Raconlu kötü adamlara yazılmış bir aşk mektubu: Better Call Saul

Kusursuz bir aşk mektubu, Better Call Saul… Televizyon tarihinin en kallavi hikayesini ayakta tutan o sağlam karakterler ve yıllar geçse de ne o karakterlerin ne de hikayenin peşini bırakmayan sadık izleyici için yazılmış bir aşk mektubu. New Mexico çölleri ile adliye koridorları arasında mekik dokuyan bu dizi için biraz fazla romantik bir açıklama olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama serinin yaratıcıları Vince Gilligan ve Peter Gould’un karakterlerini ne kadar koruyup kollayıp gözetmeye çalıştıklarını gördükçe siz de hak vereceksiniz.

Dikkat: Breaking Bad ve Better Call Saul’a dair ”dozunda” spoiler içerir. Yine de ikisini de izlemediyseniz pek bulaşmayın bizce. 

Ne feci bir diziydi yahu Breaking Bad. Walter White niyeti bozup Heisenberg’e dönüşme yolunda her türlü hinliği ve zalimliği yaparken bizim de içimiz eziliyordu resmen. Karakter dönüşümü o kadar iyiydi ki, onun o dönüştüğü karakter bizim de vicdanımıza tekme tokat dalıyordu. Bir taraftan da bu kimya öğretmeninin kötüler aleminde aşırı iyi hamlelerle yükselişini izlemek garip bir tatmin de veriyordu; “hep siz mi kazanacaksınız be” diye bağırasımız geliyordu kötü adamlara karşı. Ama sonlara doğru, o da o kötü adamlardan birine dönüşünce empati ve sempatimizi bir kenara bırakmış, daha çok etrafındakiler için endişelenmeye başlamıştık.

Heisenberg ve yürek sıkıştıran kötülüğü

Dizinin yaratıcısı Vince Gilligan’ın da hissettirmek istediği tam da böyle bir şeydi muhtemelen. Bizim Heisenberg’le empati kurmamızı istemiyordu hatta mümkünse onun bu dönüştüğü karakterden uzaklaşmalıydık. Türlü şeytanlıklar yapabilecek (spoiler gibi olmasın ama en büyük şerefsizliği Jesse’nin dünya güzeli eroinman sevgilisi Jane’e yapmamış mıydı?) bu adamı, esaslı bir anti-kahramanmış gibi alıp gönlümüze sarmamalıydık. Her ne kadar onun kendi çapında kurduğu bu imparatorluğun, izleyici olarak bir parçası olsak da… (Ben şahsen, Walter’ın o laboratuvarda sinek kovaladığı bölümden sonra diziyi izlemeyi bırakmıştım bir süre, öylesine kalbim sıkışmıştı artık o takıntılı hasta kişiliğinden. Zaten dediğim gibi, Vince Gilligan’ın niyeti de tam olarak buydu bence, yoksa koca bir bölümü neden sinek kovalamaya ayırsın?)

Yine de sonunda, dizinin bromance kodlarına yakışır bir şekilde Jesse’yi kötü adamların elinden kurtararak bize bir duygu seli yaşatmıştı. Bu muhteşem son bile, dizinin ne kadar kusursuzca, ilmek ilmek işlendiğinin bir kanıtıydı. (Arada bir de El Camino geldi; o sayede Jesse’nin mutlu sonunu da görebildik.)

Tabii ki o sonu görmeden önce de biliyorduk, hikayenin ilmek ilmek işlendiğini. Walter’ın vicdan ezen arızalıkları bile bu hikaye için özellikle kurgulanmıştı. Kusursuz olay örgüsü (Hank’in tuvalette oturmuş, yıllardır kovaladığı uyuşturucu imparatorunun gözlüklü lise öğretmeni bacanağı olduğunu anladığı o sahne mesela, ne kadar ince ince yaratılmış bir sahnedir o yahu, hâlâ heyecanlanıyorum) ve diğer karakterlerin kaderi bu arızalıklara bağlıydı.

Spin-off’ların efendisi: Better Call Saul

Breaking Bad’in bir spin-off’u olarak önümüze düşen ve spin-off kavramını zirveye çıkaran Better Call Saul’un en güzel tarafı ise o muhteşem karakterlerin, Walter’ın arızalıklarından çok uzakta olmaları. Yani şimdilik…

Aslında Saul Goodman karakterinin bir spin-off olarak ayrı bir yolculuğa çıkması fikri, Breaking Bad bittikten sonra değil, Breaking Bad’in seri bir yükselişe geçtiği bir dönemde gelmiş Vince Gilligan ve Peter Gould’un aklına. Nasıl oldu diye çok merak ediyorum. ”Ya ben ne müthiş bir karakter yarattım” mı dedi Vince Gilligan acaba kendi kendine. Belki de bu sıra dışı karakteri, Bob Obenkirk’ün üstünde görünce daha fena vuruldu, bu uçarı gibi gözüken karakterin derinliklerine inmek istedi. Kısacası, 2009 dolaylarında konuşmaya başlamışlar bu spin-off fikrini. Gilligan hatta, Full Measure bölümünün çekimleri sırasında Bob Obenkirk’e usulca yaklaşıp ”Hey, bir spin-off’a ne dersin” diye sormuş. Uzun zamandır planladıkları belli: Breaking Bad’in tadı hâlâ damağımızdayken, uzaklara bakıp ”Ah ne diziydi” diye taze bir acıyla iç geçirirken gelivermişti Better Call Saul. 2015 Şubat’ında, Breaking Bad gibi o da AMC’de yayınlanmaya başlamıştı.

Koca yürekli adam Saul Goodman, yani Jimmy McGill

Uçarı ve renkli kişiliğini yüzeyselliğine verdiğimiz Saul Goodman’ın geçmişine, Breaking Bad’in çok öncesine (ne kadar bilmiyoruz ama aynı on yıl içerisinde geçiyor gibi, fazla uzakta değiliz) götürüyor bizi Breaking Bad. Ve daha ilk bölümden görüyoruz, Breaking Bad’de yüzümüzü en çok güldüren karakterlerden biri olan Saul Goodman’ın derinlikli kişiliğini ve koca yürekliliğini.

Dizi aslında sonraya giderek açılışı yapıyor. Yani Breaking Bad’den sonrasına… Saul Goodman kaçışta. Kimliğini ve varlığını komple değiştirmiş, AVM içerisinde pastane bozması bir yerde sabahtan akşama kadar özenli bir şekilde çalışıyor. Bıyık bırakmış, gözlük takmış ve hayattan feci bezmiş bir şekilde. En ufak bir yamuk yapmamaya çalışıyor ki, dikkat çekmesin. Zaten ABD’nin en çok aranan adamlarından biri. Kaderi pamuk ipliğine bağlı. Haline üzülmeye fırsat bulamadan geçmişe dönüyoruz hemen.

Karakterimizin adı Saul Goodman değil; Jimmy McGill. Saul Goodman adına göz koyduğunu da kısa zamanda öğreneceğiz: ”It’s all good man!, bundan güzel bir isim olur” diye geyik yaparken, Saul Goodman’ın açılımının ne olduğunun ipuçlarını verirken.

Saul Goodman olarak yakalayacağı gösterişten çok uzakta bir hayatı var Jimmy’nin. Avukatlık yapıyor yine ama adliye koridorlarında, para kazanmak için dava kovalıyor. Önüne ne iş gelirse bakıyor. Kafayı bulup bir cesede tecavüz eden ahmak birkaç gencin davasını bile üstleniyor. Dediğimiz gibi, para kazanmak için. Bir ofisi var. Tabii ofis olduğuna ikna olabilirseniz… Gün içinde kadınların doluştuğu bir manikür salonunun dibindeki depo bozması bir odayı hem evi hem ofisi olarak kullanıyor. Gidip gelirken, manikür salonundaki salatalıklı sudan içmeye çalışması ve salonun sahibi tarafından terslenmesi iç acıtıcı.

Bu bir aile hikayesi olabilir mi? Ya da avukatlık dizisi?

Abisi Charles McGill, aslında Jimmy’nin olduğu her şeyin tam tersi. O da avukat ama bambaşka. Büyük bir avukatlık ofisinin ortağı. Adliyede adı duyulunca herkes önünü ilikliyor. Zekası 1500 IQ. O derece. Ama işte… O da hafif arıza. Bir hastalıktan muzdarip. Elektromanyetiğe karşı alerjisi olduğunu düşünüyor. Evden dışarı adımını atamıyor o yüzden. Evinden de elektrik geçmiyor zaten. Bir gaz lambası yakıyor geceleri; 18. yüzyılda gibi yaşıyor. Bu noktada Jimmy’nin ne kadar fedakar olduğunu görmeye başlıyoruz. Abisine kol kanat germiş. Her gün gidip geliyor (eve girmeden önce saatini, telefonunu çıkarıp posta kutusuna bırakıyor tabii, etrafa elektrik saçmasın diye), alışverişini yapıyor, onu yeniden ayağa kaldırmak için çabalıyor. Yine de nafile, Chuck’ınki umutsuz bir vaka.

Jimmy’nin hayatındaki tek insan abisi Chuck değil. Yine bir avukat olan Kimmy’ye karşı boş olmadığını görüyoruz. (Sonrasında, bence, televizyon tarihinin en fedakar ve en sevgi dolu ilişkilerinden birine koyulacaklar.)

Kimmy & Jimmy

Kimmy de iş bitirici ve dedike bir avukat. Charles’ın ortağı olduğu avukatlık bürosu Hamlin-Hamlin-McGill’de çalışıyor. Zaten Jimmy’le de oradan tanışıyorlar: İkisi de büronun fotokopi bölümünde çalışıyorlarmış bir dönem. Kimmy henüz hukuk öğrencisi, Jimmy ise umutsuz bir vaka iken; geçmişi türlü skandal ve dolandırıcılıkla dolu olan Jimmy’ye abisi Chuck bir noktada sahip çıkmış ve onu bataktan kurtarmak için şirkette, fotokopi bölümünde işe almış. Gel zaman git zaman Kimmy’nin hukuka olan sevdası Jimmy’ye de ilham vermiş; niyeti bozup deli gibi çalışmış didinmiş. Evet, ”top” okullardan mezun olmamış abisi gibi ama ne yapıp edip hukuk fakültesini bitirmiş ve avukat olarak baroya kaydolmuş.

Abisi ile ilişkilerinin ne kadar bozuk olduğunu da işte bunları öğrenmeye başladıkça anlıyoruz. Kardeşine olan tutkulu öfkesini anlayamıyoruz Chuck’ın. Israrla anlatmaya çalışsa da. Neticede mantık sınırlarının çok dışında artık. Walter White’ın Heisenberg’e dönüşmesi gibi, kusursuz bir delilikle önümüzde yitip gidiyor Chuck. Çaresizliği gerçekten iç acıtıcı.

Dizide piyanoda çalmaya çalıştığı şu şarkı, feci dokunmuştu bana. Sonra cenazesinde de çalınıyordu bu şarkı. Müzikle bir karakteri özdeşleştirmek bile dizinin muazzamlığına bir örnek.

VE İŞTE O!

Jimmy ön planda olsa da bu sadece onun ve Saul Goodman’ın hikayesi değil. Jimmy ve Kimmy’yle kol kola girmiş giderken işte o çıkıveriyor karşımıza.

Mike Ehrmantraut.

Better Call Saul’un en güzel taraflarından biri de Mike’ın bulaştığı onca belaya rağmen ölmeyeceğini bilmek. Yani bu seride… Öyle bir gönül rahatlığıymış ki bu, diken üzerinde, ahanda şimdi ölecek diye korkmadan izleyebilmek.

Dünya üzerinde beş tane şöyle Mike gibi adam olsa sırtımız yere gelmezdi muhtemelen. Gerçek bir süper kahraman… Ona bir de ben aşk mektubu yazmak istiyorum…

mike better call saul

Karizması ve tek el hamlesiyle dünyaları devirebilecek potansiyeliyle daha Breaking Bad zamanı vurulduğumuz Mike’a dair her şeyi öğreniyoruz Better Call Saul’da. O kapalı kutu açılıveriyor önümüzde. Polis emeklisi olduğunu öğrendiğimiz Mike’ın Gustavo Fring ve tayfasıyla yollarının nasıl kesiştiğini izliyoruz. Ama yavaş yavaş; Better Call Saul’un temposu o kadar hızlı değil. Ve böylece daha yakından tanıyoruz Mike’ı. O da fedakar bir karakter, sevecen bir büyükbaba. (Sevecenliği tabii onun standartlarında.) Ne yapıyorsa torunu ve gelini rahat etsin, mutlu olsun diye. Tahmin edeceğiniz üzere, bu fedakarlıklar onu Gustavo Fring’e kadar götürüyor. Biraz arabesk, Türk filmi vari geldi kulağa, değil mi? Aslında tam da Münir Özkul’un baba karakterlerindeki racon var Mike’ta. Öylesine onurlu, gururlu ve çalışkan. Biraz çileci de. Eski toprak neticede.

Racon…

Racon kelimesinin sözlük karşılığı. Hiçbir yamuğu yok ve her işin üstesinden gelebiliyor. Karşısına çıkan lavukları, zerre mimik kıpırdatmadan alaşağı edişini görmek o kadar büyük bir mutluluk saçıyor ki bünyeye. Breaking Bad sırasında Vince Gilligan yine ”Aman ben nasıl bir karakter” yarattım diyerek kendine hayran olmuş olmalı. Ya da Jonathan Banks’in ellerinde, Mike karakterinin aldığı şekle vuruldu o da, bilinmez. Ama çok iyi davranıyor Mike’a bu yeni seride. Onun ne kadar büyük bir adam olduğunu bize yine yeniden göstermek istiyor.

Şu sıralarda, Better Call Saul’un beşinci sezonu yayınlanıyor. Sene başında yapılan bir açıklamaya göre, dizi altıncı sezon onayını da aldı ama bu altıncı sezonla birlikte de finalini yapacak. Yanlış anlamayın, öyle reytingler düştüğü için falan değil; tam tersine, müthiş yorumlar alıyor dizi. Yine de hikayenin sonuna doğru geliyoruz. Jimmy McGill, çoktandır Saul Goodman adı altında ful fors çalışıyor. Kartele de bulaştı. Henüz Gus Fring ve Los Pollos Hermanos taraflarında fazla dolaşmıyor ama belli ki gidişat o yönde.

Mike, çoktan geçti Dark Side’a; Gus ile aynı seviyede racon anlayışları var çünkü. Ve ikisi de aşırı profesyoneller. Herkeste böyle bir iş etiği olsa… Onların arasında oluşan sıra dışı bromance talihsiz ama güzel hislerle dolu. Jimmy, yani Saul onların yanına doğru kayıyor son birkaç bölümdür. Ve korkuyoruz izlerken. Jimmy değil, ”Madem birlikte olamıyoruz, o zaman evlenelim” diyerek garip bir şekilde evlendiği, karısı Kimmy için.

Ve yine onun gibi, Breaking Bad’de görmediğimiz için sonu için endişelendiğimiz Nacho Varga için. En iyilerden birini en sona sakladık.

Her şeyi o başlattı

Şöyle diyelim; Nacho Vargo, sessiz sedasız takılsa da, hiç belli etmese de, bu hikayedeki saydığımız tüm karakterleri buluşturan ve onları kötü yola sürükleyen kilit karakter. Jimmy’yi kartelin avukatı yapan da o, Gustavo’nun Mike’ı fark etmesini sağlayan da… Evet, belki dolaylı yollardan ama her şey Nacho ile başladı. Onunla da bitmez umarız ki… Breaking Bad’de de gördüğümüz, Gustavo’nun ve Walter’ın da başını ağrıtan Salamanca ailesinin bir adamı Nacho. Tekerlekli sandalyesinde zil çalarak iletişim kuran eski gangster Hector Salamanca’yı da bu hallere o düşürmüş meğer! Sebeplerini görünce yine kalbimiz yumuşadı. Yine racon, yine koca yüreklilik…

Walter White’ın bulandırdığı Breaking Bad’de, racon yoktu. Bu karakterlere rağmen yoktu. Sinsice planlar ve saf bir kötülükle kalbimiz sıkışırdı. Better Call Saul, bu açıdan bir tür antitez gibi. Burada yamuk yok. Sinsice değil ama kusursuzca ve yüksek zekayla yapılmış planlar var. Her adımda ve her saniyede hem tüm o karakterlere hem de dizinin arkasındaki dehaya hayran kalıyorsunuz. Özellikle mizahın akıllıca yükseldiği o sahnelerde. Evet, Breaking Bad’de sık sık karşımıza çıkan kara mizah Better Call Saul’da da kendini gösteriyor. Hem Better Call Saul’daki mizah her zaman o kadar kara değil, gönül rahatlığıyla gülebiliyorsunuz.

Hem galiba bunun sonu, Breaking Bad’den daha da iyi olacakmış. ”Daha ne kadar iyi olabilir” diyebilirsiniz ama bu bizzat Vince Gilligan’ın sözü: ”Better Call Saul, Breaking Bad’den daha iyi bir sona sahip olacak” diyor.

Bu karakterlere de böylesi yakışırdı zaten.