıyoruz ve telefonları bu kez kesinkes görüşmek isteyerek kapatıyoruz.

kim kardashian paris hilton

Her şeye hızlıca erişebilen ve eriştiği hızda tüketen biz, belki de ömrümüzde ilk kez bir şeyler için beklemek zorunda kalıyoruz. Böylece bize angarya gibi gelen market alışverişinden ertelemek için kıvrandığımız kahve sözüne kadar her şeyin kıymetini teker teker anlıyoruz. Hatta bu küresel yavaşlamayla, dating app’lerin kimi zaman Instagram hikayesinden bile kısacık bir aralığa sığdırdığı ilişkiler zamana yayılıyor. Video görüşmesi şeklinde vuku bulan ilk buluşmalarla kur sanatı geri dönüyor ve ‘anlamsız ilişki’ janrı, Jane Austen-vari bir romantizmine dönüşüveriyor. Diğer yandan bu sosyal mesafelendirmeyi dirsek temasında deneyimleyen partnerler ”Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli…” diyor ve ”karantina boşanması” isim tamlaması yavaş yavaş lügate giriyor.

Pandemiyle distopik bir filme dönüşen hayatımızı hızla ileri sarmak istesek de, beraberinde getirdiği yavaşlama ve yakınlaşmanın yeni sezonda bizi nerelere götüreceğini bir zamanlar bölümlerini merakla beklediğimiz Game of Thrones gibi bekliyoruz.

Bu arada Game of Thrones finali ve birçok şeyden şikayet ettiğimiz 2019’dan ceketlerimizin önünü ilikleyerek özür diliyor, 2020’nin sezon ortasında iptalini arz ediyoruz.

aheste aheste aheste aheste