Netflix dizisi Hollywood, hayal içinde bir hayal kuruyor

Netflix dizisi Hollywood, adını aldığı şehrin ve geçtiği dönemin en karanlık taraflarını suratımıza çarpsa da tozpembe hayallerin peşine düşen bir masal gibi adeta. İyiler ile kötülerin saflarını belirlediği bu hikayede, iki tarafın birbiriyle olan çatışması sıkça yürek hoplatsa da, masallara yaraşır mutlu sonlara doğru çıkıyor. Gerçek hayatta özlediğimiz cinsten.

Konuya doğrudan giren diğer Ryan Murphy yapımlarına kıyasla, kurulan o hayale bizi alıştırmak istercesine ağır ağır adımlarla açılıyor Hollywood. İlk birkaç bölüm, izleyiciye bu diyarı tanıtmakla geçiyor: Büyük stüdyoların arkasındaki kırılgan güçler, insanı yerinden yurdundan eden kocaman umutlar, evdeki hesaba uymayan planlar, acımasız kurallar, daha da acımasız kararlar, kendini yineleyen rekabetler ve çaresizlikler. Altın çağının tam ortasında olan 1940’lar Hollywood’unda her şey yerli yerinde…

Altın çağında Hollywood

II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesindeyiz. Savaş buraları bizzat vurmamış olsa da yıkımın etkileri, cepheden gelenlerin zihninde buralara da taşınıyor. Baş karakterimiz Jack Costello mesela, cepheden gelir gelmez soluğu, gencecik karısıyla beraber Hollywood’da almış. Beş parasızlar. Hem bir de çocukları olacak… Jack düşmüş bir hayalin peşine ama o umutların, yakışıklılık ve yetenek tanımadan yerle bir olma ihtimali de var. Hollywood mitinin, ihtişamlı başarı öyküleriyle pekişse de duvara çarpılmış nice hayalin üzerinden yükseldiğini de biliyoruz. Bilmesek de görüyoruz zaten; Jack’in etrafı, bu şehre film yıldız olmak için gelip kendini hiç ummadığı yerlerde bulan karakterlerle dolu.

hollywood netflix jack

Hollywood, daha önceki Ryan Murphy yapımlarında izlediğimiz (hatta bazılarını bu yapımlar sayesinde keşfettiğimiz) isimlerle yolumuzu kesiştiriyor. Jack Costello rolünde, The Politician’da da gördüğümüz David Corenswet var. Glee ve The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story gibi yapımlarda sağlam döktüren Darren Criss ise hevesli yönetmen Raymond Ainsley olarak karşımıza çıkacak. Kadronun büyükleri için ise ayrıca bir satır açalım: Joe Mantello, Dylan McDermott, Holland Taylor ve Jim Parsons. (Big Bang Theory’nin Sheldon’ı Jim Parsons yine uyuz bir karakteri canlandırıyor, yine tabii aşırı iyi bir şekilde.)

hollywood netflix

Şarkısız bir müzikal. Gibi…

Hollywood bir müzikal değil ama müzikallerin o kaygısız coşkusu, her anına hakim. Mesela hikayeye giriş yaptığımız ilk bölümlerde Jack’i stüdyo kapılarında seçilmek için hevesle beklerken ya da elektrik faturasını ödeyemeyecek hale gelmiş karısı tarafından trip yerken görüyoruz ama o derbeder olmadığı için biz de fazla hüzünlenmiyoruz. Onun o çabuk yılmayan heyecanlı ruh hali bizi de teselli eder gibi oluyor.

Sonra bir gün bir barda tesadüfen Ernie ile karşılaşıyor Jack. Daha doğrusu Ernie, Jack’e laf atıyor; bir-iki muhabbet sonrası hayatlarının ortak noktalarda kesiştiğini anlıyoruz. Ernie de savaşa gitmiş, buraya da film yıldızı olmak için gelmiş ama hayat onu farklı yerlere sürüklemiş; şimdilerde bir benzin istasyonu işletiyor. Jack’e de bu benzin istasyonunda bir iş teklif ediyor, zorlu geçen bu günlerde ekonomik bir kazancı olması için.

Anlatılan sadece Jack’in hikayesi değil

Zavallı esas oğlanımız, eve para götürebilmek için kabul ediyor Ernie’nin teklifini ama işin aslı çok başka çıkıyor; ilk iş gününde anlayıveriyor. Burası yakışıklı genç adamların çalıştığı bir tür genel ev gibi bir yer. Gün boyunca pek çok kadın ve erkek arabalarıyla benzin almaya geliyor ve özel kodu söyleyen (”Hayaller alemine gitmek istiyorum”), buradan yanında o yakışıklı erkeklerden biriyle ayrılıyor. Jack önce mırın kırın ediyor; ”gitmem-etmem ben evliyim” diyor ama sonra bakıyor ki bu işte sağlam para var, çok da uzatmıyor. İyi ki de yapıyor (!), zira hayaller alemine götürdüğü kadınlardan biri şehrin en büyüklerinden Ace Studios’un casting direktörlerinden biri çıkıyor ve ”Yakışıklı olman yetmez” denilerek suratına kapanan kapılar bir anda önünde açılıveriyor.

hollywood netflix

Bu karşılaşmalar ve tesadüflerle birlikte anlatılan Jack’in hikayesi olmaktan çıkmaya başlıyor bir noktadan sonra. Jack’in Hollywood’daki çemberi genişledikçe, hikayeye yeni kahramanlar dahil oldukça dizinin, genç ve yakışıklı bir adamın Hollywood’da tutunma çabasından çok daha öteye geçmeye çalıştığını anlıyoruz. İzleyiciyi en çok şaşırtan da bu oluyor: Başlangıçta yavaş tempo, müzikallere has uçarı bir anlatımla bizi içine almaya çalışan hikaye bir noktadan sonra farklı bir boyuta atlıyor ve beklenmedik yerlere doğru geçmeye başlıyor. Bir Ryan Murphy yapımı izlediğinizi de buradan sonra anlıyorsunuz zaten.

Televizyon aleminin esaslı yıldızı

Aslında başlangıcı da birebir olmasa da, Ryan Murphy’nin hayatından benzerlikler taşıyor. Cebinde 55 dolarla, Indiana’dan Hollywood’a gelmiş ve bu yokluğun içinden televizyon aleminin en büyük isimlerinden biri olarak yükselmiş bir isim neticede Ryan Murphy. Glee, Nip/Tuck, American Horror Story, Pose, American Crime Story, The Politician… Böyle kısacıkmış gibi gözüküyor ama malum American Horror Story ile American Crime Story’nin her sezonu bambaşka bir yapım… Sırada ise One Flew Over the Cuckoo’s Nest’in bambaşka bir hikayesine dalış yapan ve korkunç hemşire Ratched’ın hikayesini anlatan Nurse Ratched, Meryl Streep ve Nicole Kidman’ın başrollerde olduğu The Prom ve A Chorus Line var.

nurse ratched

Nurse Ratched rolünde elbette Sarah Paulson var.

Emmy’lerde şimdiye dek toplam 28 adaylık kapmış olan Ryan Murphy, kazandığı altı ödülle prestijine prestij katarken Netflix’le olan 300 milyon dolarlık rekor anlaşmasıyla adını anlı şanlı bir şekilde yazdırdı televizyon tarihine. O artık yenilmez bir isim. Gerçi, adının geçtiği her işi aylar öncesinden merakla beklemeye başlayıp yayınlandığında da tek seferde hayranlıkla hatmeden hayran kitlesi için çoktandır öyleydi zaten… Sadece milyon dolarlarla tescillenmiş oldu. 

Burada herkese yer var

Farklı kimlikler söz konusu olduğunda çoğulcu bir bakış açısıyla anlattığı hikayelerinde herkese yer veriyor Ryan Murphy. Kariyerinin ilk yıllarında, televizyon için yazdığı projelerinde eşcinsel karakterler yaratmasına izin verilmediğini söylüyor ama ”beyaz straight” erkeklerin egemen olduğu bu sektörde emin adımlarla ilerlemenin bir yolunu buluyor. ”’Hayır’ı cevap olarak kabul etmedim hiçbir zaman” diyor ve bunun kendisini gerçek bir savaşçıya dönüştürdüğünü söylüyor. Bu mücadelesinin de karşılığını alıyor sonunda zaten; Ryan Murphy yapımları, LGBTİQ+ karakterlerin merkeze taşındığı, kadınların söz sahibi olduğu, ırkçılığı yerle bir eden hikayelerle dolup taşıyor. Ve tam da bu yüzden, en melodram tadında olanlar bile sağlam bir şekilde politik.

The 2017 New Yorker Festival - Ryan Murphy Talks With The New Yorker's Emily Nussbaum

Yıllar içerisinde Ryan Murphy’nin bu politikliği üzerinden izleyici ve eleştirmenler ikiye ayrıldı: Melodram ögelerle anlattığı meselelerin içini boşalttığını savunanlar ve ne olursa olsun, toplumda görülmeyeni televizyona taşıdığı için alkışı hak ettiğini söyleyenler… (Ben galiba ikinci taraftayım.)

Hollywood da benzer tartışmalarla karşılandı. Masalsı atmosferinin ırkçılık, kadın-erkek eşitliği, LGBTİQ+ hakları gibi konularda yüzeysel kaldığını söyleyenler oldu mesela. Evet, anlatılanların hiçbiri gerçekçi değil ama yüzeysel olup olmadığı kısmı üzerine ayrıca kafa patlatmak gerekir. Hikayenin anlatıldığı dönemin üzerinden neredeyse 80 küsur sene geçmiş olsa da Hollywood’un hâlâ aynı konularda benzer şekilde çuvallamaya devam ediyor olması ve dizinin bunun herkesin yüzüne çarpıyor olması bile yeterli bir mesaj. Tüm bunları mutlu sonla biten bir masal gibi bize sunması ise yüzeysellikten ziyade, ”gerçek olamayacak kadar güzel bir hayal” kurduğumuzu hatırlatmak için. Dizide çekmek için büyük emek döktükleri Meg adlı o filmin başarısı, Hollywood’u aşkın bir başarı; dünyanın çok daha iyi bir yer olabileceğine dair umutlar yeşertmek isteyen bir zafer.

hollywood netflix avis

Peg, oldu sana Meg

Hikayeyi bıraktığımız yerden anlatmaya devam edelim ki Meg’e gelelim.

(Bundan sonrası ciddi spoiler’lar içerir.)

Ace Studios’un casting direktörünün ”torpili” sayesinde artık kendini oyuncu seçmelerinde bulmaya başlıyor Jack. Tabii bunda vaktiyle Ace Studios’un sahibi Ace Amberg’ün karısı Avis’i de hayaller aleminde dolaşmaya çıkarmış olmasının payı var. Başka yıldız adayı genç oyuncularla da karşılaşıyor macerası devam ederken: Ace ve Avis’in tam bir Hollywood figürüne sahip kızları Claire, yeteneği ve karizmasıyla Claire’in en büyük rakibi olsa da Afrikalı-Amerikalı olduğu için sadece hizmetçi rollerine seçilen Camille Washington yıldızlarının parlayacağı günü bekliyorlar.

Bu esnada Raymond Ainsley adlı genç bir yönetmen, Asyalı bir kadın karakterin epik-lirik hikayesini anlatacağı bir senaryoyla Ace Studios’a geliyor. Çok da başarılı bulunuyor senaryosu ama stüdyonun yöneticilerinden ve esas adamlarından Richard Samuels, hemen ikna olmuyor Raymond’ın bu senaryosu karşısında. ”Bak ben binlerce senaryo alıyorum her gün” diyor ve Raymond’dan, kendisine gelen bu senaryolar arasından en iyisini seçmesini istiyor: Ancak bu gelen senaryolardan birini yönetip çektikten sonra kendi filmini çekebileceğini de ekliyor. Raymond da senaryoları kucaklayıp sevgilisi Camille’le (evet, bizim şu Camille Washinton’la sevgililer) yaşadığı eve geliyor. Okuduğu onca senaryo arasından en çok Peg adlı hikaye çarpıyor onu: Yaşadığı onca başarısızlık ve hayalkırıklığıyla, kendini HOLLYWOOD (o sıralarda ”Hollywoodland”) yazısından aşağı bırakıveren Peg adlı kayıp bir yıldız adayının hikayesi…

Hayallerdeki Amerika

Senaryoyu Dick Samuels da beğeniyor ama bilmiyorlar ki senaryonun yazarı Archie, Afrikalı-Amerikalı genç bir adam. Ace Studios bilse, bunu asla kabul etmez. Zaten Raymond da ”çaktırmasa” da yarı Asyalı… Raymond ”çaktırmadığı” için kurtarıyor da, Archie projeden çıkarılıyor, senaryosu çekilecek olsa bile. Darmadağın oluyor. Hikayenin aşağı doğru gidişi ise beklenmedik olaylar sonrasında bambaşka bir seyre giriyor.

Ace Amberg kalp krizi geçirince, stüdyonun başına karısı Avis geliyor. Avis de vaktiyle buralara oyuncu olmak için gelmiş ama dikiş tutturamamış. Ace ile evlenmiş, kocasının büyük stüdyosunun gölgesinde kalan bir ev hanımı olarak hayatını sürdürmüş. Stüdyonun başına geçmesi ise yıllardır beklediği ve hayalini kurduğu bir fırsat aslında. Onun gelişiyle birlikte stüdyonun beyaz ve erkek egemenliğiyle verdiği tüm kararlar rafa kalkıyor. Öncesinde tabii, aynı ”mantık” çerçevesinde devam etmeye çalışıyor ama hem Dick hem de stüdyonun bir diğer yöneticisi Ellen Kincaid onu bu çizgilerin dışına çekmek için çalışıyor. Bir de umulmadık bir şekilde işin içine Elenor Roosevelt girince; bu sadece bir Hollywood değil, ABD meselesine dönüşüyor.

Aslında her şey Camille’in artık başrole geçmek için Peg rolünü canlandırmak istemesiyle başlıyor. Allem ediyor kallem ediyor, Raymond’ı Peg’in Afrikalı-Amerikalı olması için ikna ediyor. Adı da Meg oluyor. Sonrası çorap söküğü gibi… Ellen ve Dick fikre bayılıyorlar. Zaten Ellen, Camille’in oyunculuğuna hayran. Meg’in karşısına, sevgilisi rolüne de bizim Jack’i getiriyorlar. Projeden çıkarılan Archie’yi de geri çağrıyorlar. Stüdyomuz biter, batarız, Ku Klux Klan kapımıza dayanır diyerek tüm bunları reddetmeye çalışan Avis’i de ikna ediyorlar sonunda.

İyinin karşısında kötüler

Evet, gerçekten de yanan devasa haçlar ve tehditlerle Ku Klux Klan kapılarına dayanıyor ama umursamıyorlar, boyun eğmiyorlar. Archie, ”Bu ne ki, benim amcamı bir gece yatağından çıkarıp döverek öldürdüler, bu beni asla korkutamaz” diyor. Ayrıca müthiş bir gişe stratejisi geliştiriyorlar film için: Meg’i başrolünde Afrikalı-Amerikalı bir oyuncu olduğu için reddeden güney eyaletlerine inat, kuzey eyaletlerindeki tüm sinema salonlarında hem de bilet fiyatlarında indirim yaparak gösterime sokuyorlar. Herkesin, daha önce sinemaya gitmemiş, gidememiş olanların bile Meg’i görüp ilham alması için.

Hatta yine aynı sebeple sonunu değiştiriyorlar Meg’in. Peg gibi intihar etmiyor Meg. Filmi izleyen ve hayallerinin peşinden gitmek isteyen tüm Afirkalı-Amerikalı genç kadınlara umut vermek için, sonunda Meg’e büyük bir motivasyon veriyorlar ve intihardan vazgeçtiriyorlar. Meg’in sevgilisi rolündeki Jack’imiz, Meg’i kurtarmak için Hollywoodland yazısının altında bekliyor ama ona gerek kalmıyor. Meg kendi kendini kurtarıyor bir nevi. Sarılıyorlar. Ve son.

Hayal et, gerçek olsun

Evet, Archie’nin senaryosu çok güçlü olduğu için herkes canla başla çalışıyor ama onları asıl teşvik eden, bu projenin hayallerindeki Amerika’yı temsil etmesi. Amerika’yı, dünyayı dönüştürmek için çalışıyorlar aslında. Filme dahil olan herkes, kendi kimlik mücadelesini veriyor ve bu projenin gerçekleşmesi, mücadelelerinde zafere yaklaştıklarının da bir kanıtı olacak.

hollywood netflix camille

Archie, Afrikalı-Amerikalı ve eşcinsel bir yazar olarak başarısını dünya aleme duyuracak, Oscar’lara kolunda erkek arkadaşı Roy ya da nam-ı diğer Rock Hudson’la, tüm yuhalamaları umursamadan katılabilecek. Camille, Afrikalı-Amerikalı kadınların hizmetçi rolünden çıkıp baş karakterleri üstlenebileceğini herkese gösterecek, tüm ezberleri çatır çutur yerinden sökecek. Avis, bir kadın yöneticinin erkek egemen Hollywood dünyasında nelere kadir olabileceğini ilan edecek; hem kim bilir belki kadın oyunculara erkek oyuncularla aynı paraların ödenmesini zamanından önce sağlayacak…

Farklı bir dünyanın mümkün olduğunu gören Dick, yıllardır sakladığı eşcinselliğini artık duyurmakta bir sakınca görmeden kendini mutluluğun kollarına bırakacak. Ellen, Dick’e olan platonik hislerinden kurtulup Ernie ile büyük bir aşka atılacak. Jack’in tuzu kuru ama o da hayatının aşkını bulacak, büyük bir jestle evlenme teklifi ettiği Claire ile kucak kucağa yaşayacak. (Bir noktada Claire’in annesi Avis’le yatmış oldukları gerçeğini unutmaya çalışalım.)

Bir tarafta dünyayı herkesin eşit olduğu bir yere dönüştürmek için uğraşan iyiler, diğer tarafta ise onları nefret ile püskürtmeye çalışan kötüler… Ryan Murphy’nin anlattığı bu Hollywood masalı, neyse ki iyilerin zaferiyle bitiyor. Anlatılanların yüzeysel olup olmadığının ise bu noktada bir önemi yok. ”Ne olursa olsun hayallerinden vazgeçme” dersi veren bu modern çağ masalı, o hayallerin gerçek olma ihtimaliyle fişekliyor zihinleri ve izleyeni başka dünyaların mümkün olduğuna inandırıyor.