Bu dünyanın çivisi çıkmış dedirten gerçek suç belgeselleri

Unabomber’ın akıl sır ermeyen hikayesinden Osho’nun kitleleri peşine takan çılgın gücüne… Her birimizi sıkı birer detektife dönüştüren, çoğunlukla hayattan soğutan ve hatta isyan ettiren gerçek suç belgeselleri… Evet, hepsi yaşanmış, hepsi ”gerçek”.

Yaşanmış bir suç hikayesi duyduğumuzda istem dışı kulak kabartıp daha dikkatli dinlemek herhalde biz insanların doğasında olan bi dürtü. Herkesle aynı gemiyi paylaşan bir yolcunun başından geçen olayları öğrenerek belki de korunma mekanizması geliştirdiğimizi düşünüyoruz. Aslında sebep sadece bu değil. Uzmanlar gerçek suç hikayelerinin bu kadar ilgi çekici olmasının altında sadece adrenalin duygusunun değil; kurban olmamanın verdiği mutluluk hissinden tutun, gizemi çözme ile suçlunun motivasyonunu öğrenmeye kadar türlü türlü sebeplerin yattığını söylüyor.

Dizi, film ve belgesel yayınlayan platformların hayatımıza girmesiyle birlikte gerçek suç hikayelerinden esinlenen yapımların sayısı her geçen gün bir hayli artıyor. Hele ki yüzyılın davasının sahibi O.J. Simpson’ın hikayesi onlarca belgesele konu olduktan sonra bu janra aldı başını gitti. Dünyanın şirazesi kaydığından mıdır yoksa teknolojinin verdiği olanaktan mıdır bilinmez ama bir suç işlendiğinde içeriği trajedi barındırıyorsa artık o hepimizi ilgilendiren bir olay haline dönüşüyor. Agatha Christie romanlarındaki sürükleyici dedektifçilik oyununu artık gerçek suç öykülerini ekrana taşıyan yapımlarda icra edebildiğimiz için kilitleniyoruz belki de ekranlara.

Bu yapımların ortak noktaları kan donduran suç hikayeleri değil sadece; olayların geçtiği ülkelerdeki korkunç yargı sistemlerini de tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyorlar. Bu dünyanın çivisinin çıktığına en büyük işaretler. 

Gerçek suçlardan esinlenerek yaratılan kurgular bu yana, gerçek suç öykülerinden esinlenen belgesellere dadanıyoruz. Dışarıdaki dünyanın ne kadar beter olduğunu hatırlatmak istercesine… (Evet, evde kapalı olduğunuza sevinebilirsiniz belki bir noktada.) Bizden küçük bir de uyarı: Bu yapımlar gerçek olaylara dayalı hikayeler olduğundan izlerken korku seviyeniz artabilir o yüzden dilerseniz gündüz saatlerinde izleyebilirsiniz. Ortalık şöyle aydınlıkken…

 

Abducted in Plain Sight (2017)

Yok artık dedirten türde bir belgeselle başlamak istedik. 2016 yapımı olan Abducted in Plain Sight’ın yönetmeni ve yapımcısı Skye Borgman, 1970’lerin saf ve temiz Amerikası’nda küçük bir kasabada yaşayan bir ailenin başından geçen tüyler ürpertici bir hikayeyi ekranlara taşıyor. Broberg ailesinin 12 yaşındaki kızları Jan Broberg Felt’in, ailece güvendikleri komşuları (ama maalesef sosyopat olan) Robert Berchtold tarafından kaçırılmasına şahit oluyoruz. 90 dakikalık yapımda olaylar ilerledikçe kurbanlarla neredeyse diyaloğa geçecek boyuta gelebilirsiniz ve bir anda kendinizi ekrana ”Nasıl yaparsın böyle bir şey?” derken bulabilirsiniz. Şaşırmayın!

Unabomber In His Own Words (2020)

Amerikan tarihinin en ilginç suçlularından olmaya aday Ted Kaczynski nam-ı diğer Unabomber’ın günlüğünden alıntılarla hikayesini bir nevi kendi ağzından dinliyoruz. Harvard Üniversitesi’nden daha 16 yaşındayken burs kazanan matematik mühendisi Kaczynski’nin böylesi bir suçlu olacağını burs verirken herhalde kimse tahayyül etmemiştir. Teknoloji düşmanı Kaczynski ormandaki ahşap kabininde yaptığı bombaları itinayla seçtiği kişilere postalayarak onların zarar görmesini sağlıyor ve böylece bir nevi sistemi eleştirdiğini anlatıyor. 1978 yılında başladığı bu bomba serüvenine tam 17 yıl boyunca devam ederek FBI tarihinin en pahalı ve en uzun araştırmasına sebep oluyor. 1996’da tutuklanan Ted’in kaleme aldığı Sanayi Toplumu ve Geleceği isimli manifestosunun o zaman da olduğu gibi bugün de bir hayli takipçisi var. IQ’sunun 167 olduğu bilinen teröristin akıl almaz hikayesini izlerken açık kalan ağzınızı kapatmayı unutmayın.

The Disappearance of Madeleine McCann (2019)

Konu çocuk kaçırmaysa Madeleine’in öyküsünü es geçemeyiz. Oldukça yeni bir belgesel bu aslında; tarihin en esrarengiz kaçırılma hikayesini anlatıyor. Mayıs 2007’de Portekiz’de tatilde olan bir ailenin kızı Madeleine bir akşam Algarve’de kiraladıkları yazlık evin odasından kaçırılıyor. Küresel boyutta bir kayıp araştırmasına dönüşen bu soruşturmadaki önemli mihenk taşları, teoriler ve bugün gelinen noktayı anlatan yapım gerçekten tüyler ürpertici.

Tiger King: Murder, Mayhem and Madness (2020)

Kan, ter, göz yaşı ile absürt bir gerçekliğe ayna tutan Tiger King suç dünyasındaki şarlatanları anlatıyor bir nevi. ABD’de ilk on günde 34 milyon izleyiciye ulaşıyor. Yayının karantinanın ilk günlerine denk gelmesi midir, yoksa fırsatlar ülkesi Amerika’nın her türlü zırdeliliğe olanak tanıyan yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi mi, bilinmez. Tek bildiğimiz ana karakter Joseph Maldonado-Passage nam-ı diğer Joe Exotic’in dünyasının sınır tanımadığı suçlarla dolup taşması. Tiger King ile ilgili düşüncelerimizi daha detaylı okumak isteyenleri şöyle alabiliriz.

Wild Wild Country (2018)

Konu şarlatanlıktan açılmışken, Wild Wild Country belgeselini de şuraya bırakalım. Maclain ve Chapman Way’in hazırladığı bu altı bölümlük yapım, Bhagwan Shree Rajneesh ve müritlerinin Oregon’un ortasında, ‘vadedilmiş topraklar’ üzerinde kurdukları ütopik dünyayı ve akıl almaz hayatlarını anlatıyor. Osho olarak da bilinen mistik guru Bhagwan ve en sadık yaveri Sheela’nın işledikleri türlü türlü suçları (seks, suikast, yolsuzluk, silahlanma, zehirleme ve daha fazlası) hayretler içerisinde izleyeceksiniz.

Killer Inside: The Mind of Aaron Hernandez (2020)

Yakın zamana ait gerçek suç hikayelerini izlemek olaylarla daha kolay bağ kurmayı sağlarken bir yandan da insanı feci sorgulamaların içine çekiveriyor. NFL’de top koşturan New England Patriots’ın yıldızı Aaron Hernandez, 2015 yılında biraderinin cinayetinden tutuklanıyor. Birinci derecen cinayet hem de… 40 milyon dolarlık bir sözleşme alacak kadar şanslı ve başarılı olan bu oyuncunun Amerikan futbol dünyasında nasıl yıldızının parladığını ve bir anda şöhreti ile kariyerinin yerle bir oluşunu izliyoruz.

Tell Me Who I Am (2019)

Geçmişe bir yolculuk Tell Me Who I Am. 18 yaşında talihsiz bir kaza geçiren Alex Lewis hastane odasında gözlerini açtığında geçmişe dair hatırladığı tek şey ikiz erkek kardeşi, Marcus. On sekiz yılın güllük gülistanlık geçtiğini dinleyen ve geçmişini Marcus’un ağzından çıkan sözlerle imgeleyen Alex’i, aslında her şeyin bu kadar toz pembe olmadığını keşfederken ve çocukluğunun sırlarını çözmeye çalışırken seyrediyoruz. Sırlar birer birer önümüze açıldıkça gördüklerimize inanmamız da zorlaşıyor, keşke hepsi kurgu olsa. 

Long Shot (2017)

Kimi zaman nefes nefese kimi zaman sinirlenerek izlediğimiz gerçek suç belgeselleri arasında ”Oh be!” dedirten yapımlar da var elbette. Yönetmen Jacob LaMendola bu belgeseli yaparken belli ki bu hissi yaşayalım istemiş. Juan Catalan, robot resimdeki zanlılardan birine benzediği için işlemediği bir cinayetten ötürü tutuklanıyor. Oysa ki suçun işlendiği sıralarda bir beyzbol maçında, 54 bin kişinin arasında Catalan. Seyircilerden biri olduğunu kanıtlamak ise adeta samanlıkta iğne arattıran cinste bir operasyon gerektiriyordu. Taa ki Curb Your Enthusiasm dizisinin yıldızı Larry David işi ele alıp Catalan’ın hayatını kurtarana kadar.

Audrey & Daisy (2016)

Cinsel istismara uğrayan iki genç kız Audrey Pott ve Daisy Coleman’ın hikayesini dinlerken belgesel yapımcıları karı-koca Bonni Cohen ve Jon Shenk insan doğasının en karanlık yüzüne şahit olduklarını anlatıyorlar. 2016 Sundance Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan belgesel bir nevi Z kuşağının teknolojiyle olan sert imtihanını aktarıyor. Cinsel istismar yetmediği gibi teknoloji aracılığıyla online saldırılara da maruz kalan iki genç kızın öyküsü, günümüz gençliğinin yaşam stiline ayna tutarak kafamızda bir ton soruyla baş başa bırakıyor.

The Innocent Man (2018)

Amerikalı yazar John Grisham’ın kurgu olmayan ve gerçek öykülere dayanan tek kitabı The Innocent Man’i rehber olarak kullanan belgesel, Oklahoma’nın küçük kasabası Ada’daki birbirinden esrarengiz iki cinayeti keşfe çıkıyor. 1980’lerde geçen olaylar insan hatasının doğuracağı sonuçlar ile Amerikan yargı sisteminin başarısızlığına dikkat çekiyor. Yapımcı koltuğunda oturan John Grisham da belgeselde söz alarak ”Eğer bunu roman olarak yazsaydım kimse bana inanmazdı” diyor.

Central Park Five (2012)

Rastgele şiddetin yepyeni seviyelere ulaştığı ’80’ler New York’u, bugün bildiğimiz New York’tan bambaşka ve tehlikeli bir şehir. 1989 ilkbaharında, Central Park’ta bir kadının tecavüz ve cinayetiyle suçlanan beş gencin hikayesine ışık tutan belgesel, suç dünyasındaki ırkçılık sorununu sert bir şekilde gözler önüne seriyor. İşlemedikleri bir suç yüzünden 6 ila 13 yıl cezaya çarptırılan beş gencin savaşı tüyler ürpertiyor.

Ken BurnsSarah BurnsDavid McMahon‘ın yönetmenliğindeki belgesel daha sonra, adalet sistemindeki ırkçılığa dikkat çeken yapımlarıyla adından söz ettiren Ava Duvernay‘in yorumuyla yeniden ekrana taşınıyor. Central Park Beşlisi’nin hikayesi orijinal belgeselin yapımından yedi yıl sonra, When They See Us isimli dört bölümlük bir mini seri olarak yeniden anlatılıyor. İki yapım da oldukça çarpıcı.

gerçek suç belgeselleri gerçek suç belgeselleri