HBO dizisi Run ve kafamızdaki sorular: ‘Ben kimim’ ve ‘Kaç desem gelir misin?’

Arkasında Fleabag’in yaratıcı gücünü barındıran, Vicky Jones’un yönettiği ve Phoebe Waller-Bridge’in prodüktörleri arasında olduğu HBO dizisi Run ilk sezonu yarıladı bile. Hem başrollerde Merritt Wever ve Domhnall Gleeson var. Tek bir mesajla hayatlarını olduğu yerde bırakıverip birbirlerine doğru koşmaya başlayan iki ex-aşığı canlandırıyorlar. Yol boyunca keşfettikleri ise hem kendileri hem de biz izleyici için şok sebebi.

Buradan sonrası ilk dört bölüme dair spoiler’larla dolu olabilir. Kızmak yok!

Gizliden gizliye yürek sıkıştıran bir dizi Run.

1- Karakterlerle kendinizi özdeşleştiriyorsanız ve içinde bulunduğunuz sıkışıklıktan ancak kaçarak kurtulabileceğinizi düşünüyorsanız karakterlerin planı size bir tür rahatlık hissi verse de durumunuzun vehametini daha beter fark etmenize sebep olabilir.

2- Hayat boyu yaptığınız seçimlerin ne kadar doğru olduğunu fark edip şükürleri, ”Oh be”leri peş peşe sıralarken ”Peki ya öyle olsaydı” diye sorarken buluverebilirsiniz kendinizi ki kötü bir kabusun içine çekilmiş gibi oluyorsunuz o anda da. Kaçıp da kurtulamadığınız bir dert, kabusla eş değer.

Gördüğünüze pek de inanmayın. En başta…

Aslında çok havalı bir şekilde başlıyor Run. Ruby’nin ilk bölümünde yaptığı açılıştan biraz seziyoruz aslında, ne kadar baymış olduğunu. Yoga matından dolayı duyduğu heyecanı telefonda nasıl da ballandırarak anlatıyor erkek arkadaşına. Ya da kocasına… O an için bilmiyoruz ilişki durumlarını ama pek de parlak olmasa gerek. Zira Ruby arabada konuşurken göz deviriyor, sessizce iç geçiriyor, ruh halindeki garip sıkışmışlığı bize de aktarıyor.

Hemen o an, telefonu kapatır kapatmaz bir mesaj geliveriyor telefonuna: RUN.

Kaç, koş, bir şeyler yap!

Bir suç işlemiş gibi gözükmüyor Ruby. Öyle dehşetli bir panik hali yok. Bir panik var da, yeryüzünden silinmek istercesine değil. Paniğine kafa karışıklığı da karışıyor ama çok da uzun sürmüyor, gelen mesaja o da ”RUN” yazarak cevap veriyor ve basıyor gaza.

run-hbo-ruby

Amerika’yı boydan boya kaydederken

Ruby’nin peşinde önce havalimanına gidiyoruz, New York’a uçak bileti alıyoruz. Beş saat uçtuktan sonra doğruca Grand Central’a gidiyoruz. Orada Ruby’nin aslında romantik bir şeyler peşinde koştuğunu anlamaya başlıyor gibiyiz. Bir mağazaya girip kendine ruj alıyor. Bir de sprey kuru şampuan. Yoga öncesi at kuyruğu yaptığı saçlarını şöyle bir kabartıyor. Birini fena halde etkilemek istediği belli. Ruj ve kuru şampuan aslında her şeyi özetliyor.

Ve bir trene atlayıveriyor. Kompartımanda ilerlerken bir ses duyuyor. Tanıdık bir ses olmalı onun için çünkü hemen tuvaletin içine saklanıveriyor. Sesin telefondaki konuşması bitince de çıkıveriyor karşısına. ”Birini fena halde etkilemek istediği belli” demiştik. Meğer bir adamla buluşacakmış ve galiba hikayeleri çok eskiye dayanıyor.

Hayatının aşkı için, gelen tek bir mesajla her şeyi yakıp geçip koşarak giden bir kadın. Hem de uzaklara doğru, o anda! Ne kadar cool ve maceracı.

Diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, çünkü her şey, bu karşılaşmayı anlatan ilk bölümün ardından yerle bir oluyor.

Güçlü bir kadro (baştan garantili)

Bazı izleyici için ”torpilli” yapımlardan biri Run. Sebebi çok…

1- HBO. Bizi ne zaman üzdü ki?

2- Phoebe Waller-Bridge ve Vicky Jones.

Run, Phoebe Waller-Bridge’in Fleabag gibi her yerinden çıktığı bir dizi değil. Sadece yapımcılığını üstleniyor ama dizinin yaratıcılığını ve yönetmenliğini, Phoebe Waller-Bridge’in ”iş ortağı” Vicky Jones üstleniyor. Fleabag’in tiyatrodan diziye uyarlanmasını da birlikte üstlenmişlerdi zaten. Bu arada artık, bir yapımın arkasında Phoebe Waller-Bridge ismini görmek bile yeterli bir heyecan sebebi. Fleabag dışında bkz. Killing Eve, Crashing.

run hbo

3- Merritt Wever. Gözümüzün önünde yükselişine şahit olduğumuz ve giderek çok daha sağlam rollerde döktürüşünü izlediğimiz gizli bir süper star. Nurse Jackie’deki aşırı heyecanlı hemşire Zoey rolünde gözümüze ilişen Merritt Wever’a gönlümüzü kaptırmamız muhtemelen Unbelievable ile oldu. Adalet sisteminin iki yüzlülüğünü çarpıyordu suratımıza. Yumuşak yüz ifadesine rağmen sert çıkışlarıyla ortalığı yerle bir eden bir dedektifi canlandırıyordu. Unbelievable’dan kısa bir süre sonra Marriage Story filminde izledik kendisini. Bambaşka bir karakterle. Yarı alkolik yarı kaçık kız kardeş rolündeydi. Komikti.

Run’da ise bir kez daha başrolde. Hatta bu sefer Unbelievable’a göre daha da başrolde. Bir mesajla vınlayan Ruby rolünde onu izliyoruz. Yine sahici ve detaylarda güzelleşen oyunculuğuyla…

4- Domhnall Gleeson. Eğer kızıl saçları size feci şekilde Weasley ailesini hatırlatıyorsa doğru yerdesiniz. Kendisini Harry Potter serisinde ejderha peşindeki abi Bill Weasley rolünde görmüştük. Seriden birkaç sene sonra yürek söken romantik komedi About Time gelmişti. Türü seviyorsanız, keyif alabileceğiniz, mutlu sonla bitmeyen ama sonunda hayat dersi veren bir filmdi. İflah olmaz aşık rolünde, başrolde kendisini zihnimize kazımıştı Domhnall Gleeson. Yolu Star Wars’tan da geçti. Televizyonda ise Black Mirror’daki rolüyle aklımızda kaldı: Yine yürek söken bir aşk hikayesiyle ama bu sefer bir de yüksek teknoloji işin içine giriyordu. Ummadığımız sorular eşliğinde kül olup gidiyorduk izlerken.

run chicaho

Daha izlemeden ikna olmuştuk yani hikayenin peşine düşmek için.

Hayat gurusu Billy

Anlık çılgın hareketlerle ilerleseler de Ruby ve ”RUN” mesajına tav olduğu Billy’nin çok da çılgın yaşamadıklarını hikaye (ve tren) ilerledikçe görmeye başlıyoruz. Kariyer yolunda bir türlü olduramayıp kendisini sevgisiz bir evliliğe mahkum eden, boyu kadar iki oğlu olan genç bir kadınmış meğer Ruby. Nefes alamıyormuş, tükenip gidiyormuş. Billy’nin mesajı da tam da öyle bir anda gelmiş.

Billy ise bir kişisel gelişim uzmanı… Bir hayat gurusu… Bu konuda çok satan kitapları var. Büyük büyük konferanslarda sahneye çıkıp hayata, kendini keşfetmeye, içindeki gücü ortaya çıkarmaya dair desteksizce sallayıp duruyor. İçinde bulunduğumuz çağa dair nefret edilesi her şeyin bir temsilcisi.

O da çok geçmeden fark etmiş. Bir gün bir konferans sırasında, onca izleyicinin önünde bir tür sinir krizi geçirip iyice saçmalamaya başlıyor. Ruby’ye RUN diye mesaj atması da bu yarı skandal olayın ertesinde oluyor. (Arkada tabii başka sebepler daha çıkacak, göreceğiz onları da.)

Bir keşif çabası. Hem kendini hem de karşındakini…

Anlayacağınız, Ruby ve Billy hem kendilerinden hem de bir önceki hayatlarından son sürat kaçıyorlar. Bir de arada eski aşklarını alevlendirmeye çalışıyorlar. Bu kaçış da zaten okul yıllarında başladıkları ve tam tıkırında ilerleyen, tutkusu yüksek ilişkileri sırasında verdikleri bir kararmış: Biri diğerine RUN diye mesaj atarsa ve diğeri de RUN diye cevap verirse doğrudan New York’ta, Grand Central’da buluşup 17.00’daki ilk trene binmek için sözleşmişler. Geçmişte birinin diğerine RUN diye mesaj attığı ama cevap alamadığı da olmuş… Gördük. Vah talihsiz Ruby vah…

run hbo dizi

Saatler, günler tren hızıyla ilerlese de hikayenin akışı birkaç vites geriden geliyor. Geçtiğimiz hafta dördüncü bölüm yayınlandı. Yedi bölümlük ilk sezonun yarısından fazlasını tamamladık gibi. (Matematiğimiz çok iyi.) Ama hâlâ kafamızda cevaplanmamış sorular var; hem Ruby hem de Billy’yi adım adım tanımaya devam ediyoruz. Kimileri için can sıkıcı olabilir tabii bu yavaş tempo ama doğal oyunculuklar eşliğinde hikayeye de sahicilik katıyor.

Diyaloglar bizi bize anlatan……

Bir de tabii diyaloglar var hikayeyi şekillendiren. Mesela ilk bölümde güçlü kadın söylemleriyle Billy’yi kırıp geçiren Ruby’nin, savunduğunun çok tersi bir hayat yaşadığını (ve bunu tercih ettiğini) görüyoruz, ki bu onun sıkışmışlığını daha beter bir hale getiriyor. Zikri ve fikri kesinlikle aynı değil. Zaten söylüyor da bunu: Keşke benden iki tane olsa diyorum, Laurence’ın (kocası) yanında olup hiçbir şey olmamış gibi takılan ben, bir de dışarıda kafasına estiği gibi yaşayıp dilediğinle sevişen ben… Peki şimdi sana kaybolan yıllarını kim verecek Ruby?

run hbo tv

Billy tarafında gizem o kadar çözülmemiş olsa da yaptığı işe dair tüm inancını yitirmiş olduğu da bir gerçek. Sahte bir hayat çünkü onunkisi. Etrafındakileri kandırmaya yönelik cümleler uydurmuş, bunlarla caka satıp para kazanmaya yönelik bir hayat. Bomboş yani. Ve galiba kendisine karşı buz kesmemizi sağlayacak bir detay daha öğreneceğiz. (Yukarıda notunu düşmüştük.) Galiba hikaye orada daha da çözülecek.

Bu arada bizimle birlikte onlar da birbirlerini keşfediyorlar bir taraftan. 17 küsur sene sonra ilk kez karşılaşıyorlar çünkü. Mesela Billy, Ruby’nin iki çocuğu olduğunu bilmiyormuş mesela. Bilse ”RUN” diye dadanmazdı belki de. Ayrıca çok klasik bir yorum olacak ama karakterlerimizin birbirlerini keşfetmeden önce kendilerini keşfetmesi lazım. Ancak öyle biz izleyici de rahatlığa kavuşabileceğiz. O garip sıkışmışlık hissi bir şekilde kendini hatırlatmaya çalışsa da…

Üç bölüm sonra yeniden buluşalım.