Cem Say’ın Yeni Dünya Yeni Ağ kitabı ile bugünden geleceğe uzanıyoruz

Prof. Dr. Cem Say, Yeni Dünya Yeni Ağ kitabında gezegeni saran bilgi ağını, Bilgi Çağı’nın bilimsel temellerini anlatarak dünya anlayışımızın ve aklımıza düşen onlarca sorunun peşine düşüyor. Destek yayınları etiketiyle raflarda yerini alan kitap “zor” konuları anlaşılabilir bir üslupla anlatarak, bir popüler bilim kitabının kimi zaman bünyede tetiklediği “Ya anlamazsam?” endişelerini daha ilk sayfadan alıp götürüyor. Cem Hoca ile Yeni Dünya Yeni Ağ’dan başlayıp yapay zekâya kadar pek çok konuyu konuştuk. Söylediklerine kulak vermek de fayda var: “En hakiki mürşit işte, nasıl sevmeyelim?”

Bir popüler bilim kitabını elimize almaktan çekinebiliyoruz kimi zaman, “Ya anlamazsam?” endişesi yaşıyoruz. Yeni Dünya Yeni Ağ daha ilk sayfalardan bu endişeyi alıp götürüyor. Bilginin ve arkasındaki hikayeleri aktarmanın herkese ulaşma amacınızı hissediyoruz. Bu “herkesin anlayabileceği bir kitap”  hazırlama süreci nasıldı?

Çok teşekkür ederim! Gençliğimden beri iyi bir popüler bilim okuru ve sesli kitaplar çıktı çıkalı da “dinleyicisi” olmuşumdur. Orhan Bursalı önderliğindeki Cumhuriyet Bilim Teknoloji ekine ve diğer popüler bilim dergilerine de öğrenciliğimde mektuplarla, sonra da makalelerle katkıda bulundum.

2016’da iki şey oldu: Cumhuriyet gazetesi bilim ekinden vazgeçince Bursalı dergiyi aralarında benim de olduğum sevdalılarının destek sözüyle bağımsız olarak çıkarmaya karar verdi, böylece kendimi Herkese Bilim Teknoloji dergisinin yarı-düzenli yazarları arasında buldum. Aynı dönemde Boğaziçi Üniversitesi, hocaların konularını halka açık seminerlerle anlattıkları “Açık Ders” etkinliklerine başladı ve bana da ilk derste yapay zekâ anlat dediler. Bu “zor” konuları herkesin anlayacağı şekilde anlatabilme çabası uzmanlar için de çok faydalı bir düşünce egzersizi, bunu çok sevdim. İlk kitabım “50 Soruda Yapay Zekâ” da özellikle bu açıdan olumlu tepkiler alınca hedefi yükseltip entropi, kuantum mekaniği, şifreleme ve kriptoparalar gibi bence daha zor konuları da kapsayan “bilgisayarcı gözüyle dünya” hikâyemi yine anlaşılır şekilde anlatabileceğime ilişkin bir güven hissine kapıldım.

Pandemi süreci pek çok şeyi değiştirdi, dönüştürdü. Özellikle pandemi sürecinde bilime ve bilgiye güvenmekten başka çaremiz olmadığını gördük. Dünya böylesine karanlık bir süreci bilgi ve bilim ışığında aydınlatıyor/ aydınlatmaya çalışıyor. Türkiye olarak bilimi ve bilgiyi arkamıza alma sürecinde nasıl bir konumdayız?

Türkiye Cumhuriyeti bilime aşık bir insan tarafından kuruldu, halkta da bilgiye ve bilime geleneksel bir saygı var. Son zamanlarda dünyada (ABD’de çok kötü mesela) uzmanlara güvenmemek gerektiği fikrini yaymayı kendi çıkarlarına uygun bulan kişiler ortalığı bulandırıyor, Türkiye’de de kitapta da bahsettiğim kimi “ucuz” ideolojik nedenlerle evrimin müfredattan çıkarılması gibi yanlış adımlar atıldığı oluyor. Gerçek dünyada hayatta kalma avantajı sağladığı için bilimin dediklerine uzun süre sırt dönmek mümkün değil, tabii bunun vakit kaybetmeden bir an önce anlaşılması hepimizin yararına. Üniversitelerimizle, geleceğe aç, internete bağlı on milyonlarca gencimizle büyük potansiyelimiz var, yeter ki kendi ayağımızı bağlamayalım.

IMG_9094

Kitap boyunca da bilgi nedir sorusunun izini sürüyoruz. Özellikle günümüzde internet teknolojileriyle birlikte yanlış bilginin yayılması da arttı. Teknolojinin bu yönünü de değerlendirmek gerekiyor değil mi?

Evet, bir bilgisayarcı olarak önce işin temeline inip “bilgi”nin fen bilimlerinde ele alınabilir, deyim yerindeyse “fiziksel” bir nicelik olduğunun keşfedilişinin yüzlerce yıl süren heyecanlı öyküsünü anlatıyorum.

Görüyoruz ki “bilgi” dediğimiz şey iyi veya kötü, doğru veya yanlış, hatta anlamlı veya anlamsız olabiliyor, o yüzden bu diğer kavramların da tam olarak ne anlama geldiğini, doğa ve insanın evrimini ortaya sererek inceliyoruz. İnternet bilginin sınır tanımadan ışık hızında akıp yayılmasına el veriyor elbet. Ama internetin mümkün kıldığı sosyal medya teknolojisinin yalanı gerçekten çok daha hızlı yayabilme özelliği var. İnsan beyninin kimi bilişsel “açık”ları da işin içine girdiğinde sosyal medya normal bir insanı azılı bir radikale dönüştürebiliyor. Orada da doğruyu yanlıştan ayırt etmek için türümüzün keşfettiği o müthiş bilme ve fikir değiştirme yöntemi, yani bilim devreye giriyor.

Kızınız Aslı Say’ın illüstrasyonu kapakta karşımıza çıkıyor. Nasıl oldu süreci anlatır mısınız?

Aslı ilk kitabım 50 Soruda Yapay Zekâ’nın da kapak figürünü yapmıştı. O kapakta ne olabileceğine dair fikrimi laf arasında kendisine söylemiştim, sonra kitabın yayımlanmasına çeyrek kala hiç beklenmedik bir anda o fikri beni de çok şaşırtan bir şekilde değiştirdiği, birçok okurun “bu kapak beni çok düşündürdü, dönüp dönüp bakıyorum!” dediği o figürle çıkagelmişti. Bu kitap için de bir gün yemekte kendisine internetin iç yapısını, bilgisayarların birbirine nasıl bağlandığını anlattım, o da yine gizemli bir aradan sonra kapakta gördüğünüz bence harika buluşla döndü. İki kitabı birbirine bağlaması da bence çok güzel oldu.

IMG_9095

Pandemide dijitali, internetin imkânlarını yine yeniden keşfettik; tüm bunlarla birlikte gerçekten bir dönüşüm başladı mı yoksa “normalleşme” diye eski tas eski hamam devam mı edeceğiz?

Devletler ve diğer hantal kurumlar kurgulandıkları (bazıları binlerce yıl gerideki) çağların şartlarını “normal” saymaya devam edebilir. Birçok örnek var ama ilk aklıma gelenler olarak, eğitimin ve “işbirliği” yöntemlerimizin, mesela iş toplantılarının veya konferansların, eskisi gibi devam etmesi gerçekten çok saçma olur. İşe gidiş geliş trafiğinden zevk alan tek bir insan bile tanımıyorum; birçoğumuz için bunun tümüyle gereksiz olduğunu anlamamız pandeminin olumlu etkilerinden. İki problem var: Birincisi, birçok insan parasızlık nedeniyle internete bağlanamıyor ve bu çağa tam giremiyor. İkincisi, hele de devletin başındakilerin “normal” insanlar gibi değil de krallar gibi yaşamasının hoş karşılandığı ülkelerde o yöneticiler herhangi bir değişiklik yapmak, mesela tüm o vergileri her çocuğa sağlam bir bilgisayar ve internet hattı sağlayıp süreçleri bu yeni ağ üzerinden akıtacak şekilde yeniden kurgulamak için bir gereklilik hissetmiyor. Kitlelerin yeni çağa geçmeyi talep etmesini sağlamalıyız.

Gününüzde tüm dünya dijital üzerinden birbirine anında bağlanabiliyor. İnternetin mesafeleri yok etmesi neler sağlayacak?

Gezegenin farklı köşelerindeki bireyler birbirleriyle ne kadar içli dışlı olursa iktidardakilerin “yabancı”ları düşman ilan ederek yerlerine tutunmaları o kadar zorlaşır. Bütün insanları kapsayabilen bir kardeşlik ideolojisinin evrilme şansı artar. Kısa vadeli birçok olumsuzluk, “kötü yenilik” de olabilir, oluyor da, ama artık bu ağı yırtma şansımız kalmadığı için yeni oyun sahasını tanıyıp ona göre oynamalıyız.

Pandemi sürecinde gördük ki zor durumlarda yaratıcı çözümler üretebiliyoruz. Robotlar için de bu mümkün mü?

Yaratıcılık da dahil olmak üzere insan beyninin becerdiği her şeyi beceren makineler inşa edebiliriz. Kimi kısıtlı çevrelerde (mesela bilgisayarın rahatça deneme-yanılma egzersizleri yapabileceği bilgisayar oyunu ortamlarında) bunun örneklerini görüyoruz. Yani bu imkânsız değil, ama “zor” işlerden. İnsan yaratıcılığına hâlâ çok ihtiyacımız var.

Bir önceki kitabınız yapay zekâ üzerineydi. Yapay zekâ eskiden daha ütopik ve filmlere konu olan bir şeymiş gibi gelirdi. Şimdi hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Sonrası için neler öngörüyorsunuz? Birçoğumuzun hâlâ önyargıları, bilmedikleri var. Yapay zekayı topluma nasıl anlatmak gerekiyor?

Yapay zekâ teknolojisi, benim öğrencilik ve ilk hocalık yıllarımı da kapsayan uzun bir “hazırlık” döneminden sonra nihayet gerçek dünyada kullanılan birçok ürünle yaşamımıza dokunmaya başladı. Artık her şeyin “akıllanma” zamanı. Evinizin kapısı, masanız, yatağınız, kemeriniz, gözlüğünüz, klimanız, mutfağınız şimdikinden daha akıllı olursa daha iyi olur, dikkatsizlikten doğan kazalar, gereksiz masraflar, hırsızlık riski azalır, hayatımız kolaylaşır, değil mi? Buna kanser vs. kimi “büyük” problemlerin çözümünde de yapay zekânın bize yardımcı olması da eklenir diye umuyoruz. Umduklarımız olursa bu (tıpkı internet gibi) kelimenin tam anlamıyla bir devrim etkisi yapacak elbet, kimi sorular da her devrim hakkında yaşanan haklı kaygılara dayanıyor. Artısı eksisiyle, bu sistemlerin nasıl çalışıp nasıl iyiye veya kötüye kullanılabileceği hakkında bilgilendirmek gerek toplumu. Halka düşen görev de bu, böyle devrim hallerinde bir zahmet yeni gelişmenin esaslarını öğrenmek gerekiyor; müfredatın geçmiş değil, gelecek binyılların konularıyla güncellenmesi lazım.

Kitapta “robotlar işimizi elimizden alır mı?” sorusuna bir tartışma programı anınızı örnek göstererek yanıt veriyorsunuz. Bir de şahsi olarak merak ettiğim, mesleğimi ilgilendiren bir soru sorayım. Yapay zekâ gazeteciliği nasıl etkiler?

Orada da anlattığım gibi, gazetecilik adı altında robotluk, hem de teknik deyimimizle “özerk” değil, “uzaktan kumandalı” robotluk yapanların işleri tabii ki robotlarca ellerinden alınır, kimse de buna üzülmez. Hava raporu, maç özeti gibi standart formattaki “haber” metinlerini doğrudan veri akışından üretebilecek sistemler şimdiden var. “Araştırmacı gazetecilik” dediğimiz şey ise (açık kaynaktan bilgi toplama kısmı haricinde) çok zor, onu becerebilen bir robot şimdilik sadece bilimkurgu olabilir.

Kitabın sonunda sizdeki iyimserliği görünce bir okur olarak kendimi daha iyi hissettim diyebilirim. Sizin iyimserliğinizin de arkasında “en hakiki mürşit’’in olduğunu biliyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Uzun vadede, binyıllar ölçeğinde bakıldığında insanlığın durumu hep iyiye gitmiş şimdiye dek. (“İyiye gitmiş” derken “uzun ömür”, “şiddet sonucu değil de doğal yollarla ölme oranı” gibi gerçekten “iyi” şeyleri ölçtükleri konusunda herkesin hemfikir olduğu kriterlerden söz ediyorum.) Kuşkusuz bu başarımızın ardında (başta dil olmak üzere) diğer hayvanlarınkilerden daha yüksek bilişsel beceriler sağlayan beynimiz ve onu kullanarak keşfettiğimiz “bilim” denen harika “gerçeği yalandan ayırma yöntemi” yatıyor. İklim krizi karşımızda büyük bir sorun ama beş bin yıl sonra hâlâ insanların var olacağını ve o zaman da “Tamam, şimdiye kadar hep iyiye gittik ama şimdiki sorun çok fena!” diyeceklerini tahmin ediyorum.

Bilimi seviyoruz, güveniyoruz ve aslında “yıldızlara ulaşmak” için bunları yapmak zorundayız. Sizden “bilimi neden sevmeliyiz?’in cevabını bir kere daha duymak isteriz.

Ortaçağın berbat koşullarından farklı olarak sahip olduğumuz her şeyi ona borçlu olduğumuz için sevmeliyiz elbet, ama çoğunluğun tanışmasını istediğim başka nedenler de var. Bir kere, doğayla ilgili keşfettiğimiz şeyler çok çok güzel! Satürn’ün veya Dünya’nın uzaydan çekilen fotoğrafları gibi mükemmel görüntüler herkesi etkiler ama diğer bir yığın şey, örneğin geometriyle cebir arasındaki bağlantı, dalgaların matematiği, “kör” evrimin ürünü olan biyolojik sistemlerin öyküsü, iyi anlatıldıklarında değme destana veya romana taş çıkartacak kadar heyecanlılar ve huşu yaratacak güzellikteler. Böyle bir zihinsel keşif, mesela Bitcoin gibi kriptoparaların ardındaki mantık çatısı, onu anladığınızda “vay canına!” diye haykırtıp hayran bırakıyor sizi. Bir de bilimin insana dayattığı dürüstlük var: Bilim bize diğer düşünme (veya “düşünmeme”) sistemlerindekinin aksine, ne zaman “bilmiyorum”, ne zaman da “şimdiye dek inandığım anlatı yanlışmış, fikir değiştiriyorum” dememiz gerektiğini öğretiyor. “En hakiki mürşit” işte, nasıl sevmeyelim?

 

 

Yeni Dünya Yeni Ağ Yeni Dünya Yeni Ağ Yeni Dünya Yeni Ağ Yeni Dünya Yeni Ağ