5 maddede dadandık: Haftalık popüler kültür raporu (7 – 14 Haziran)

Geçtiğimiz hafta boyunca dadandığımız ama çok tembel olduğumuz için yazmaya üşendiğimiz birkaç popüler kültür haberi…

(Kapak kolajı: İrem Türkmen)

1- Büyü bozuldu, transfobi göründü

Geçenlerde, yeni bir kitap çıkarıyor diye sevindiğimiz, kalemine övgüler yağdırdığımız J.K. Rowling, bu sefer bambaşka bir yerden vurdu.

Su Temini ve Sanitasyon İş Birliği Konseyi (WSSCC) destekli bir makalenin başlığına takılmıştı Rowling: “Görüş: Regl olan insanlar için COVID-19 sonrası daha eşit bir dünya yaratmak”

”Regl olan insanlar mı?! Kadın demek istediniz yani” gibisinden bir açıklamayla giriş yapan J.K. Rowling şöyle yazmıştı: “Regl olan insanlar. Eskiden bu insanlar için kullanılan bir kelime olduğuna eminim. Biri bana yardımcı olsun. Wumben? Wimpund? Woomud?” (”Kadın” yani ”woman” kelimesi üzerinden ”şaka” yapıyor.)

Rowling’in, trans ve non-binary kişilerin de regl olduğunu söyleyen ve bu tweet’lerini transfobik olarak nitelendiren takipçilerine yaptığı açıklamalar ise olayı daha da feci bir boyuta taşıdı. (Tweet’lerin çevirisi Kaos GL’nin haberinden alınmıştır.)

”Eğer biyolojik cinsiyet (sex) gerçek değilse, aynı cinsiyete karşı çekim diye bir şey yok demektir. Eğer biyolojik cinsiyet gerçek değilse, tüm dünyada kadınların yaşanmış gerçekliği silinmiş demektir. Trans insanları tanıyorum ve seviyorum, ama biyolojik cinsiyet kavramını silmek, birçok kişinin hayatını anlamlı bir şekilde tartışma yeteneğini ortadan kaldırır. Gerçekleri konuşmak nefret değildir.”

Benim gibi, trans kişilere on yıllardır empatiyle yaklaşan, kadınlarla aynı konularda (erkek şiddeti gibi) korumasız oldukları için onlara yakınlık hisseden kadınların, biyolojik cinsiyetin gerçek olduğunu ve yaşanmış sonuçları olduğunu düşündükleri için translardan ‘nefret’ ettiğini söylemek tam bir saçmalık. Her trans kişinin kendini özgün ve rahat hissettiği şekilde yaşama hakkına saygı duyuyorum. Trans olmanız nedeniyle size ayrımcılık yapılırsa sizinle birlikte yürüyeceğim. Ama aynı zamanda benim hayatım dişi (female) olmam etrafında şekillendi. Bunu söylemenin nefret içerdiğine inanmıyorum.”

Tabii olaylar burada durmadı ve baş aşağı gitmeye devam etti. ”Benim lezbiyen arkadaşlarım da var” gibi talihsiz açıklamalar falan yaptı J. K. Rowling.

J.K. Rowling’e ilk en esaslı tepki ise beyazperdede Harry Potter’ı canlandıran Daniel Radcliffe’ten geldi. Kafalarda Harry Potter’la, J.K. Rowling’in yarattığı bir karakterle özdeşlemiş birinden gelmesi ayrıca anlamlı tabii.

LGBTİQ+ gençler arasındaki intihar vakalarını önlemeyi amaçlayan ABD’li sivil toplum örgütü The Trevor Project’in web sitesi için bir yazı kaleme alan Radcliffe, “Trans kadınlar, kadındır. Aksini söyleyen her açıklama, trans kişilerin kimliklerini ve itibarlarını siler” diye sesleniyordu Rowling’e. ”The Trevor Project’e göre trans ve non-binary gençlerin %78’i cinsiyet kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını belirtiyor. Trans ve non-binary kişilerin kimliklerini geçersiz kılmak ve daha fazla zarara neden olmak yerine onları desteklemek için daha çok şey yapmamız gerektiği açık.”

Çok iyi kaleme alınmış, incelikli bir yazı, tamamını buradan Türkçe olarak okuyabilirsiniz.

Daniel Radcliffe’in ardından, Harry Potter ahalisinden tepkiler gümbür gümbür gelmeye devam etti. Sinema alemindeki her türlü ayrımcılığa ve haksızlığa karşı sesini çıkaran Emma Watson, Fantastic Beasts’te Newt Scamander’i canlandıran Eddie Redmayne, Cho Chang rolünde izlediğimiz Katie Leung gibi oyuncular da J.K. Rowling’in bu transfobik yorumlarına karşılık tepkilerini yayınladılar.

danish-girl1

The Danish Girl filminde bir trans kadını canlandıran Eddie Redmayne, Variety’ye yaptığı açıklamada ”Translara saygı duymak kültürel bir zorunluluktur ve yıllar içerisinde kendimi sürekli bu konuda eğitmeye çalıştım” demişti. Hem J.K. Rowling’le hem de trans birlikleriyle çalışmış bir oyuncu olarak konuyla ilgili bir açıklama yapmasının gerektiğini söyleyen Redmayne, ”Jo’nun yorumlarına katılmıyorum. Trans kadınlar kadındır, trans erkekler erkektir ve non-binary kimlikler vardır” diye devam etmişti açıklamalarına.

Harry Potter kitaplarını okuyarak büyüyen, kitaplardaki mesajlardan güç alan bazı okuyucular için kalp kırıcı J. K. Rowling’in bu sözleri. O yedi kitapla ve filmlerle kurulan bağı yerle bir ediyor. Belki bu noktada yine Daniel Radcliffe’in sözlerine kulak vermek gerekir:

”Bu kitaplarla [Harry Potter] yaşadıkları deneyimin artık kirlendiğini veya azaldığını hisseden herkese şunu söylemek istiyorum, [Rowling’e ait] söz konusu yorumların sizde sebep olduğu acıdan dolayı derin üzüntü duyuyorum. Bu hikayelerde sizin için değerli olan şeyleri tamamen kaybetmemenizi dilerim. Eğer bu kitaplar size sevginin evrendeki en kuvvetli güç olduğunu, her şeyin üstesinden gelebileceğini öğrettiyse; gerçek gücün çeşitlilikte bulunduğunu ve dogmatik arilik fikirlerinin kırılgan grupların ezilmesine yol açtığını öğrettiyse; belli bir karakterin trans, non-binary veya akışkan cinsiyetli olduğunu ya da eşcinsel veya biseksüel olduğunu düşünüyorsan; bu hikayelerde sende yankı uyandıran veya hayatının bir döneminde sana yardımcı olan bir şey bulduysan; o zaman bu seninle okuduğun kitap arasındadır ve kutsaldır. Ve benim görüşüme göre kimse buna dokunamaz. Senin için ne anlama geliyorsa o anlama geliyordur ve umarım o yorumlar bunu bozmaz.”

2- Twitter’dan politik hamleler

Twitter, politik olaylar karşısındaki keskin duruşuyla, Facebook’un antitezi gibi çalışmaya devam ediyor.

2016’daki ABD başkanlık seçimlerinden önce 50 milyona yakın kullanıcısının verilerini Donald Trump’ın kampanyası için çalışan Cambridge Analytica’ya verdiği ortaya çıktığında başları feci derde girmişti, Facebook ve kurucusu Mark Zuckerberg’in. Cambridge Analytica, seçimler öncesinde Facebook üzerinden bir algı yönetimine girişmişti; sahte haberler yayınlamış ve veriler üzerinden hangi kullanıcının kime oy vereceğini belirleyerek her kullanıcının önüne politik görüşlerini manipüle edecek haberler çıkarmış, bizzat seçim sonuçlarına müdahale edecek adımlar atmıştı. Mark Zuckerberg’in yargı önünde nasıl beyaz kestiğini hatırlayalım.

mark zuckerberg

Twitter’ın kurucusu ve CEO’su Jack Dorsey ise dediğimiz gibi, Zuckerberg’in antitezi gibi haklının yanında, haksızın karşısında cengaverce mücadele etmeye devam ediyor.

Ekim 2019’da bir açıklama yapmıştı Jack Dorsey. Tüm dünyada siyasi içerikli reklam ve tanıtımları platformdan kaldıracaklarını söylemişti. Facebook’un dalavereci tavrına cevap verir gibi. ”Politik mesajlar hak ederek yerini bulmalı, satın alarak değil” demişti. 22 Kasım 2019 itibariyle uygulamaya geçen bu karar, 2020’deki ABD başkanlık seçimleri öncesi bir önlem gibi de düşünülebilir.

ABD Başkanlık seçimleri demişken… Hatırlarsınız Twitter geçenlerde hiç tereddüt etmeden, Donald Trump’ın Black Lives Matter protestoları sırasında attığı nefret söylemleriyle dolu ayrımcı tweet’ini, çok fazla şiddet içerdiği gerekçesiyle yasaklatmıştı. Evet. ABD Başkanı’nın tweet’ini. O kadar şık bir hareketti ki.

Bu hafta Türkiye semalarında da bazı icraatleri oldu Twitter’ın. AKP gençlik kolları gibi hükümetle bağlantılı aktörlerin propaganda ve hedef gösterme amaçlı kullandığı sahte ve ele geçirilmiş 7 bin 340 hesabı sildi. Aynı gerekçelerle Çin ve Rusya’da da hesap temizliğine girişti Twitter; üç ülkede 170 binden fazla hesap kaldırılmış.

Türkiye’de kapatılan hesaplarla ilgili ise şu açıklamayı yapıyor Twitter: ”Bu yılın başlarında Türkiye’deki kullanıcıları hedef alan, koordineli şekilde sahte faaliyet gösteren hesaplar tespit ettik. Ağdaki hesap hareketlerine ve teknik göstergelere ilişkin analizimiz sonucunda, sahte ve ele geçirilmiş hesapların AKP lehine siyasi söylemleri yaymak için kullanıldığını belirledik. Ayrıca bu hesaplarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güçlü bir destek de veriliyor. Söz konusu 7 bin 340 hesabı bugün arşive ifşa ediyoruz.”

Jack Dorsey’nin geçtiğimiz yıl siyasi içeriklerle ilgili yaptığı açıklamalar düşünülecek olursa beklenen ama yine de şaşırtan bir karar tabii.

3- The Flaming Lips’ten yeni normal için çözüm önerileri

”Normalleşme” ile birlikte hayatlarımız ne şekilde değişecek diye kafa patlatıp duruyoruz. Çok şey değişmedi gibi ama hâlâ belirsiz konular var. Mesela müzik sevdalılarının en çok kafa patlattığı konu: Konserler nasıl olacak? Hele kapalı mekanlarda? Yani bir süre konser olmayacağı kesin gibi ama ne kadar bir süre?

Pandeminin ve karantinanın en ateşli olduğu zamanlarda, eski Flaming Lips konserlerinden bazı fotoğraflar dolaşmaya başlamıştı, en şakalısından. ”Coronavirus zamanı konserler böyle olacak” gibisinden sözler eşliğinde.

wayne-coyne-bubble

Gerçekten şöyle bir bakınca, müthiş iyi bir formül.

wayne coyne bubble

Rock aleminin sürreal gruplarından The Flaming Lips için bir tür konser geleneği artık bu dev balonlar. Grubun solisti Wayne Coyne, bu şeffaf balonların içine girerek seyircinin arasına yuvarlanıyor, seyirci de onu ellerinin üzerinde oradan oraya dolaştırıyor. Stage dive için çok güvenli bir fikir. Olabilecek taşkınlıklar ve fiziksel darbeler için riski oldukça azaltıyor. Hem aşırı hijyenik, ki bu fiziksel darbelere göre çok daha mühim bir konu şu aralar.

The Flaming Lips, yıllardır yaptıkları bu balonlu şovun aslında ne kadar dahiyane bir fikir olduğunu kabul etmiş olmalı ki işi büyütmüş. Geçtiğimiz hafta Stephen Colbert’in programında gerçekleştirdikleri performans sırasında gördük.

The Late Night Show with Stephen Colbert artık ”uzaktan” çekiliyor. The Flaming Lips ise stüdyoda. Hem de izleyicisiyle birlikte. Ama sorun yok. Bu sefer sadece Wayne Coyne değil, tüm grup elemanları o dev balonların içine girmiş. Ellerinde eldivenler… Ayrıca seyirci de bu sefer balonların içinde! Dans ederken birbirleriyle çarpışıyorlar, plastik balonlar top gibi sekiyor falan.

Bunun kalıcı bir çözüm olmasını ister miydik? Emin değiliz. Ama tek seferlik çok eğlenceli bir ”deneyim” gibi gözüküyor.

4- Bir YouTuber olarak David Lynch

Karantina sürecinde YouTube’u ilginç şekillerde kullanıyor David Lynch. Yani biz sıradan insanlar için ilginç, yoksa kendisinin şanına yaraşır gariplikler bunlar. Hava durumunu açıkladığı videolar mesela… Gerçi bu videoları eskiden de çekiyordu. O kadar absürt ki. Ve saçları hâlâ o kadar karizmatik ki.

6 Haziran’daki hava raporunda bir de rüyasını anlatıyor. II. Dünya Savaşı’nda Normandiya’da savaşan bir asker olarak görmüş kendini rüyasında.

12 Haziran’da da kısa bir hikaye anlattı bize. Küçük bir böceğin hikayesini. Ses tonu ve anlatışı yine çok komik.

David Lynch diziler söz konusu olduğunda zihnimizde ağırlıklı Twin Peaks ile özdeşleşti ama kendisinin 2000’lerin başında çektiği ve o zamanlar internet sitesi üzerinden paylaştığı Rabbits adlı web dizisi de var.

Naomi Watts, Scott Coffey ve Laura Elena Harring gibi isimlerin başrolde olduğu diziyi geçtiğimiz haftadan itibaren bölüm bölüm YouTube hesabına yüklemeye başladı David Lynch.

Tavşan kafalı insanlar… Tam da ona yaraşır bir evrene doğru açılıyor gibi.

 5- Dergiciliğin demir leydisi

ABD’de siyahi George Floyd’un beyaz bir polis tarafından sokak ortasında öldürülmesinin ardından tüm dünyayı saran Black Lives Matter hareketi, ırkçılığı sonuna kadar içselleştirmiş dergicilik dünyasını da kasıp kavurmaya başladı.

Dergiciliğin ABD’deki ”üst düzey” isimleri geçtiğimiz haftadan bu yana birer birer istifa ediyor daha doğrusu istifa etmek zorunda bırakılıyor. Zira eski çalışanları tarafından çoğunun ipliği pazara çıkarıldı ve sahne arkasında ne kadar ırkçı ve ayrımcı bir yönetim izlediklerine dair kanıtlar eşliğinde birer birer açıklamalar başladı. Tüm bunların, iktidar ilişkileriyle şimdiye dek susturulmuş olması üzücü tabii.

Önce yemek kültürü dergisi Bon Appétit’nin yayın yönetmeni Adam Rapoport istifa etti. Dergi içeriklerinde Afrika kültürüne dair konulara ve bu kültürün yemeklerine özellikle yer vermediği için eleştirilmişti önce Adam Rapoport. Bir de 2013 yılına ait fotoğrafları yayılmıştı medyada; eşiyle birlikte Porto Rikolu kılığında, hatta bizzat Porto Rikoluların kültürel ve fiziksel özellikleriyle dalga geçercesine arz-ı endam ediyorlardı. (”Brownface” ve ”blackface” gibi, farklı ırkların fiziksel özelliklerini taklit eden makyajların neden hakaret sayıldığını buradan okuyabilirsiniz.)

Tabii dergi kadrosunda siyahi çalışanların, eşit iş yüküne ve deneyimlere sahip olsalar bile beyazlara göre çok daha düşük ücretler aldığı da ortaya çıkmıştı. Hatta video içerikleri söz konusu olduğunda beyaz çalışanlara bir ücret ödense de siyahilere bunların parasız olarak yaptırıldığı söylenmişti. Bon Appétit’yi yayınlayan büyük dergi grubu Condé Nast tüm bunları yalanladı ama tepkiler yatışmayacak kadar yükselmişti.

Bu hafta içerisinde ayrıca Refinery29, New York Times, Philadelphia Inquirer ve Man Repeller gibi yayınlardan da aynı gerekçelerle istifalar gerçekleşti. Man Repeller tarafında olay daha da garip çünkü diğer yayınlarda editörler ve yayın yönetmenleri istifa ediyor. Man Repeller’da ise ”giden” bizzat yayının kurucusu, Leandra Medine. Kurucusunun ayrılması, yayının geleceğine dair de soru işaretleri yaratıyor tabii. Man Repeller’ın ortaya çıkışının ve yükselişinin bizzat mimarı Medine. Gelen eleştiriler üzerine, ”okuyucularının yayına bir şans daha vermesi gerekiyor, tüm bunlar benim cahilliğim yüzünden oldu” diyerek yayından ayrıldığını açıkladı. Man Repeller’ın beyaz ağırlıklı kadrosuyla, bir tür ayrımcılık yaptığına ve içeriklerinde bu ayrımcılığa daha çok hizmet ettiğine yönelik büyük eleştiriler gelmişti.

Veee gelelim esas konuya, yani Anna Wintour’a…

Dergicilik aleminin sarsılmaz gücü, Amerikan Vogue’unun otuz küsur yıllık yayın yönetmeni Anna Wintour, aslında ayrımcılığa dair her şeyin koca bir sembolü. Sadece siyah-beyaz anlamında değil; beyazı beyaza kırdırabilecek güçte. (Sert giriştik ama öyle.) Ve aslında düşünecek olursak, moda aleminde ayrımcılıktan beslenen pek çok söylemin ve kuralın bizzat yaratıcısı.

Dergicilik sektöründeki eşitsizliklere dair sesler yükselmişken, Anna Wintour’ın es geçileceğini düşünmediniz herhalde. O da tahmin etmiş olmalı başına gelecekleri ki daha olaylar kızışmadan erkenden yapıverdi açıklamasını, ”Vogue’da çoğulcu bir yönetim sağlayamadık, pişmanım” diyerek. Günah çıkarır gibi.

Ama bu eski ve şimdiki bazı çalışanların, ofisteki siyah ve beyaz ayrımcılığını ve eşitsizlikleri birer birer açığa çıkarmasının önünde engel olamadı. Vogue da Bon Appétit gibi Condé Nast bünyesinde ve artık feci şekilde ağzı yanan bu yayın grubunun Anna Wintour karşısında ne yapacağı ciddi bir merak konusu oldu.

Her şey bir yana, artık eski bir dünyanın temsilcisiydi Anna Wintour. Dünyada bir değişim başlamıştı; eşitlik söylemlerinin şekillendirdiği ve belli Anna Wintour, bu değişimden çok uzaktı.

Gitti mi, gidecek mi diye nefesini tuttu moda ve yayıncılık dünyası.

Ama herkes gider, Anna Wintour kalır.

Tabii ki.

Condé Nast, Anna Wintour’u hiçbir yere bırakmayacaklarını açıkladı. Aslında beklenmedik bir karar da değil. Ayrıca Condé Nast’ın artistik direktörlüğünü yapan Anna Wintour, grupla özdeşleşmiş bir isim ve Condé Nast’ın onu göndermesi, büyük bir yenilgiyi kabul etmesi anlamına gelir. Condé Nast, yenilikçilik konusunda çok hızlı kararlar alıp çözümler üretebilmiş bir yayın grubu değil hem; eski dergicilik anlayışının kalesi olarak, eski değerlerine sıkı sıkı tutunacak.

Ama ne kadar tutunursa tutunsun, değişim karşısında kendini ne kadar koruyabilecek, onu hep beraber göreceğiz.