Stonewall: Tarihi gökkuşağı renklerine boyayan bir ayaklanma

28 Haziran 1969 gecesi. Aslında gün dönmüş, saat gece bir surları. New York City’nin ünlü semti Greenwich Village’daki Christopher Sokağı’ndayız. Oz Büyücüsü’nün efsane Dorothy’si Judy Garland hayatını kaybedeli daha bir hafta bile olmamış. LGBTİQ+’ların Elvis’i olarak bilenen Garland’ın yası yüreklerde, kendisini belki de ilk “gay icon” yapan şarkısı Over the Rainbow ise hâlâ kulaklarda. Dönemin LGBTİQ+ bireylerinin var olabildikleri sayılı mekanlardan olan Stonewall Inn barına polis habersiz baskın düzenliyor. İşte o döneme kadar kapalı kapılar ardında yaşamak zorunda bırakılan LGBTİQ+ bireylerin kitlesel isyanının fitilini bu baskın ateşliyor. Dünya çapında yüzbinler tarafından cins egemenliğine ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele haftası olarak kutlanan Onur Haftası’nın tarihsel kökeni Stonewall Ayaklanması’na dadanıyoruz.

Hazırlayanlar: Sena Aydın & İrem Türkmen

Her destan gibi Stonewall Ayaklanması da dilden dile dolaşırken, aslından biraz uzaklaşmış ama Stonewall’a tanık olan birçok kişi hâlâ hayatta, hayatını kaybeden ikonlarının izleriyse kayıtta.

O soru: İlk ne atıldı, kim tarafından atıldı?

Stonewall tanıkları ayaklanmanın aslı gibi hatırlanmasına büyük önem gösteriyor ve ellerinden gelen her fırsatta Stonewall’u hatırlıyor ve hatırlatıyorlar. Dilden dile anlatılırken mutasyona uğrayan detaylardan biri, Stonewall’u başlatan “ilk atış”. Hem atılan obje, hem objeyi atan kişi hakkında birçok söylenti dolanıyor –seçeneklerimiz arasında taşlar, tuğlalar, shot bardakları, Molotof kokteyli var; atıcılarımız arasındaysa drag queen ve trans hakları aktivistleri Marsha P. Johnson ve Sylvia Rivera ve ismini vermek istemeyen, görgü tanıklarınca “butch bir lezbiyen” olarak tanıtılan biri var. Bu teori kombinasyonlarından en yaygını, ilk tuğlayı Marsha P. Johnson’ın attığı– fakat en hızlı çürütülen de o.

stonewall inn aktivistleri

Stonewall tanığı Eric Marcus’un Marsha’yla yaptığı bir röportajda kendisi olay yerine sabaha karşı 2 gibi vardığında ayaklanmanın çoktan başladığını söyleyerek bu efsaneyi çürüttü. İkinci yaygın inanış ise ilk shot bardağının Marsha’nın can dostu, Stonewall ikoniçesi Sylvia Rivera tarafından atıldığı. Sylvia bu sorgulamadan sıkılmış olacak ki buna nükteli bir yanıt bulmuş ve tekrarlamaktan çekinmemiş: “İlk bardağı ben atmadım ama ikinciyi ben atmış olabilirim.” Stonewall tanıkları ve kuir tarihçileri bu sorunun romantize edilmesinden herhalde bıkarak, bir karşı soru geliştirmişler: peki ilk ne, kim tarafından atıldıysa bunun ne önemi var? İpucu: pek de yok. Fakat gözümüzde canlansın istersek, görgü tanıklarından Martin Boyce’a göre o gece polise atılan madeni paralar, ışıltılı bir yağmur gibi görünmüş.

”Judy Garland ve dolunay” mı? Sahiden mi?

Stonewall ayaklanmasının tarihi Judy Garland’ın cenazesine denk gelse de, ayaklanmanın “Judy Garland’ın cenazesi yüzünden” ortaya çıktığını düşünmek, kuir bireylere uygulanan sistematik baskı ve eziyeti küçümsemek olur. Cenaze sonrası Greenwich Village’da Judy Garland için bir anma düzenlendiği ve Stonewall’daki kitlenin büyük kısmının cenazede olduğu doğru -fakat isyanın bu yüzden çıkması o dönemin sağ görüşlü köşe yazarı Walter Troy Spencer’ın şaka girişiminden ibaret. Gazetede bir ayakkabı reklamının yanında konumlanan köşesinde “Çok oldu, canım” (”Too much, my dear”) başlıklı köşesinde yarım metre yakınına bile uğramadığı geceyi şöyle anıyor: “dolunay ve Judy Garland’ın ölümü onlara çok gelmiş olmalı.”

stonewall inn

Tabii ki LGBTİQ+ hareketi Stonewall Inn’e yapılan baskınla bir gecede ortaya çıkmıyor. Amerika’da ve dünyanın pek çok farklı bölgesinde LGBTİQ+ haklarını savunan gruplar çok daha öncesinde ortaya çıkıyor. Örneğin, Amerika’da bilinen ilk eşcinsel hakları savunucusu örgüt 1924’te Chicago’da kuruluyor. Normatif olmayan kimliklerin zorla ve şiddetle baskılanıp ortadan kaldırılmasını ve saf beyaz bir ırk yaratılmasını savunan öjenik (nüfus islahı) politikalarının yükselişte olduğu 20. yüzyılın ilk yarısında Amerika’da siyahi ve fakir beyaz kadınların zorla kısırlaştırıldığı kamplar kuruluyor (ki zorla kısırlaştırma uygulamalarının çeşitli eyalet hapishanelerinde hâlâ devam ettiği de yakın zamanda ortaya çıktı). Eşcinseller de bu politikaların hedef tahtalarının başında yer alıyor tabii. Eşcinsellik resmi olarak bir hastalık olarak görülüyor ve yasadışı ilan ediliyor. O dönem pek çok eşcinsel birey akıl hastanelerine ya da hapishanelere kapatılıyor.

Yassah!

“Yasadışılığın” detayları eyaletten eyalete farklılık gösterse de, örneğin New York’da aynı cinsiyete mensup iki bireyin sokakta öpüşüp koklaşması suç sayılırken, trans kimlikler de “yasak” kapsamında. Sokakta yürürken tutuklanmamanız için üzerinizde toplumsal olarak kabul gören cinsiyetinize atfedilen görünür en az üç kıyafeti taşıyor olmanız gerekiyor gibisinden enteresan yasalar da mevcut. Ama sistem kapitalizm olunca hiçbir kimlik tüketici kimliğinin önüne geçmiyor tabii. Stonewall da bundan nemalanan bir müessese. Onun cennetten bir köşe, çölde bir vaha gibi resmedilmesi, mutasyona uğrayan gerçeklerden biri.

stonewall inn 1969

Bizim bildiğimiz Stonewall olmadan evvel, 1930’larda yasadışı içki içilen bir müesseseye, bir speakeasy’ye ev sahipliği yapıyor. Barı devralan Tony “Şişman Tony” Lauria bir mafya ve barı haraçla açık tutuyor, tam da bu sebepten polisler sık sık Stonewall’a uğruyor zaten. Tony’nin bu barı kuir bir bar haline getirmesinin sebebiyse ne yazık ki -evet bildiniz- kapitalizm. Piyasada bu açığı gören Tony, barı önce gay erkeklere, takiben kadınlara, en sonunda trans bireyler ve drag queen’lere açıyor. Hatıralara göre Stonewall temiz suyu bile olmayan, müdavimlerinin içkilerini yudumlarken tekrar tekrar düşündükleri bir yer. Olayların ardından Tony Lauria barı kapatıyor.

Toplumun dışında, bir arada

Öte yandan barın bulunduğu Greenwich Village o dönemde toplumun, devletin, kurumların baskıladığı her kimliğin; eşcinsellerin, trans bireylerin, seks işçilerinin, evinden kovulan gençlerin ve birçoğunun yuvası oluyor ve dönemin Greenwich Village sakinleri bölgeyi dostluk, birliktelik, beyaz-cins erkek hegemonyasından hemdertlikle hatırlıyor. Öyle ki Stonewall Ayaklanmasına bir destek de barın karşısındaki parkı mesken edinen evsizlerden geliyor. Stonewall tarihinde hatırlanması gereken en önemli detaylardan biri de tam buradan geliyor: Bu herkesten önce orada bulunan drag queen’lerin, trans bireylerin ve beyaz ırka mensup olmayan herkesin ayaklanması.

Stonewall_01_2500

Tarihsel olarak beyaz ve erkek egemen kolluk kuvvetleri, o dönem Kara Panterler’in siyahi mahallelerde polis karşısındaki güçlü ve örgütlü varlığı dolayısıyla oralarda kusamadığı nefretini ve kuramadığı tahakkümünü Stonewall Inn’e ve kuirlere yöneltiyor. Ama evdeki hesap çarşıya uymuyor. Polis tarafından yaka paça dışarıya çıkartılarak polis arabalarına doluşturulmaya çalışılan ve yan barlardan ve komşulardan gelen destekle polisten sayıca fazla olan bar müdavimleri, polisin uyguladığı fiziksel şiddet karşısında barın etrafında sıra halinde kenetlenip polisleri barın içine kıstırıyorlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde olay yerine gelen takviye kuvvetler kitleyi dağıtmayı başarabilse de yıllardır süren baskı ve şiddetin biriktirdiği öfke ve iradenin ateşlenen isyanını sönümlendirmeyi başaramıyorlar. Ertesi gün daha fazla, bir sonraki gün daha fazla insan sokaklara dökülüyor. LGBTİQ+ bireylerin kimliklerini gizlemek zorunda bırakılmadan var olabildikleri sınırlı toplumsal alanları savunmaları temelinde başlayan Stonewall olayları toplum içerisindeki kuir kimliklerin kriminalize edilmesinin karşısına dikilen ve günler süren bir isyan dalgasına dönüşüyor.

Stonewall’a bakan beyaz lensler

Bu noktada Stonewall’un zaman içerisinde popüler kültür tarafından, tabiri caizse “beyazlaştırılmasına” da değinmeden geçmememiz gerekiyor. Cinsiyete dayalı devlet ve polis baskısı ve şiddeti, liberal bir düzlemde devletin sınıfçı ve ırkçı baskı ve şiddetinden ayrılmış gözükse de aslında Stonewall’la özdeşleşen çoğu isim bize beyaz ve erkek egemen kapitalist düzene karşı mücadelenin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu gösteriyor. Slyvia Rivera’dan Miss Major Griffin-Gracy’ye, Kiyoshi Kuromiya’dan Marsha P. Johnson’a Stonewall’un kalbimize kazınan liderleri o dönemde aynı zamanda Kara Panterler’le birlikte siyahların özgürleşmesi için mahalle çalışmalarına da katılıyor, Vietnam savaşı karşıtı protestolara da. Hele ki Amerika’nın sistematik ırkçılık karşıtı bir seferberlikle yerinden oynatıldığı bu günlerde Stonewall’u, içine hapsedildiği beyaz lensleri kırarak hatırlamamız gerekiyor.

stonwall

Bu konuda ilk taşı attığı iddia edilen Sylvia Rivera’nın 1973’de, ilk onur yürüyüşlerinden biri olan Christopher Sokağı Özgürlük Yürüyüşü’nde sahneye çıktığında yuhalanması üzerine verdiği konuşma, başka hiçbir söze hacet bırakmıyor:

“Hepiniz kuyruğumu sıkıştırmamı söylüyorsunuz. Artık bu saçmalığa katlanmayacağım. Dövüldüm, burnum kırıldı, hapse atıldım, işimi kaybettim, evimi kaybettim. Hepsi eşcinsel özgürlüğü için ve bana böyle mi davranacaksınız? Sizin sorununuz ne? Bunu biraz düşünün!”

Craig Schoonmaker’ın “gücümüz yoksa bile onurumuz var” sözünden yola çıkarak LGBTİQ+’ hareketinin birincil sloganı haline gelen “pride” (onur) ise bugün bize toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimleri olarak bir arada durup birbirimizin mücadelesini kendi mücadelemiz olarak sahiplenirsek aslında gerçek bir güç ve irade ortaya koyabileceğimizi hatırlatmalı. Bu yüzden ”inadına onur, inadına isyan, inadına özgürlük” ya da ”Say it loud, gay is proud!”