Bu karantinayı -evde geçiren şanslılar olarak- kendimize nasıl anlatacağız?

Daha önce bu kadar şey bilip, yine de hiçbir şey anlayamadığımız olmamıştı. İlk elektrikli sokak lambalarıyla geceleri Ay’a kafa tutmaya başladıktan sadece yüzyıl sonra Ay’a ayak bastık. Ondan elli yılcık sonra yapay zeka robotu Sophie, Suudi Arabistan vatandaşı oldu, vergi ödeyip ödemeyeceği tartışılıyor. Seks robotu tasarlayan fabrikalar her ürünün “gerçekçi” hissettirmesi için bir yerlere mutlaka kusur kondururken, güzellik endüstrisi tam gaz kusursuzluk illüzyonunun ekmeğini yemeye devam ediyor. Şu an Türkiye sınırları içinde yürüyen herkes hayatının bir noktasında leğende yıkanmışken, Elon Musk çocuğuna X Æ A-12 ismini koyuyor. Biz daha bunlara “n’oluyor yahu?” diyorduk ki, her gece yaptığımız felaket senaryosu rutinimize rağmen hiç çalışmadığımız yerden geldi soru. Şimdi bu karantinayı kendimize nasıl anlatacağız?

Yazı: Özge Sargın

Harvard Business Review’da Mart sonu bir makale başlığına denk geldim ve burnumdan nefes vermeli güldüm: “Hissettiğiniz bu rahatsızlığın adı, keder.” Millet olarak yıllardır üzerinde mahsur kaldığımız duygusal roller-coaster, tam Didim Lunapark’ta “geçen yıl buradan bir çocuk düştü öldü” denilen roller-coaster olduğundan, çilekeşliğimle kendimi Batılı’dan üstün sandığım nadir bir an yaşadım. Keder, anksiyete, korku, hatta ölümlü olduğunu fark etme… Bunlar bizim için Salı öğleden öncesi kafada bir iki çevirip sonra “yemekte ne var” diye soracağımız dertler. Bu duygularla tanıştırılmamıza gerek yok, yıllardır aynı tabaktan kuru fasulye yiyoruz. Madem bu kadar bağışıklık kazanmaktan bahsediyoruz, yıllardır genişleyen felaket repertuvarımızın da bu salgında gösterdiği performansı görüp, kendimize “iyisin iyi” demeyi ihmal etmeyelim.

Motive narsist

Şu an yaşadığımız duygularla öncesinden tanışık olsak da bu, bu durumu kendimize nasıl anlatacağımızı bildiğimiz anlamına gelmiyor. Herkes şef oldu, bazıları üretkenleşti, bazıları üretkenleşenlere “salgın üretme zamanı değildir!” dedi, yoga yapan herkesin videolarını izlemekten kimlerin yapmadığını öğrenmiş olduk… Ya biz sıkılmayı mı unuttuk? New Yorker’da “Improving Ourselves to Death / Kendimizi Ölesiye Geliştirmek” diye 2018 tarihli – kişisel gelişim çılgınlığının Covid-19 öncesi zamanları — bir yazı var. Lazeri tutmaya çalışan gözü dönmüş kediler gibi sonraki gelişimi kovalamamızdan bahsediyor. Yazıda, gelişime ihtiyacı olduğu aklımızın ucundan geçmeyecek şeyler için bile “Yüzde 100 doğal, Çin’in antik geleneklerinden ilham alan…” ürünlerin örnekleri sıralanıyor. Gwyneth Paltrow’un Goop isimli markasının pelvik duvarını düzleştiren ve “negatif enerjilerden arındıran” Yoni Yumurtası ürünü gibi. Böyle böyle 2018 yılında kişisel gelişim sektörüne on milyar dolar harcanmış. Sanki uzaylılarla yüzleşeceğiz de “budur işte, insanlığın en üstünü, helal olsun!” diye bizi öne atmaları için hazırlık yapıyoruz. Bu örneklerin ötesinde, yazıda benim için asıl haber değeri taşıyan şey; ne kadar da üstün olduğunu herkese göstermek için kendini geliştiren insanlardan bahsederken telaffuz edilen ifade “motive narsist / aspirational narcissist.” Çünkü – sağlıklı dozlarda değil, ölesiye – gelişmeye çabalamak için, ortaya çıkarıp cilalasan kanıtlayabileceğin bir üstünlüğün olduğuna inanmak gerekiyor.

Screen Shot 2020-05-13 at 17.41.41

Olamadıklarımızı neden hâlâ olamadık?

Kendi kendimize cevaplamakta zorlandığımız sorular çoğunlukla “Ben nasıl hâlâ istediğim yere gelemedim?” “Beni en çok sevecek olan kişiyle çoktan ayrıldım mı?” “Neden benim de yapabileceğim şeyleri yapıp da benden daha iyi durumda olanlar var?” Bu soruları bir türlü cevaplayamıyorken, bazı cevapları da zamanla değiştiriyoruz. Her tecrübemizi ve hissimizi, arkeolojik bulgular gibi etiketlerken üzerlerine yazdıklarımız bir türlü içimize sinmiyor. “En mutlu ilişkim” yazdığımız etiketin kenarına sonra sıkışık bir şekilde “şimdilik” eklemeler; “hayalimdeki ev” diye gaza geldiğimiz taşınmadan kısa süre sonra “hayalimdeki” kelimesinin üstünü çizip, “kiralık” yazmalar… İnsana Yoni Yumurtası aldıran bu tatminsizlik deviniminin elebaşıysa şu sorular: “Hepsi bu kadar mı, bu mudur? Daha iyisi olacaksa ben şimdikini salıyorum?” “Motive narsist” endişelerin yüzölçümü çok dar, sadece kendi hayatımızı kapsıyor ve sahip olduğumuzdan çok daha fazlasını hak ettiğimize inanmaktan geçiyor. Zihnimizde “olması gerektiği gibi olmayan şeyler” var ve motive narsistler olarak neden hâlâ olmadıklarını anlayamıyoruz.

Covid-19 gibi global bir savaşla yüzleşmek, endişelerimizin yüzölçümünü yırta yırta genişletti. “Olması gerektiği gibi olmayan şeylerin,” sadece bizim hayatımıza özgü olmadığını; öncesindeki tüm sıkıntılarımıza yüzünü ekşitip “vay canına derde bak” diyerek hatırlattı. Biz sadece emojili WhatsApp gruplarının veya spor salonlarının birer parçası değiliz. Dünya, bizden büyük. Üstelik dünyanın bize hiçbir borcu yok. Yapabilecek olmamıza rağmen bir şeyi yapmadıysak, onun başarı sefasını sürme borcu yok. Herkesin bizi sevmesi borcu yok. Biraz pilatese gittiysek artık börek yiyince kilo almamamızı sağlama borcu yok. Yeteneklerimizin biz istediğimizde keşfedilmesi borcu yok. “Olması gereken şeyler” diye bir şey de yok. Olanlar var, olduramadıklarımız var.

Olduramadıklarımızı dünyadan alacaklı değiliz.

visuals-Pd2hIHv95FY-unsplash

Çünkü hiçbir şey kontrol altında değil

Biz zaten silah seslerini duyup da masanın altına saklanma anısı olan, Facebook’ta bir değil birkaç kere “güvendeyim” diye durumunu güncellemiş insanlarız. Dünyanın “olması gerektiği gibi” olmayabildiğini masa altından tecrübeleyip, nasıl “motive narsist”e dönüşebiliyoruz? Her şeyin kontrolümüz altında olmadığını sürekli hatırlamak durumunda kalsak da nasıl narsist narsist dünyanın bize borcu olduğunu düşünüyoruz?

Yoni Yumurtalarının ve yapamadıklarımız için dünyayı suçlamanın dolduramadığı kara delik, varoluşsal bir boşluk. Soren Kierkegaard, bu varoluşsal boşluğu “stimülasyon eksikliği” değil, “anlam eksikliği” olarak çerçeveliyor. Üstelik bu alıntısı, yeni icat edilen elektrikli sokak lambalarına dakikalarca bakıp büyülenmek dışında pek de stimülasyon kaynağımız olmayan 19. yüzyıla ait.

Kierkegaard’dan kesinlikle daha az sıkılıyoruz, ama anlam yoksunluğumuz öyle bir hale gelmiş olacak ki, sıkılmaktan daha çok korkuyoruz.

Dünya bizim ölçülebilir hedeflerimizden büyük

Sıkılmaktansa kendimize sarmamıza neden olan anlam eksikliğini, “biraz daha cilalasam tam olacak” diye kendimizi ölesiye çitileyerek dolduramayız. Kendimize “motive narsist” dürbünüyle baktığımız sürece keşfettiğimiz şeyler, yalnızca insani kusurlar olacak. Üstelik, bu cilalamanın motivasyon kaynağı içselleştirilmiş hayaller yerine ödünç alınmış, öğrenilmiş idealler olduğu için; zihinsel, duygusal, fiziksel repertuvarı genişletip bireysel rönesans da başlatamaz. Sağlıklı bir şekilde gelişmek isterken sadece yağ oranı, pürüzsüz yapılabilen yoga pozisyonları, meditasyon dakikaları gibi ölçülebilir hedefler koyarsak küçük düşünmüş oluruz. Dünyanın bizden ibaret olmadığını kabul etmeliyiz. Böylelikle anlam hakkında daha büyük ve derin düşünebilir, içimizdeki boşluk yerine başka bir boşluğun hikayesini hatırlayıp; yaşantımızın yüzölçümünü genişletebiliriz:

Bana ait olan her atom
Senin de. Hatırladın mı?”

 Yıkandığımız leğenlerin, hanımeli kokusunun, yapay zeka robotu Sophie’nin, gamzelerin, lateksin, pastane limonatasının, Apple Watch’ın, Didim Lunapark’ının, denizde sektirdiğimiz taşların… Her şeyin bir zamanlar “tek” bir şey olduğunu – tekilik teorisini – öne atan Stephen Hawking ölünce, Marie Howe bu teori hakkında yukarıda alıntılanan şiiri yazıyor. Tekillik teorisi, evreni doğuran büyük patlama anında bildiğimiz ve bilmediğimiz her şeyin, sonsuz yoğunlukta küçük bir noktaya sıkıştığını söylüyor. Evren büyük patlamadan sonra o sıkıştırılmış küçük noktadan hızla genişliyor ve hâlâ da genişlemeye devam ediyor. Dünya bizim etrafımızda dönmediği gibi, parçası olduğumuz tek şey de kendi kulaç mesafemizde gördüklerimiz değil.

Covid-19’un da hatırlattığı gibi, hangi şirketlerde çalışmış veya hangi kitapları okuyamamış olsak da bütün hayatımız kolaylıkla haberlerde paylaşılan bir vaka sayısıdan ibaret olabiliyor. Birbirimize o kadar bağlıyız ki Çin’de birinin yarasa yemesi Bartu Küçükçağlayan ve Melikşah Altuntaş’ın Kuşum Aydın’la tanışmasına ve ülkemizde hatrı sayılır bir kesimin günlük 3 lirayla geçinmek durumunda kalmasına neden olabiliyor.

pawel-czerwinski-V04L86sQAHc-unsplash

Neyi anladık ki anlatamadık?

Bildiğimiz çok şey, anlayamadığımız daha çok şey var. Evren akıl almaz şekilde sürekli genişlerken bizim anlam referanslarımız yankı odalarımızla sınırlı kalamaz. Yaşamanın doğru, “olması gerektiği gibi” bir yolu yok. Sokağa çıkma yasağı olacağını duyunca stok yapmaya durumu yetmediği için çıkıp Luppo alan var, bunu anlayamayan stokçular var. Kütüphanelere düşman olabilen öfkeliler var, o öfkelilerin Rap şarkısını dinleyen üniversite öğrencileri var. Covid-19 hakkında “önemli bulguları olduğunu” söyledikten sonra öldürülen Çinli bilim insanı Bing Liu var, “sıkıntıdan kendini kesecek” Serdar Ortaç var. Hepsi de aynı tekilliğin çocukları, aynı dünyanın eşit geçerlilikte olan anlamlı parçaları. Kendimize Covid-19’u anlatmaya çalışırken, yarattığı boşluğa bir anlam vermek durumunda kalacağız. Bu anlamın öznesi; yaptıklarımız veya yapamadıklarımız olursa yine motive narsist dilinden konuşmuş ve şuradan şuraya sağlıklı bir adım atmamış oluruz. Eğer dünyanın bize borcu olmadığı konusunda mızmız narsistliğimizi ikna edebilirsek; yaşamın bizden ibaret olmadığını ve ufkumuzu aşan bir bütünün parçası olduğumuzu anlayabiliriz. Ödünç alınmış idealleri kendimize zorla giydirmeye çalışmak yerine; kafamızı kaldırıp etrafımızda neler oluyor ve biz bütün bunların içinde neredeyiz bakabilirsek, sıkılmaktan o kadar da korkmayabiliriz. Böylelikle elimizdeki Yoni Yumurtasını yavaşça yere bırakıp, derin bir “oh” çekebiliriz. Zaten büyük ihtimalle uzaylılarla yüzleşecek olsak, önlerine “budur, insanlığın en üstünü!” diye bir motive narsist atmayacaklardı.

(Görseller, Unsplash)

karantinayı karantinayı karantinayı karantinayı karantinayı karantinayı

karantinayı karantinayı karantinayı karantinayı karantinayı karantinayı