Türkiye drag sahnesine röportajlarla dadandık: ABB Afrodith, Deniz Aşırı, Herhalde Meral, Nutella Yerlitaş

Popüler kültür tarihinin drag’e ve içinden çıkardığı akımlara borcu büyük. Ana akımda orijinalliğiyle zihnimize işleyen tüm o işlerin ve performansların arkasında drag’in engel tanımayan kodları var aslında. Popüler kültürün her alanına dadanan bir yayın olarak drag sevdamız ise alev alev. Onur Ayı kapsamında başladığımız ve Türkiye drag sahnesinden isimlerle yollarımızı kesiştirdiğimiz röportaj serisi kapsamında ikinci turdayız. Bu sefer yolumuz İzmir ve Ankara’dan da geçti. Ve karşınızda: ABB Afrodith, Deniz Aşırı, Herhalde Meral ve Nutella Yerlitaş var.

Röportajlar: Senem Kahraman & Seden Mestan

Kapak kolajı: İrem Türkmen

ABB Afrodith

‘‘Aslında drag yapma motivasyonum biraz isyankar bir ruhtan geliyor. Cinsiyet, güzellik, ahlak gibi toplum tarafından dayatılan normlara karşı bir isyan diyebiliriz.’’

image-9

Aşk ve güzelliğin tanrıçası, ismindeki ABB nedir?

Aslında ABB’nin birden fazla anlamı var. Ve bunlar zamanla yaşanan deneyimlerin ve pratiklerin kazandırdığı anlamlar. Çıkış noktası atanmış ismimin baş harflerini oluşturuyor ama sanırım asıl anlamını etkileşim içinde olduğum, beraber sahneyi paylaştığım, birlikte sanat üretip aktivizm yürüttüğüm kıymetli arkadaşlarım kazandırdı. Sahnelerde ve queer aktivizmin içerisinde her ne kadar yeni olsam da, yaş itibarıyla sanırım bizim kızlar arasında en eskilerdenim diyebiliriz. Hem mizacım hem profesyonel anlamda yürüttüğüm işim hem de drag personamı kurgularken örnek aldığım kişilerden aldığım ilhamdan olacaktır ki kızlar arasında birden ailenin halası oluverdim.

Bilirsiniz atanmış ailelerimizden ziyade seçtiğimiz ailelerimiz ile bir arada olmaktan daha keyif duymaktayızdır. Bu minvalde üstlendiğim hala rolünün de Anadolu’daki halk ağzı karşılığı bibi’dir. Kızlar da bana sürekli hala demeye başlayınca çok sevdiğim arkadaşım Aroth (@arotharotharoth), ‘‘ulu hala’’ mahiyetinde okunuşu ile ‘‘ey bibi’’ demeye başladı (ABB’nin İngilizce telaffuz edildiğinde oluşan sesletim aslında). Benim de çok hoşuma gitmiş olacak ki tüm soranlara kendimi ‘‘ulu hala’’ diye tanıtmaya başladım. Ama senin gibi bir güzellik olsa olsa Afrodith soyundan gelir diyerek, ilk sahne alışverişimden şu an gardırobumdaki son topuklu ayakkabıma kadar her an yanımda olan biricik annem Aria Na (@arianaselectra) isim anneliğimi de üstlenip beni kızı olarak atamıştır ve sahne ismimi vermiştir.

Peki ABB Afrodith ne zamandan beri drag sahnesinde güzelliği temsil ediyor? Bizi biraz geçmişe götürebilir misin?

ABB Afrodith aslında sahnelerde sizleri geçmişe götürecek kadar eski değil. Bu personam tam olarak 2018-2019 yıllarında izleyici ile buluştu. Oysa ABB Afrodith öncesinde 2007 yılında okuduğum üniversitenin sahne sanatları kulübünde ilk drag performanslarımı icra etmiştim. O dönemler İngilizce Seda Sayan oynayan bir karakterdim diyebiliriz. 2014 yılından itibaren ise BÜLGBTİ’nin organize ettiği performans gecelerinde izleyici ve Dudakların Cengi partilerinde ise önceleri katılımcı, sonralarında ise The Door Queen (girişte bilet kesen görevli) ve performans sanatçısı olarak yer almaktayım.

Temsil ettiklerini güzellikle sınırlandırmayalım, ABB Afrodith nasıl bir personaya sahip? Karakterinin oluşumunda nelerden ilham aldın?

Aslında performanslarımda sanattan ziyade politik mesajlar vermeye çabalıyorum diyebiliriz. Karşı tarafa bunu ne kadar aktarabildiğimi bilmiyorum tabii ama inandığım ve seyirciyi daima kazandığına inandığım üç kurgu üstünden planlıyorum performanslarımı.

Genelde ‘‘diva parça’’ diye adlandırdığım, klasikleşmiş veya büyük bir dinleyici kitlesine ulaşmış parçalar ile açılış yapıp, performansın ortasında ‘‘gullüm’’ diye adlandırdığım şaşırtıcı ve espritüel esler ile seyirciyi güldürüp, her zaman kazandığına inandığım oryantal ile kapanış yapmaya çalışırım. Ne de olsa burası orta doğu toprakları ve doğum gününden düğüne, ofis kutlamasından yeni yıla hep bir dansöz-oryantal sevdamız vardır. Belki de kolaya kaçmak bile diyebiliriz buna iddialı bir kapanış yapabilmek adına. Bu üçlünün içerisine ise o dönemde gündemde olan ve tepki vermek istediğim, ya da ifade etmek istediğim mesajı gerek bir pankartla, gerek arka planda oynayan video ile gerekse de bir trans bayrağı ile katmaya çalışırım. İlham aldığım üç büyük isim de sanırım parça seçimlerime de ilham olan Bülent Ersoy, Huysuz Virjin ve tabii ki Seda Sayan.

Drag yapma motivasyonun nedir? Sen drag yapmayı nasıl tanımlıyorsun?

Aslında drag yapma motivasyonum biraz isyankar bir ruhtan geliyor. Cinsiyet, güzellik, ahlak gibi toplum tarafından dayatılan normlara karşı bir isyan diyebiliriz. Özgürlük için verilen bir hak mücadelesinin içinde, dayatılmış normlar aslında özgürlüğü sınırlandıran ve kalıplaştıran unsurlar gibi geliyor bana. Bu nedenle belki de vermek istediğim mesajı verebilmektir motivasyonum. Ama bir noktada da kafamızı yaşadığımız, kendimizi farklı bir karakterle var ettiğimiz, beğenildiğimiz ve beğenilmenin verdiği haz ile iyi işler çıkarmak için çaba gösterdiğimiz bir yer sahne. Dolayısıyla drag benim için normların ötesinde bir siyasetin sürdürülebildiği bir deneyim alanı.

Performansına hazırlanırken nasıl bir süreç izliyorsun? Önce müzik ya da kostüme göre mi anlatmak istediğin bir meseleye dair mi şekilleniyor?

Aslında genelde süreç o dönemde organize edilen partilerin temaları üzerinden gidiyor gibi görünse de performanslarım ağırlıklı olarak vermek istediğim mesaja göre şekilleniyor. Tabii ki şarkı seçimlerimi temaya uygun olarak seçiyorum ancak kostümlerimi veya saçımı-makyajımı anlatmak istediklerime göre belirliyorum. Zaman zaman aldığım işler gereği istenen persona neyse ona göre çıktığım sahneler de oluyor ama çoğunlukla gündem belirliyor performanslarımı.

image-5

İstanbul’un ilk drag karteli The Cartels’i Willie Ray’den dinledik ama sana da sormak istiyoruz. The Cartels nasıl bir fikrin ve ihtiyacın sonucu sizi bir araya getirdi? Senin drag yapma, olma fikirlerinle The Cartels nasıl ortaklaşıyor?

Aslında The Cartels’in doğuşu sanırım benim drag yapma motivasyonum ile aynı yerden besleniyor. Biliyorsunuz ki pandemi öncesi İstanbul gece hayatında drag performans sanatları oldukça ilgi odağı oldu ve partiler dolup taşmaya başladı. Bu noktada aynı zamanda biyolojik kardeşim de olan Lilith HB (@lilith.hb) hem politik hem de kurgusal olarak yeni bir oluşum yaratmak istediği için The Cartels’i kurmak istedi. Zamanında bazı kişiler tarafından haksız yere üstüme yapıştırılmış olan bir ahbapçılıkta hazır bulunuyorken, ben de hakkını vereyim dedim ve kıymetli arkadaşlarım ile bir arada bir partiler serisi organize etmeye koyulduk. Aynı dönemde sağ olsun Dudakların Cengi partilerinin yaratıcısı Madır Öktiş de (@oktem) sık sık yeni alanların açılmasının gerekliliğinden, tekelleşmek gibi bir algının oluşmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. Fikri en başından destekleyen, gerekli iş birliklerini sağlayan Şokopop da (@sok_o_pop) motivasyonel anlamda çok destek sağlıyordu ve bu iş birlikleri ile ilk parti çok soğuk bir kış gecesinde birbirinden güzel performanslar ve muhteşem DJ setleri ile gerçekleşiverdi. Sanırım sansasyon olmasının ve kıskançlıklara yol açmasının sırrı da isyandan doğan muhteşem bir ekip işi olmasından geçiyor.

Türkiye’de drag performans sanatı ana akım ve kuir mekanlarda nasıl ayrışıyor? Ana akımda drag’in daha çok görünmeye başlaması nasıl bir değişim yaratıyor? Senin deneyimlerin bu konuda ne yönde?

Bunu tam bu sözlerle yayınlar mısınız bilmiyorum ama dışarıdan bakan gözler ‘‘aynı bokun laciverdi’’ gibi görseler de inanılmaz büyük bir ayrım söz konusu. Her ikisi de sanat ortak kümesinde buluşan ama yan kümeleri birbirinden o kadar zıt iki kutup ki zaman zaman yan yana olduğumuz işlerde farkı çok daha net görebiliyorum.

Ana akım sanat ve ticaret ikilisi ile ilerlerken kuir mekanlarda bu icra sanat ve aktivizm ile ilerliyor. Sahnedeki varoluşlar birinde maddesel beklentiler üstüne kurulurken diğerinde politika üretme çabası sanatla birleşiyor. Birini diğerinden daha üstün ya da daha doğru bulmak gibi bir lükse sahip değilim, hatta ve hatta bu farklı dışa vurumların oluşturduğu renkliliğin de hayranıyım bir gökkuşağı olarak. Sadece şuna sonsuz inanıyorum ki ana akımdaki profesyonelliğin kuir sahnelere öğretecekleri kadar, bu sahnelerden öğreneceği yaratıcılığa da ihtiyacı var.

Karantinayla birlikte çoğu drag performansçısı dijital projeler üzerinden izleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Senin için sahne ve dijital nasıl ayrışıyor? İkisinin de çok farklı dinamikleri var, sen personanı buralara nasıl taşıyorsun?

Dijital çok tercih ettiğim hatta keyif aldığım bir buluşma değil ne yazık ki. Son işlerim olan Hormonlu Domates Ödül töreni ile !F İstanbul – Gökkuşağı partisine kadar çok keyifle bulunduğumu söylersem yalan söylemiş olurum. Çünkü benim personam iletişimden doğan bir persona. Ben kendimi ‘‘drag performans sanatçısı’’ olarak adlandırmadan önce ‘‘The Door Queen’’ olarak adlandırıyorum aslında. Bu noktada insanlarla yüz yüze iletişimde olmadığım buluşmalar ne yazık ki bana çok keyif vermiyor. Ama bu demek değil ki parçası da olmayacağımdır. Özellikle bu dönemde gelir kaynakları kesilmiş birçok arkadaşımıza destek olabilmek adına gelen tüm işleri seve seve kabul ediyorum ve etmeye de devam edeceğim. Buradan da bu süreçte işsiz kalan performans sanatçılarına barınma, beslenme ve sağlık alanlarında destek olabilmek adına kurulmuş olan Cengaver Dayanışma Fonunu (@cengaverdayanismafonu) da hatırlatmış olalım. Bizleri desteklemek isteyen herkesi de fona yönlendirmiş olalım.

https://www.instagram.com/p/B-o6H1BHzKJ/

Karantina süreci bitiyor, herkes normalleşmekten bahsediyor. Sen nasıl ‘‘normalleşiyorsun’’? Karantinadan geriye ne kaldı sende?

Karantinadan bana aslında kilolarım dışında çok bir şey kalmadı diyebilirim. Yapı olarak sıkıntılarla mücadele etme konusunda güçlüyümdür. Süreç benim için biraz dinlenme, biraz kendimle kalma şeklinde gerçekleşmiş olsa da sosyal hayatımdan çok büyük ödünler verdiğimi düşünmüyorum. Mekanların yeniden açılmaya başlaması ile aslında fark ettim ki ilk dönemde duyduğumuz korku o kadar büyük bir olay değilmiş. Danimarka gibi birçok ülke aslında süreci daha kontrollü ama yasaksız atlatmaya devam ediyor. Gerçi biz ülke olarak yasaklara doyamadığımız için farklı bir şey beklemek abesle iştigal olurdu. Maske zorunluluğu dışında pandemi öncesi yaşamımdan farklı hiçbir şey yaptığımı söyleyemem. Ben aşkla normalleşiyorum, gökkuşağının siyah da dahil her bir rengiyle normalleşiyorum, 18 Haziran Translarla Eşitlik gününün verdiği ‘‘eşitleneceksiniz’’ sloganı ile normalleşiyorum.

*****

 

Deniz Aşırı

‘‘‘Deniz aşırı’ ifadesi birlikte düşünüldüğünde farklı ülkeler, farklı kültürler anlamları veriyor. Deniz Aşırı da kendi içinde beynelmilel kültürlerden ögeler taşıyan bir persona.’’

IMG_4881

Drag queen kavramını “traliçe” olarak Türkçeleştirerek hayatımıza kattın. Nedir traliçe? Bize kendi traliçe hikayeni anlatır mısın?

Trans benliği Türkçede var etmeye çalışma gibi bir çabam var. Daha çok İngilizcede ortaya atılmış cinsiyet kimlikleri, ifadeleri ve performanslarına yönelik kelimeleri Türkçeleştirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Buna dair oluşturulan literatürde bu kavramlar içinde bulunduğumuz ve deneyimlediğimiz coğrafyaya ve kültürel kodlara adapte edilebilir. Traliçe de buradan geliyor. Kraliçe, ancak bir translığı var, bir aşırılığı/aşkınlığı var ve bunu ifade etmek için traliçe ifadesini uygun gördüm. Drag king’e karşılık olarak da buradan yola çıkarak, Lubuncada zaten var olan laço kelimesiyle de uyumluluğunu fark edip tralaço dedim.

Kendi traliçeliğim ise seneler önce bir parti öncesinde yapılan bir makyaj atölyesiyle başlıyor. Cinsiyet kimliğimi atanmış cinsiyetimde aramayı çoktan bırakmış biri olarak trans deneyimimi ne tür yollarla keşfedebileceğimi, genişletebileceğimi merak ediyordum. Traliçeliğimin ilk adımları da bu şekilde atılmış oldu. Başta bunu daha formel bir şekilde kurgulayarak Katya Daşdoğan adını seçmiştim. Kate Bornstein isimli bir cinsiyet teorisyeninin ismini “chicken translation” yaparak… Bu da eminim kafamda canlandırdığım persona hakkında size bir fikir veriyordur. Yalnız sonrasında cinsiyet ifademi pratik edecekken aklımda hep tuttuğum dil mevzusu, çokanlamlılık, imlenen varoluşun dile nasıl döküldüğü gibi dertlerle Deniz Aşırı isminin daha uygun olduğunu düşündüm.

‘‘Deniz Aşırı’’ cinsiyetler, normlar, ikilikler ötesinde olmanın, ‘‘kendin olma’’nın ifadesi. Drag yapmayı da böyle tanımlıyorsun. Eğlence ve şov kültürünün hem içinde hem ötesinde, cinsiyetini ifade etme pratiği olarak yorumluyorsun ve karakterini yaratıyorsun. Drag sanatçısı olarak nasıl ‘‘aşırılaştığını’’ anlatır mısın?

Bir önceki sorudan devam ederek ‘‘Deniz Aşırı’’ isminden bahsedeceğim. Benliğimin bu ifadesinin ve “aşırılaşmamın” ipuçlarını bu isimde arayarak başlayabiliriz. ‘‘Deniz aşırı’’ ifadesi birlikte düşünüldüğünde farklı ülkeler, farklı kültürler anlamları veriyor. Deniz Aşırı da kendi içinde beynelmilel kültürlerden ögeler taşıyan bir persona. Yalnız hâlâ içinde büyüdüğü, bildiği kültürel kodların etkisi mevcut: ismin kendisi hâlâ Türkçe. Teker teker ele aldığımızda Deniz ismi cinsiyetsiz bir isim, o yüzden ne kadar karakterim feminenliğini sahiplense de hâlâ cinsiyet kimliklerinin akışkanlığını simgeliyor. Aşırı da gereğinden çokluk ile aşkınlık, bir şeyin ötesinde olma anlamları taşıyor. Buradan performansçı tarafıma geçecek olursak, transfeminen ve/veya androjen görünüş yaratıp ya müzikal olarak hoşuma giden ya da sosyal mesaj içeren, eğlence sektörünün içinde olduğumun farkında olarak daha çok hareketli parçalara performans yapıyorum. Gereğinden fazla görünmenin, bir şeyin ötesinde olmanın traliçe olmakla bir bağı olduğunu düşündüğümden personama dönüşerek aşırılaştığımı söyleyebilirim.

Makyajdan kostüme, müzikten koreografiye… Drag, sahne sanatlarına tüm yönleriyle hakim olmayı gerektiriyor sanki bir noktada. Deniz Aşırı’nın sahnesinde neler öncelikli? Bunları kurgularken nelerden ilham alıyorsun? Fikirler nasıl şekilleniyor senin tarafında?

Bir önceki soruda biraz bahsetmiştim, müzikal olarak hoşuma giden veya sosyal mesaj içeren hareketli parçalar ve mikslere performans yapıyorum. Benim sahnemde öncelikli olan birkaç öge var. Birincisi performans yapılan şarkıların sözlerini bilmek. Koreografisi ve teatralliğinden önce o şarkının sözlerini bilmek çok önemli. Bunun dışında performanslarımın önemli bir kısmında daha çok popüler kültürde yer etmiş eski film ve dizilerden kesitlerle hareketli parçaları miksleme gibi bir durum var. Bunları kurgularken performans yaptığım eser ilham verici oluyor. Verdiğim mesaj bir LGBTİ+ birey olarak hem sosyal olabiliyor hem de bu performanslar çoğunlukla izleyicilerin ve tabii benim de zamanında izlediğimiz ve bağ kurduğumuz programlar, diziler, filmler veya konuşmalardan oluştuğu için ortaya gece hayatında görmeye alışkın olmadığımız ama çok ilgi çekici olan bir şey çıkıyor.

İstanbul gece hayatında drag kültüre aşinayız ama Ankara’da neler oluyor? Hem İstanbul hem Ankara’da yaşayan, performans yapan bir traliçe olarak, Ankara kuir gece hayatına bizi götürür müsün?

Ankara’da bir şeyler olmaya başladı, devam da ediyordu pandemiden önceye kadar. 2018’de Ankara’ya yerleştikten sonra Kapalı Mikrofon adlı bir parti serisi düzenlemeye başladım. Şimdilik tatilde olan seri pandemiden sonra farklı bir formatta geri gelebilir. Takipte kalın J Sanal mecralardan personalarını ve performanslarını içerik üretici vs. olarak gösteren ve yapan traliçeler var. Gece hayatı konusunda, pandemi öncesinde yeşeren bir kuir gece hayatından bahsedebiliriz. Öncesinde çok sınırlı olan kuir gece hayatı, partilerimizle çok daha geniş bir kitleye ulaştı. Ankara’nın genel olarak sınırlı olan bir gece hayatı varken bir de kuir bireyler için bu alan daha da sınırlıydı. Ancak bu sınırlılığa rağmen kuir gece hayatının nasıl gelişebileceğini görmüş olduk.

İtiraf edelim YouTube kanalına fena düştük! Ürettiğin içeriklerden, makyajına, kıyafetine kadar aşırı dadandık sana. Aynı zamanda bir YouTuber olarak da adını daha geniş kitlelere ulaştıracaksın belli ki. Hem drag performans sanatçısı hem de YouTuber olarak, hedeflerin neler? Kafanda nasıl içerikler var?

Öncelikle çok teşekkürler. Bir traliçe olarak hedefim kendi şovumu yapmak. Kapalı Mikrofon’da hâlâ biraz açık sahneye benzer bir format var. Tema belli, ancak performansçılar hangi şarkıyı seçeceklerini, hangi kostümü giyeceklerini, nasıl bir makyaj yapacaklarını kendileri belirliyor. Yalnız ileride yapmak istediğim şovda tam olarak kendi vizyonumu seyirciye sunmayı planlıyorum. Benle beraber sahne alacak traliçelerin ve tralaçoların performanslarından ve görünüşlerinden tam olarak sorumlu olduğum bir gece düzenlemek istiyorum. YouTuber olarak ise, aklımda olan bir şeydi YouTube’a girmek. Pandemiyle beraber maalesef sahne almaya ara verdiğimiz için ben de traliçeliğe ayırdığım enerjiyi içerik üretmeye yönlendirdim. Şimdilik daha çok Drag Race içeriği üretsem de farklı içerikler hazırlamaya devam ediyorum. Mini skeçler, parodi videolar ve politika ilgi alanımda. Bakalım, ileriki aylarda içeriğimin nerelere evrildiğini göreceğiz. Tabii YouTube büyümenin zor olduğu bir mecra, o yüzden zaman zaman acaba verdiğim emeğin karşılığını alabilecek miyim diye düşünsem de beni heyecanlandırmaya devam ettiği için şimdilik tam gaz devam diyebilirim. Kanalıma abone olmayı unutmayın 🙂

Peki sahnede olmak ile dijitalde drag yapmak birbirinden nasıl ayrışıyor? Kimliğini dijitalde taşımanın keyifli yanları ve zorlukları neler sence?

Dijital traliçelik alışkın olmadığım bir durum. İçerik üretmek ile performans farklı şeyler çünkü. İçerik üretmeye de zaten bir iki ay önce başladım. Performanslarınızda, en azından kendiminkilerde, çıktığım yere göre mesela, izleyicilerle ilişki değişiyor. Gecede birçok traliçenin çıktığı akşamlar seyirci kimi izlediğini bile bilmiyor artık, o yüzden izleyiciyle iletişim kurmak bu tür gecelerde zorlaşıyor. Yalnız daha ufak partilerde, ya da sayıca az performansçının yer aldığı gecelerde bu daha mümkün. Büyüyebilmeniz için de seyirciyle bağlantı kurabilmek, bu durumun var olabilmesi önemli. İçerik üretirken kamuya açık üretim yaptığınız için farklı kitlelere ulaşmak kolaylaşıyor. Bu kitlelerle de eğer iletişim yetileriniz çok da kötü değilse zaten bir bağ kuruyorsunuz. YouTube’la beraber deneyimlediğim bir şey bu oldu. Gece kulübünde en çok ayaküstü muhabbet edebildiğiniz izleyicinizle sosyal mecralarda iletişimi sürdürmeye daha kolay devam edebiliyorsunuz; çünkü personanızı gösterdiğiniz, performansınızı yaptığınız araç bu iletişimi kolaylaştırmaya müsait. Bu, personamı dijital mecralarda yaşatmamın keyifli bir yanı. İzleyicimle iletişimde olmak benim için önemli ve beni iyi hissettiren bir şey. Zorluk olarak, muhtemelen şu an buna pek maruz kalmış değilim; ancak kanalım büyüdükçe herhalde nefret söylemlerinin daha çok hedefi olacakmışım gibi geliyor. Bu noktada yapacağım şey işime devam etmek; çünkü izleyicilerime, karşımıza çıkan engellere rağmen kuir varoluşumuzu göstermenin yanlış olmadığını, aksine bunun çok gerekli olduğunu fark ettirmek istiyorum. Ne yanlış ne de yalnızız 🙂

Sıkı bir RuPaul’s Drag Race hayranı olduğunu biliyoruz. Biz de fena vurgunuz. Popüler kültür RuPaul ve tayfasına çok şey borçlu. Peki sence RuPaul’s Drag Race, drag kültürüne neler kattı?

Drag Race, öncelikle traliçeler ve tralaçolar için var olan ekonominin büyümesini sağladı. Çok büyük izleyici kitleleri artık bu performans formunu paralarını harcayabilecekleri bir şey olarak görüyor. Bu traliçeler ve tralaçolar için çok önemli, çünkü genelde ayrımcılıktan ötürü bilindik 9-5 işlerde çalışamayan kuir bireyler için kuir performans bir kazanç olanağı sağladı. Bu coğrafyada bu durum hâlâ gelişim aşamasında tabii, tam olarak yerleşebilmiş değil. Yani daha önce var olan performansçılar dışında yeni gelen performansçılar için tam olarak ekmek teknesi haline gelebilmiş değil. Bu da elbette yaptığımız etkinliklerin daha büyük kitlelere yayılması ve bu kitlelerce sahiplenilmesiyle olacak bir şey.

Bu sene RuPaul’s Drag Race’i de fena vurdu tabii. Önce Sherry Pie, sonra COVID-19. Senin bu sezon hakkındaki fikirlerin neler?

Öncelikle bu kişi hakkında konuşmak istemiyorum. Konuşmak daha çok dikkati üzerine çekiyor. Unutulması gereken biri. Ben kendisini hafızamdan sildim. Size de öneririm. Salgından ötürü maalesef televizyona çıkan traliçeler özellikle son birkaç senedir çok olağan olan ulusal ve denizaşırı turnelerini yapamaz oldular. Bu yüzden en çok ekonomik olarak olumsuz bir etkilenmeden bahsedebiliriz. 12. sezondan bahsedildiğini düşünerek söylüyorum, sezon bittikten hemen bir hafta sonra serinin spin off’u olan All Stars’ın yeni sezonu başladı ve böylelikle 12. sezon yarışmacılarının üstündeki spot ışıkları ellerinden biraz alınmış oldu.

Bence genel olarak güzel bir sezondu. Artıları olarak, yıldız potansiyelinin çok yüksek olduğu bir kast vardı. Birbirinden yetenekli, artistik, vizyon sahibi yarışmacıların yer aldığı bu sezonda reality televizyon programlarında izlemeyi sevdiğimiz “drama” faktörünün eksikliğinden bahsedebilirim. Birbirleriyle çoğunlukla gayet iyi anlaşan bir kastı izlemek bir noktadan sonra sıkıcı oluyor. Sonuçta izleyiciler programı sadece bir yarışma izlemek için değil, yarışmacıların aralarında geçen olayları görmek için de izliyorlar. Ancak elbette bunun sadece bir televizyon programı olduğunu ve yarışmacıların düzenlenerek yayına hazırlanmış görüntülerini izlediğimizi fark etmemiz gerek. Kendimizi televizyona çok kaptırmadan, yarışmacıların yaptıkları işi bu “düzenlenmiş görüntülerden” yola çıkıp geçersiz kılmadan ve onları sadece televizyonda gördüğümüz hallerine hapsetmeden izlemeye devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sonuç olarak yapımcılar eğlenceli bir program yaratmak istiyorlar ve maalesef bu çoğu zaman yüzde yüz dürüst yollarla olmuyor.

Karantina sahne ile aranıza girdi. Peki karantina sürecinde drag seni çağırdığında neler yaptın? Bu süreci nasıl geçirdin?

Sizi Instagram sayfama ve YouTube kanalıma davet ediyorum 🙂

Her video, her sahne şovu eminim ki drag yapmak isteyenleri ve yeni başlayacak olanları cesaretlendiriyordur. Bu ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz, birbirinizle nasıl dayanışıyorsunuz?

Kesinlikle öyle. İzleyicilerimin bir kısmı bizi sadece izlemek için değil, bizim yaptığımızı yapmak için de takip ediyor. Bu, gece kulübüne gelen seyirci için de zaman zaman geçerli oluyor. Gençlerin ilgisi büyük. Umarım ilham olabiliyorumdur kendilerine. Yeni başlayacak olanlar bana pandemiden önce zaman zaman direkt ama genelde mesaj yoluyla ulaşıp öneriler istiyordu. Bu pandemi sürecinde de online mesaj yoluyla devam etti. İlk olarak yaptığım şey, başlarken bilsem güzel olurdu dediğim bilgileri aktarmak oluyor. Sonrasında ilgileri devam ettikçe zaten belli mecralarda yavaş yavaş yer buluyorlar. Önerim acele etmeyip öncelikle tam olarak ne istediklerine karar vermeleri. Pahalı bir performans biçimi olduğu için hemen paralarını çarçur etmemelerini öneriyorum mesela. Önce vizyonunuzu az çok belirleyin ve savurgan olmayın diyorum. Ancak ne olursa olsun içinizden geleni yapın 🙂

*****

Herhalde Meral

‘‘Bence akışkanlığın en önemli tarafı genel-geçer bilinen, herkes için doğrudur denen normları alaşağı etmesi. Ben şovlarımda bir de bunu komedi katarak yapmaya çalışıyorum ki aslında durumların absürtlüğü de ortaya çıksın diye.’’

Processed with VSCO with c1 preset

Herhalde, ne hikayeler var Meral’de? Ama biz önce drag yapmaya başlama hikayenle başlayalım mı?

Selaaam! Bu yazılı iletişimlerde direkt geçişleri hep çok garipsiyorum ondan böyle başlamazsam olmaz, umarım iyisinizdir. Ah bende neler neler var, kendimce anlatıyorum işte. Ben drag yapmaya 2017 Aralık ayında, Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün performans gecesiyle başladım, yani aslında Meral o zaman doğdu, bundan öncesinde de bir sürü sahne geçmişim vardır çünkü oyunculuk yapıyorum ve haliyle ‘‘E ben önceden de drag yapıyormuşum dediğim anlar olmadı değil. Tiyatro drag’i doğurmuşken birbirinden bağımsız düşünmek zaten mümkün değil. Performans gecesi hazırlıkları başladığında uzun süredir sahneye çıkmamıştım, özlemle dolup taşıyordum yani. Sonra dedim ki kendimi sahneye atmazsam olmayacak, öyle başladı bu yolculuk.

Tabii biz isminin hikayesini de soracağız. ‘‘Herhalde Meral’’ nasıl çıktı?

Bu bahsettiğim performans gecesi provalarından ilkinde ben tam takım giyinip prova almak istedim çünkü ışık falan çalışmam gerek hem de kostümle rahat edecek miyim diye bakıyorum. Makyajım falan olmamasına rağmen kulisten sahneye adımımı attığımda bir arkadaşım ‘‘Meral abla?!’’ diye şaşkınlığını dile getirdi. O sırada ben daha Türkçe mi ,İngilizce mi isim olsun karar bile verememiştim ama Türkçe isimler arasında zaten Meral, Ayten ve Sibel vardı. E haliyle ilk görenden Meral tepkisini alınca ve Türkçe alışkanlığı da fazla olunca tutulup kaldık. Daha eskilerden ablalarımızın hep söylediği slogan da hazırdı; Herhalde, en güzel göt Meral’de, ben Meral!

Sahnelerin likit queen’i olarak kendini tanımlıyorsun. Akışkan, bol gullümlü bir şov! Bu ‘‘akışkanlık’’ senin için neden önemli? Drag’ini neler şekillendiriyor?

Ay bu ‘‘likit’’ olayı çok komik. Dudakların Cengi’nde sahne almaya başladığımda ilk şovlarımdan birinde kan gibi gözükmesi adına gıda boyası kullandım, kullanmaz olaydım. Sahneyi temizlemek adına kumaşım vardı, silip etmeme rağmen ıslak kaldı, başka şekilde de temizleyemedim benim arkamdan birkaç arkadaşım o sahne kuruyana kadar çile çekti, biri düştü hatta, kurban olurum ona buradan da tekrar özür dilemiş olayım. Bu olayın üstüne likit yapıştı üstüme; e haliyle kimlik akışkan, şovlar akışkan, sarıldım ben de.

Bence akışkanlığın en önemli tarafı genel-geçer bilinen, herkes için doğrudur denen normları alaşağı etmesi. Ben şovlarımda bir de bunu komedi katarak yapmaya çalışıyorum ki aslında durumların absürtlüğü de ortaya çıksın diye. Drag’imi şekillendiren en büyük şey farklılıklar: günlük hayatta karşılaştığımız zorluklara farklı bakış açıları, sahip olduğumuz farklılıklar, görmezden gelinen farklılıklar… Bunların hepsini güzelce bi yoğurup üzerine azıcık kendi mizahımı eklemeye çalışıyorum.

https://www.instagram.com/p/CA5uhjyAaol/

Eğlence sektörü ve bazı sahne sanatları formülü dijitalde buldu; senin dijital platformlarla aran nasıl?

Ben pandemiden önce de dijital platformlarla oldukça iç içe olan ve içerik üreten biriydim fakat haliyle her şey online olunca kat kat arttı bu iç içe olma durumu. Sahneleri, insanlarla etkileşimi inanılmaz özledim, gün geldi delirecek gibi oldum vallahi. Pandemi ve karantina dönemi boyunca Meral’i çok gün yüzüne çıkaramadım çünkü Meral en güzel haliyle bir sahne ortamına ait gibi geliyor bana ya da direkt olarak insanlarla iç içe olduğu alanlara diyeyim çünkü Meral’in insanlarla atışması, cilveleşmesi çoktur şovlarında. Ben bu süreçte daha çok diğer karakterlerime, diğer içeriklerime yöneldim diyeyim.

Sosyal medya ve RuPaul’s Drag Race gibi yarışmalar artık drag sanatçılarını daha görünür kılıyor. Drag kültürünün ana akımdaki temsiliyeti hakkında ne düşünüyorsun? Özellikle Türkiye’de, gözlemlediğin kadarıyla, drag’e dair nasıl bir algı var?

Her şeyden önce şunu bir söyleyelim, drag ‘‘kadın rolüne girmiş erkek’’ ya da ‘‘kadın gibi giyinmek’’ değildir. En azından artık değil. Çoktan bitti o devir, drag artık genişleyip cinsiyeti, kimlikleri, normları sorgulatan, toplumu eleştiren bir sanat dalı halinde ilerliyor. Ana akımda kadın gibi gözükmek üzerine çok fazla laf dönüyor ve bu çok sinir bozucu hale geliyor bazen. işte sakallı olmaz, bacak kıllarını alacaksın, file çorap giymeden olmaz gibi laflar çok eskidi artık, bir zahmet kalmasın öyle kafalar.

RuPaul’s Drag Race haliyle çok etkiliyor insanları bu konuda ama geçin canım artık bunları, tek drag show RuPaul değil, tek tip drag de yok. ‘‘Herkesin drag’i kendine’’ diyerekten… Türkiye’de drag denince haliyle akla Huysuz Virjin geliyor ilk, kendisini çok severim, Meral’e de çok etkisi olmuştur fakat sanki bakınca ana akım medyada sekülerlik iyice yok olmuş ve her şey sansürlenirken insanların çoğu da unuttu bu gerçekliği, kimisi de hiç öğrenemedi. Bu yüzden bilinmezliğin getirdiği bir korku ve garipseme var gibi geliyor bana drag’e karşı. Geçer mi? E ne demişler am üstünde reçel, bu da gelir bu da geçer.

image5

Herhalde Meral, reprenkli bir kişilik. Peki Meral’in ne kadarı ‘‘sen’’? Karakterini oluştururken kimlerden ilham alıyorsun? Meral’in bünyesinde kimler var?

Ah bu soruyu sormanıza nasıl sevindim anlatamam! İlk zamanlarda insanlar çoğu zaman Meral’i tamamen benden sanıp bana Meral ismiyle seslenmeye başlamıştı ve bu beni kendime yabancılaştırıyordu. Benim için Meral direkt olarak benliğimin bir parçası olmaktan çok, benliğimden birkaç parçayla yoğurup üzerine dışardan da bir şeyler ekleyerek oluşturduğum bir karakter, oynuyorum yani. Şaşırıyorum mesela bazen kendime de, çünkü bende çoğu zaman ne Meral’in deli özgüven miktarı ne de hazırcevaplılığı yoktur. Yine de kendimden bi şeyler olduğu da kesin tabii ki. Meral’in ilham kaynaklarının başında Huysuz Virjin var diyebilirim, hazırcevaplılığı ve mizahı temelinden; bunun dışında Divine’dan tutun da Cennet Mahallesi’nden Pembe’ye kadar bir sürü isim sayabilirim, akışkan işte bacım, Meral’in bünyesi dopdolu.

İstanbul eğlence kültüründe ‘‘kuir gece hayatı’’ diye bir şeyden bahsedebiliyorsak, bunlar sizlerin, zorluklara rağmen oralarda olmanızın sonucu. Kuir mekanların varlığı sayesinde sosyalleşebiliyor, bir araya gelebiliyor; dayanışmaya, öğrenmeye devam ediyoruz. Aktivizmi gece hayatına taşımak gibi. Kuir gece hayatına dair senin izlenimlerin neler?

Ben İstanbul’a ilk geldiğimde dışarı çakmaya korkardım, hele Taksim’de eğlenmek falan aklımın ucundan geçmezdi. Sonra yavaş yavaş görüp öğrendim ki oluşturulmuş muhteşem güvenli alanlar var. Tomtom Sokak’ta atılan kahkahalar, köşe başında hiç çekinmeden deliler gibi öpüşen sarhoşlar, tüm varlığımızı bangır bangır bağırdığımız sahneler bizi biz yapıyor. Bu gece hayatıyla tanışınca büyük bir oh çekmiştim, ‘‘Oh be, bunlar eğlenmesini biliyor’’ diye. Tam da bu noktada kuirler hayatın her alanında, eğlence sektörüne en güzel yön verenler rolünü üstleniyor. Belki de yaralarımızı iyileştirmek için kullandığımız gullümden, belki başka bir şeyden ama bu işin hakkını kuirler muhteşem veriyor vallahi, kim ne derse desin.

Drag çok çalışmayı gerektiriyor. Sahneye çıkmadan çok önce başlıyor hatta bu çalışmalar. Senin çalışma rutinin nasıl?

Dediğim gibi ben Meral’i aslında oynuyorum. Haliyle bu karakteri oturup düşünmek, ana hatlarıyla bir yol çıkarmak gerekiyor. Her sahneden önce de bugün ne anlatacağım, ne istiyorum düşünceleri döner kafamda. Sahnenin dramatürjisini, karakterin tavırlarını gözden geçirip taşımak istediğim anlam ortaya çıkıyor mu diye düşünürüm. Herhalde Meral aşırı akrobatik danslar, fiziksel yoğunluk içeren şovlar sergilemiyor, daha çok bir hikaye anlatıyor, bir şeyleri eleştiriyor o sahnesiyle. Üç dakikalık şarkının üstüne günlerce oturup kelimelerin anlamlarını düşünüp kendi istediğim yolla kesişiyor mu diye düşünmek her zaman kolay olmuyor tabii ama değiyor. Genelde önce şarkıların anlattıklarına bakıp kendi yoluma çekebiliyor muyum diye düşünüyorum, farklılıklar demiştim ya hani, biraz farklı bakınca neler oluyor başka bir şey çıkıyor mu diye düşünüp sonrasında fiziksel aksiyon çalışarak anlatmak istediğim şeyleri birleştiriyorum, böylelikle çıkmış oluyor sahneye.

Bir şeyleri öngörmeye çalışmak hiç bu kadar zor olmamıştı ama senin yakın gelecek için planların neler? Gündeminde neler var?

Pandemi beni gerçekten de fazlasıyla yordu, bu dönemde geleceğe dair kaygılar daha da arttı haliyle, bu yüzden bunu düşünmekten kaçınmaya çalışıyorum ki biraz anı yaşayabileyim.  Sahneleri çok özledim, ikinci lisans eğitimi olarak oyunculuk düşünüyorum, umarım yakın zamanda olur diyelim. Bunun dışında sosyal medya hesaplarından yeni dünyalar yaratmaya devam diyorum ben. Sayfalar açılsın.

*****

Nutella Yerlitaş

‘‘Her şeyin şakası yapılabilmeli, çünkü mizah da büyük bir eleştiri noktası aslında. Ben bu yönüyle çok kullanıyorum, kimliğimi oluştururken de özellikle olmasını istediğim bir şeydi, çok çeşitli mizah üretmek.’’

IMG_2718

Öncelikle şu konuyu bir açıklığa kavuşturalım: Nutella kaşıkla mı yenir, ekmekle mi?

2020 yılındayız hâlâ ekmek yiyen var mı ki?!

Bunu söyleyen kişinin 115 kilo olması ve ekmeğe bayılması peki? Hayat böyle işte, kimsenin kalbi kırılmasın kaşıkla alınıp ekmeğe sürülsün. Zaten doğuştan bir içgüdüyle o kaşık yalanacak. Böylelikle herkes mutlu olsun 😇

Peki rahmetli Nurella ile yakınlık dereceniz nedir? Nutella ile Nurella’nın karakterleri hangi yönlerden kesişiyor?

Maalesef kişisel olarak bir yakınlığım yoktu ama benzetilirdim hep ve aslında onun taklidini yapa yapa keşfettim kendimi, neler yapabileceğimi…

Karantina, herkesi evlere tıkadı. Nutella için karantina günleri nasıl geçti?

Korkunç! Üretememek, sahnede olamamak ve belirsizlik çok kötüydü, ki hâlâ aynı hava var bizler için maalesef. Nasıl geçtiğine gelecek olursak… Genellikle uyudum açıkçası, köpeğimle ilgilendim, olumsuz bakmaktansa olumlu şeylere odaklanmaya çalıştım. Bir süre sonra bu Pollyanna Nutella da yeter dedi ve alkolik oldu dermişim…

Olumlu olmak beni iyi hissettirdi ve YouTube’da bir şeyler üretebileceğimi fark ettim; bi enerjim yenilendi ve açıkçası ona tutundum.

Biraz da ciddi soralım. Karantina sürecinde drag seni çağırdığında neler yaptın? RuPaul’s Drag Race bile finali evlerden yaptı. Evde drag daha mı farklı oluyor?

Drag beni çağırdığında genelde aynanın karşısına geçip yeni şeyler denedim. Evde sadece belirli şeyler yapabiliyorsunuz drag için. Canlı yayın, fotoğraf çekimi veya kendini geliştirmek için yeni teknikler deniyorsun; ev sahne gibi değil, canlı reaksiyon seviyorum ben 🙂

Drag aslında Türkiye’de tek bir figürle kafalarda özdeşleşmiş gibi. Oysa arkasında kocaman bir tarih ve nice akımlar var. Senin hayatına drag nasıl girdi? Kendi drag kimliğini, performansını nasıl tanımlarsın?

Kendimi bildim bileli -klişe ama gerçekten doğru- sahnede olmak istiyordum. ‘‘Bir şeyler yapayım anlatayım insanlar beni izlesin’’ modundaydım. İzlediğim bir şovdan etkilendim ve ben neden yapmıyorum deyip birşeyler için çabalamaya başladım.

Samimiyet odaklıyım her şeyde, bu da benim en sevdiğim özelliğim. Drag kimliğimde insanlara eğlence sunmak zaten işim ama bunun yanında özledikleri o sıcak ve samimi karakteri sunmam da sanırım daha çok ilgilerini çekmeme sebep oldu ve bu durumdan çok memnunum.

Gördüğümüz, bildiğimiz kadarıyla senin performanslarının merkezinde komedi var. Sence her şeyin şakası yapılabilir mi? Ya da şöyle soralım, sahnedeki drag kimliğin sana komedi anlamında bir tür rahatlık sağlıyor mu?

Her şeyin şakası yapılabilmeli, çünkü mizah da büyük bir eleştiri noktası aslında. Ben bu yönüyle çok kullanıyorum, kimliğimi oluştururken de özellikle olmasını istediğim bir şeydi, çok çeşitli mizah üretmek. Şaka yapmaya daha elverişli bir tipim var sanırım, böyle bir kolaylık olabilir, çirkin olmanın ekmeğini yiyorum 🙂

Performanslarına nasıl hazırlanıyorsun? İlhamı nerelerden topluyorsun?

Aklıma gelen, gördüğüm, incelediğim ve gözlemlediğim şeyleri not alıyorum ve bu notlar üzerine ne yapabileceğimi oturup düşünüyorum. En çok ilham aldığım şey insan tepkileri; çok şaşırtıcı, eğlenceli ve beklenmedik olabiliyor. Bunu da en rahat klişeler klişesi metro, kafe, dernek lokalleri (şaka tabii) gibi kamuya açık alanlarda toplayabiliyorum.

Yeni YouTube kanalın Nutizm ile de ful fors üretmeye devam ediyorsun. Seni YouTube’a çeken ne oldu? Nutizm’in içeriğinde neler olacak ilerleyen günlerde?

Ah teşekkür ederim! Karantinada bir şeyler üretmem gerekiyordu. En mantıklı mecra YouTube oldu. Sahne için düşündüklerim kanalım için de geçerli aslında, çok çeşitli olması önemli. Aşk hayatımdan tutun da sarma sarmaya, çalıştığım her türlü konuda yorum yapacağım, eleştireceğim yanlış yaptığım ama hiçbir şey olmamış gibi dönüp gülümseyeceğim bölümler gelecek ilerleyen zamanlarda. Yaşayıp görelim o zamannnn.

Karantina döneminde dijitalin nimetlerini yine yeniden keşfettik. Muhtemelen Nutella’yı da çok farklı kesimlere, kitlelere taşıyacak. Bunun farklı bir hissi, sorumluluğu var mı?

İnsanların beni izleyeceği, dinleyeceği hissi güzel ama onları eğlendirip mutlu etme hissi benim için daha önemli ve bunu yaparken kitlelere dikkat etmek ve bunun sorumluluğu benim için daha zor düşünmesi, bunun üstesinden de gelebileceğimi düşünüyorum.

 

 

Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag  Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag Türkiye drag