Tırnak içinde normalleşme ve zihnimizi saran yeni kaygılar

Nereden bakarsak bakalım garip bir dönemden geçiyoruz. Üstümüze yağan birçok durumla karşı karşıyayız uzun zamandır. Şimdilerde ise normalleşmekten, hatta eski hayatımıza geri dönmekten bahsediyoruz. Bir belirsizlikten başka bir belirsizliğe geçerken, bu sefer de evlerimizi bırakmak zor geliyor. Aklımızda ne yapacağımıza, sürecin nasıl biteceğine ve nasıl ‘‘normalleşeceğimize’’ dair ortak sorular var.normalleşme

Yazı: Buluştuğumuz İyi Oldu ekibi adına, Uzman Psikolog Damla Kasımoğlu

‘‘Üstümüze yağan birçok durum’’ var dediysek de bu, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi veya seçeneğinin olmadığını akıllara getirmesin. Karl Jaspers’e göre zaten daima belirli bir durumda var oluruz. Bu durumlar her zaman değişir ve biz bunlar içinde aktif bir rol oynarız. Evde kalmayı seçerken de, ‘‘normalleşirken’’ de yine sınırlılıklarımızla temas edeceğiz, kaygı duyacağız, seçimler yapacağız. Evimizde kaldığımız günler uzadıkça veya ‘‘normalleşsem mi, normalleşmesem mi’’ diye düşünürken birçok ikilemin içine düşüyoruz kaçınılmaz olarak. Bu ikilemler de dahil birçok şey rutine dönüşmüşken yaşanan her gün de birbirinin aynısı gibi geliyor; motivasyonsuzluk ise belki de en çok hayıflandığımız konu. Her gün bir diğerine benzer gibi gözüküyor olsa da aslında her yeni günün kendine has bir gündemi var. Günlerden aynı şeyleri bekleyen bizler miyiz o zaman acaba?

Boş zaman neydi?

Evde kaldığımız ilk günlere dönelim. Pek çokları için evden çalışma formülü, daha yoğun bir iş akışını beraberinde getirmiş olsa da sosyal veya fiziksel, her türlü mesafenin üzerimizde söz sahibi olduğu bu dönemde yapılabilecekler de ev sınırları içerisinde belirlenmiş, ‘‘boş zaman’’ dediğimiz şey yeniden tanımlanmıştı. Ne yapacağımızı bilemeyip uzun zamandır yönelmek istediğimiz işler ve aktivitelerle günümüzü delicesine doldurmak istedik. Daha neye uğradığımızı anlayamamıştık ki ‘‘her gün işe gider gibi giyinin, öyle ekran başına gelin’’ gibisinden direktiflerle dolmaya başladı hayatımız. Biz ne istiyoruz diye bakmadan ‘’bir şeyler yapmaya’’ başladık. Kitaplar, filmler, türlü türlü hobiler… Yıllarca ertelediğimiz ne varsa hepsine el atmaya başladık. Bazılarına bir süre bunlarla ilgilenmek iyi geldi, kimisi de ne içinde o canlılığı ne de isteği buldu…

Her iki türlü de haklıydık aslında: Dünya artık çok daha güvensizdi. Hayatımızın bir sonu olduğu gerçeğiyle tekrar yüzleştik. Öteki ile aramıza mesafeler girdi. Öteki olmadan ne yapıyorduk, gereklilikler olmadan biz neydik diye düşünürken, bazılarımıza tatlı gelen boşluk bazılarımıza dipsiz bir kuyu gibi gözüktü. Özgürlüğümüzün kısıtlandığını hissettik. Suya düşen planlar ve geleceği ön görememe hali ise sıfırdan başlamayı gerektirdi kimi durumlarda. Hayatın bu belirsizliğini eskisi gibi görmezden gelemiyorduk artık. Oysa bu ve benzeri bütün deneyimler o kadar insaniydi ki! Evet, belirsizlikle veya sınırlarla yeni tanışmıyorduk ama tüm bunlar artık en somut halleriyle karşımızdaydı.

larry david quarantine

Verimlilik yarışı: En çok üreten kazansın!

Bütün bunlar olurken, günden güne bir verimlilik yarışı de baş gösterdi. Kendimizi meşgul tutmak için ya da bu krizden yararlanmak isteğiyle her güne ‘‘Ne yaratabilirim’’, ‘‘Bugün kendime ne katabilirim’’ diye başlar olduk. Yaşadığımız ve göz ardı ettiğimiz kaygılar bir yana, ‘‘Kim ne yapmış, ben ne yaptım’’ diye kendimizi kamçılar olduk. Ve yeterince verimli olamadığımıza kanaat getirdiğimiz her anda daha da suçlu hissettik kendimizi. Hele bir de değil verimli olmak, odaklanmayı komple yitirdiğimiz o anlarda, bir sorunumuz olduğundan neredeyse emindik artık.

Ne istediğimizi düşünmek ve kendimize kulak vermek gerçekten ne ara bu kadar lüks haline geldi diye sormadan edemiyorum. Kendimize tek bir şekilde bakmak, her günden ve kendimizden aynı şeyleri beklemek bizi kısır döngüye sokuyor ve dar bir alana hapsediyor. Ya iyi hissetmeliyiz ya da kötü… Ya verimli geçmelidir bir gün ya da verimsiz. Bunun dışında yaşanan her ihtimal ve her durum ise bizim için sanki bir anlam ifade etmiyor. Öfkeli hissetmemeliyiz, depresif hissediyorsak hemen neşelenmeliyiz. Bir şey yapmak istemiyorsak tembeliz; belirsizlik bize kaygı veriyorsa hemen iyi düşüncelere odaklanmalıyız. Hislerimizi kontrol altına almalıyız ve sorunsuz bir yaşam sürmeliyiz diye şartlandırıyoruz kendimizi. Kendimize bir makine muamelesi yaptıkça kendi deneyimimizi, kendi yaşamımızı görmezden geliyoruz. Böylelikle kendimize yabancılaşıyoruz.

Kendimizi ‘‘tembel’’ ya da ‘‘üşengeç’’ olarak tanımlamadan önce ‘‘bir şeyler yapmayan halimiz’’in de aslında nelerin üstesinden geldiğini anlamak bize farklı bir bakış açısı katacaktır. Harekete geçmek istemeyen halimiz bize ne demek istiyor? Zihnimiz önümüzdeki işe odaklanamazken, aslında neyle meşgul olmak istiyor?

Nedir bu ”normalleşme”?

Belki de normalleşmeyi konuşurken de bu soruları sormalıyız kendimize. Evlerden çıkmak ve ‘‘normalleşme’’ söz konusu olduğunda bir tarafımız rahatsızlık duymaya başlıyor. Evlerimiz bazen hem sıkıldığımız hem de kendimizi güvende hissettiğimiz bir yere dönüştü. Bunu bazıları ‘‘anne karnı’’ olarak da tabir ediyor. Bu tabirler, elbette ki herkese göre değişebilir; o yüzden bu şekilde kabul etmeden önce bu konforlu alanda neler bulduğumuzu, neyi bırakmanın bizi tedirgin ettiğini düşünmek önemli. Ya da şöyle soralım: Neyden kaçmaya çalışıyoruz?

‘‘Normalleşme’’yi tırnak içinde kullanmamın sebebi ise yaşadıklarımızı, ‘‘pandemideki hayatımız’’ ve ‘‘normal hayatımız’’ gibi sert bir şekilde ayırıyor olmamız. Bu ikisini ayırdıkça kendimizden kopuyoruz çünkü. ‘‘Normalleşme’’ dedikçe neden aklımıza öncelikli olarak tatsız deneyimleri getiriyor ve ürküyoruz? Belki de bu süreçte farkına vardıklarımızı, önem verdiklerimizi o ‘’normal’’ hayatlarımıza taşımanın, dengesini kurmanın bir yolunu bulabiliriz.

Bir yandan bizi saran duygular, belirsizlik, evde kaldıkça içimizden çıkanlar ile yüzleşmemek adına bu verimlilik yarışına girdiğimizi de düşünmeden edemiyorum. Ancak bu da çok naif bir kaçış gibi gözüküyor. Sonunda ister istemez bir yerlerde takılacağımız bir yarış… Belki uykusuzlukla, belki baş ağrılarıyla, belki büyük bir yorgunlukla ortaya çıkacak.

larry david quarantine days

”Kaygıdan kurtulma rehberi”

Etrafıma baktığımda bir çırpıda kaygıdan kurtulma rehberleri gözüme çarpıyor; kendisini kötü hisseden her insana canhıraş bir şekilde ‘‘şunu yap geçer’’ formülleri yaratmaya çalışıyoruz. Hayatlarımızı olabildiğince kolaylaştırmaya, kısa ve tatmin edici cevaplar bulmaya çalışıyoruz. Bu cevapların bizi mutlu etmesini bekleyerek daha da büyük arayışlara giriyoruz. Burada aklıma Kierkegaard’ın sözü geliyor: ‘‘Hayat çözülecek bir problem değil, tecrübe edilecek bir gerçekliktir’’. Hayatı kolaylaştırmaya çalışan, tek bir duygu ve üretkenlik bekleyen ötekilerle çevrilmişken Kierkegaard’ın kaygıya ve insana dair bakış açısı aslında şu anda yaşadığımız döneme çok güzel değiniyor. Çünkü o, günümüzün bakış açısının aksine her şeyi kolaylaştırmaya değil, daha zorlaştırmaya niyetli olduğunu yazıyor. Kaygıyı, özgürlüğün baş dönmesi olarak tanımlıyor. Hem sonluluğun hem de sonsuzluğun ikileminde bulunan insanın yaşadığı şeyin kaygı olduğunu söylüyor. Kaygıyı ortadan kaldırmaya çalıştıkça kendimiz olma fırsatından uzaklaşır ve hissizleşiriz. İkilemlerle ve çatışmalarımızla yüzleşebildiğimiz noktada doğru şekilde kaygılanmayı öğrenebilir ve iyi bir hayat yaşamak için adım atabiliriz.

Kaygıdan kurtulmanın bir yolu yok. Duygularımıza da derhal kurtulmamız gereke haller olarak bakamayız. Kaygı barışılacak bir şey de değil, çünkü kaygı biz yaşadığımız sürece olacak. Kestirme yollar bulmaya çalışmadan bir adım atarak kaygının götürdüğü yerlere gitmeyi göze alabiliriz. Soruların cevabını verecek olanlar da biziz. Bunun tabii ki kolay ve konforlu bir durum olmadığını bilerek belki Kierkergaard’ın söylediklerinden bugünkü yaşantımız için bir yol çıkarabiliriz.

(İnsanlığa dair her acayip hali anlatmada gerçek bir usta olan Larry David’e ve karantina günlerindeki o komik sıkışmışlığına selam ediyoruz buradan… O absürt fotoğrafları eşliğinde.)

 

normalleşme normalleşme normalleşme normalleşme normalleşme normalleşme normalleşme