İstanbul Sözleşmesi neden yaşatır?: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatlarından İpek Bozkurt anlatıyor

İstanbul Sözleşmesi’nin iptali gündeme ilk düştüğü andan itibaren kadın örgütleri, sözleşmenin neden önemli ve ‘hayati’ olduğuna dair açıklamalar yapıyor, ciddi bir mücadele sürdürüyor. Ama gündem her zamanki gibi çok ‘dolu’ ve kadın haklarına dair bir konu, ikinci ve hatta üçüncü plana atılacak, sessizce ‘halledilecek’ gibiydi. Ta ki yine bir kadın katliamı tüm ülkeyi kahredene kadar.

Son bir haftadır İstanbul Sözleşmesi’nin neden önemli olduğuna dair açıklamalar yapılıyor; konuya dair farkındalık her zamankinden de büyük. Tabii karşı olanlar da argümanlarıyla ortaya çıkmaya devam ediyor. Yine de karşı olanların neden karşı olduğu, savunanların ise neden savunduğu, bilinmezlik bulutuna karışıp gidiyor.

Sahiden nedir bu İstanbul Sözleşmesi? Ve o hashtag’lerde sıkça vurgulandığı gibi, neden ‘yaşatır’?

Sözleşmenin iptalini önlemek için ve Türkiye’deki kadın cinayetleriyle mücadele konusunda ful fors çalışan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun gönüllü avukatlarından İpek Bozkurt’a soruyoruz. 

Grafik Tasarım: İrem Türkmen

Deşifre: Nazlı Senem Dalgıç

T24’ün bir haberine göre, İstanbul Sözleşmesi’ne, Boğazlar’la ilgili olduğunu düşündükleri için karşı olanlar var. Toplumun yarısı ise ne olduğunu bile bilmiyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin ne olduğuna ve neleri kapsadığına dair açıklamalar birkaç gündür gündemde, maalesef yine bir kadın katledildiği için. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu bünyesinde mücadeleyi sürdüren gönüllü bir avukat olarak bir de senden dinleyelim mi: İstanbul Sözleşmesi nedir, nasıl ortaya çıkmıştır?

Biraz geçmişe giderek anlatmaya başlayayım… Türkiye’nin kurucusu olduğu kurumlardan biri Avrupa Konseyi (Council of Europe). Avrupa Birliği’nden farklı, Avrupa Birliği’ne üye olmayan ülkelerin de üye olduğu bir kurum.  Fransa’nın Strasbourg şehrinde. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, yerel yönetimler, demokrasi gibi konular üzerinde çalışan ve devletleri denetleyen, iş birlikleri üreten, projeler üreten bir konsey burası. Asıl kuruluş amacı II. Dünya Savaşını doğuran faşizmin ne kadar ciddi bir tehlike olduğunu anlayıp, demokrasiyi ve insan haklarını güvenceye almak. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi  ve kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Avrupa Konseyi’nin en önemli mekanizmaları. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  ilk imzacı ülkelerinden biri. 1989 yılından beri de Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuruların götürülmesini kabul etmiş.  Medyadan takip ettiğimiz önemli, hak odaklı davalarda, vatandaşların en son çare olarak gittikleri ünlü mahkeme burası işte. Türkiye ayrıca Birleşmiş Milletler üyesi ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun kabul ettiği Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’nin de (kısaca CEDAW) bir imzacısı.

Avrupa Konseyi on yıllar içerisinde yaptığı çalışmalar sonucunda bir sorunu fark etmeye başlıyor: Kadına karşı şiddet ve hane içi şiddet. (Yani ‘domestic violence’, bunu ‘aile içi’ diye değil de ‘hane içi’ diye çevirmek daha doğru çünkü her hane, aile olmak zorunda değil.) Görüyorlar ki kadınlar erkeklerden gördüğü fiziksel şiddetin yanında toplumsal cinsiyete dayalı bir şiddetin, ayrımcılığının da mağduru oluyor. Toplumsal cinsiyet yani ‘gender’ deniyor İngilizcede. Kadın ve erkeğe sadece ‘kadın’ ve ‘erkek’ oldukları için verilmiş özel roller ve bu rollerden dolayı çıkan görevler, kadın ver erkeğe biyolojik  cinsiyetlerinin ötesinde yeni bir cinsiyet kimliği de ekliyor. Yani cinsiyetimize göre bir de sadece bu ciniyette olduğumuz için toplum tarafından bize dayatılan görevler, roller ve eşitsizlikler ortaya çıkıyor. Bu yüzden de, kadın ve erkek kağıt üstünde eşit haklara sahipler gibi görünslerl de aslında toplumsal cinsiyetlendirilmeleri nedeni ile  toplumsal cinsiyet eşitsizliği de ortaya çıkıyor. Kadın çalışmasın, çocuk doğursun, ailesini kursun, evde otursun; şunu yapsın bunu yapmasın, yumuşak başlı olsun, kocasını, erkeğini dinlesin. Erkek de kaplan gibi güçlü olsun, çalışsın, kol kanat gersin, ailenin lideri olsun, kadına ne yapması gerektiğini söylesin… Kadının hane içinde uğradığı şiddetin yanında toplumsal cinsiyet temelli şiddetten bahsediyoruz. Avrupa Konseyi de bu şiddetle mücadele için bir sözleşme hazırlamayı gerekli görüyor. Yani aslında İstanbul Sözleşmesi, Avrupa Konseyi’nin taraf devletleri arasında bir ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkıyor. Bu arada asıl adı ‘‘Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele’ye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’’. İstanbul’da imzalandığı için kısaca ‘‘İstanbul Sözleşmesi’’ olarak biliniyor.

8

Bu arada Türkiye, kadına şiddetten hüküm giyen ilk ülke olmuştu. 2002 yılında AİHM, Nahide Opuz davasında Türkiye’yi yaşam hakkını koruyamadığı için mahkum etmişti. Bu karar Türkiye için önemli bir süreci başlattı aslında…

2000’lerin ilk 10 yılında Türkiye, Avrupa Birliği’ne girmeye çok istekli bir ülke. Günümüzde durum daha farklı tabii. O yıllarda uluslararası arenada Türkiye hakkında söylenenler yeni seçilmiş olan AK Parti iktidarının önem verdiği konular…

Bu sırada görüşmeler devam ederken AİHM tarihe geçen bir karar veriyor; senin de bahsettiğin Nahide Opuz kararı…

Nahide Opuz ve annesi, çok uzun süre Opuz’un kocasından şiddet görüyorlar ve resmi makamlara giderek şikayetçi oluyorlar. Fakat hukuk sistemi tam ve ektin olarak işlemiyor, Opuz ve annesi geri çevriliyor ve soruşturmalara devam edilmiyor. Tüm bunların sonunda kocası Nahide Opuz’un annesini bıçaklayarak öldürüyor, Nahide Opuz da yaralanıyor.

Dava, Türkiye’deki mahkemelerden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınıyor. Ve mahkeme şöyle bir karar veriyor: Türkiye’de kadınlar şiddete uğradıklarında adalete ulaşma konusunda müthiş bir ayrımcılığa uğruyorlar. Türkiye’yi bu anlamda kadınlara karşı ayrımcılık yaptığı için mahkum ediyor AİHM. Yıl 2002. Türkiye, kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığından tazminata mahkum edilen ilk ülke oluyor böylece.

Uluslararası arenada boy göstermeye çalışan Türkiye için korkunç bir karar. Hükûmet, acilen bu konuda yapıcı adımlar atılması gerektiğine karar veriyor ve İstanbul Sözleşmesi müzakerelerinde güçlü bir taraf olarak yer alıyor. Yani söylendiği gibi aslında Avrupa Birliği  veya dış mihraklar veya işte Avrupalı devletler tarafından dayatılmadı İstanbul Sözleşmesi bize…

Yazım sürecine Türkiye de dahil oluyor, değil mi?

Tabii. Uluslararası bir sözleşme olduğu için müşterek bir yazım süreci. Avrupa Konseyi 2000’li yılların başında Avrupa’da kadına karşı şiddetle mücadele için pek çok kampanyalar düzenliyor. Sözleşmenin hazırlanmaya başlaması da 2008. Türkiye’nin o zamanki temsilcisi Prof. Dr. Feride Acar. Türkiye’deki kadın örgütleri de bu konuda çok çalışıyorlar, onların da çok büyük desteği var bu uluslararası sözleşmenin hazırlanmasında; Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin katkılarıyla ilerliyor süreç. 2009 – 2011 yılları arasında da müzakereler devam ediyor. Prof. Dr. Feride Acar, katıldığım bir toplantıda o süreci anlatırken şöyle demişti hatta: ‘‘İlk defa Avrupalı ülkeler de ayak diriyorlar sözleşmenin çeşitli maddelerine.’’

Sözleşme öncelikli olarak cinsiyet eşitliği konusuna değiniyor. Sözleşmenin etkisiyle Türkiye’de de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun hazırlanıyor. Bu süreç nasıl ilerliyor?

İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığı nedeniyle olan ortaya çıkan şiddetin hukuki metne dökülmesi, yani çok ilerici bir sözleşme. Bu görüşmeler devam ederken Türkiye de sözleşmenin temel yapısından feyz alarak ve kadın örgütlerinin müthiş katkısı ile 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u hazırlıyor ve kanun yürürlüğe giriyor. Aslında bundan önce yürürlükte olan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun vardı ama içeriği sadece aile ile kısıtlı olduğu için kadın örgütleri uygulamada kadınların haklarının tam korunamadığını tespit etmişlerdi. 6284 sayılı kanun ise sadece aile içinde değil, aile olmayan yani evlilik ilişkisi olmayan ilişkilerde de veya hiç tanımadığı bir kişi tarafından ısrarlı takip edilen kadınlara yönelik bir koruma sağlıyor.

Bu sırada da eş zamanlı olarak İstanbul Sözleşmesi’nin müzakereleride de tamamlanıyor ve sözleşme İstanbul’da imzaya açılıyor. İlk imzalayan devlet, Türkiye. Mayıs 2011. Büyük bir alkışla ve destekle imzalıyor hükûmet İstanbul Sözleşmesi’ni. Sonrasında diğer ülkeler de imzalamaya başlıyor. Toplamda 10 ülke var. Hepsinin birer birer imzalamasıyla işlemeye başlıyor. İmzalayan ülkelerin iç hukukunun parçası oluyor. Bizim ülkemizde de 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giriyor.

Bir hashtag olarak zihnimize kazındı ama açmak gerekir: İstanbul sözleşmesi neden ‘yaşatır’?

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, kadın cinayetlerinin ve kadına karşı şiddete dair aylık ve yıllık olarak veriler yayınlıyor. Bu veriler hiçbir zaman düşüşe geçmez, kadın cinayetlerinin sayısında bir azalma olmaz. Ama ilk defa İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı yıl, yani 2011’de veriler aşağı iniyor.

Neden? Çünkü devlet büyük bir gururla İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladığını ilan ediyor. Kadına karşı şiddetle mücadeleyi politikası haline getirdiğini gösteriyor. Halk da o zaman buna kulak veriyor tabii ki. Yani bir anlamda bu sözleşmenin imzalanması caydırıcı bir etki yaratıyor.

İstanbul Sözleşmesi’ni imzalaması iktidarın bu sözleşmeyi uygulama niyetini; devletin kadınları her türlü şiddete karşı korumaya yönelik olan taahhütünü gösteriyor. Ama elbette, bunu sadece bir niyet belgesi olarak düşünmek de yeterli değil. Çünkü sözleşme içeriğiyle devletlere önemli bir yol haritası çıkarıyor.

Sözleşme bireylerin çok erken yaştan itibaren cinsiyet eşitliği konusunda farkındalığa sahip olarak yetiştirilmesi gerektiğini söylüyor. Resmi eğitim kurumlarında olsun, aile içinde olsun… Sözleşme başka neleri kapsıyor, neleri gerekli görüyor?

Öncelikle sözleşme devletlere, ‘‘kadına karşı şiddeti önleyeceksiniz’’ diyor. Önleyememeleri durumunda ise devletlerin şiddete uğrayan kadınları korumakla yükümlü olduğunu söylüyor.

Devletler ayrıca şiddetin soruşturulmasını ve adalet sürecini etkin bir şekilde yürütmelidir.

Sonuncu sac ayağı, diğer üç sac ayağını de anlamlı hale getiriyor: politika üretmek. yani devletler, STK’lar ile birlikte çalışarak şiddetin nedenlerini araştırmak, şiddete ilişkin verileri toplamak, incelemek ve bunlar üzerinden politika üretmekle hükümlü.

Bu arada ayrıca belirtmekte fayda var: Bir şiddet vakasından sonra, kadın şikayetini çekmiş olsa bile Sözleşme diyor ki soruşturma devam etmek zorunda. Öncelikli olarak zaten devletin kadının şikayetini neden çektiğini anlayıp öğrenmesi lazım.

Şiddet görmüş bir kadın, şikayetini neden çeker? Fikri neden değişir?

Kadın korkuyordur çünkü ya da çaresizdir. Hep ahkam kesilir, ‘‘Aman kadınlar da hem şikayet edip sonra da şikayetlerini çekiveriyorlar’’ diye. Oysa şikayeti geri çekmenin arkasında bir sürü sebep var. Ailesinden dışlanma korkusu, ekonomik özgürlüğünün olmaması, kalacak yerinin olmaması, çocuklarını korumak istemesi… Daha nice sebep sayılabilir. İşte devletin bunları araştırıp kadınlara korkusuzca hareket edebilecekleri bir alan ve koruma sağlaması lazım. Bu güvenli alan sağlamayan bir devlet varken, şiddet gören kadının şikayetini çekmesini eleştirmek kadınlara ciddi bir haksızlık.

İstanbul Sözleşmesi devletlere, bu kadınları şikayetlerini çekmeye yönlendiren şartları ortadan kaldırmaları gerektiğini söylüyor. Şiddet mağduru kadınları koruyup kollamalarını; sağlıkları ve ruhsal travmaları için merkezler ve sığınma evleri açmalarını söylüyor.

Ve şu dördüncü madde çok önemli:

”Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin deceklerdir.”

İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi gerektiğini savunanların en büyük argümanlarından biri de LGBTİ+’lere yönelik nefret söyleminden besleniyor aslında. Şu aralar duyduğumuz o argümanı burada da kullanıyorlar; sözleşmenin ‘‘özendirici’’ olduğunu söylüyorlar. Bir de tabii sözleşmenin yuva yıktığını, nafaka yüzünden erkekleri mağdur ettiğini iddia edenler de var. Nereden çıkıyor bu iddialar?

Sözleşmenin içinde ‘‘LGBTİ+’’ ifadesi yok. Sadece cinsel yönelim var. O da diyor ki; “Mağdura cinsel yönelimi sebebiyle ayrımcılık yapma.” Yani sözleşmenin cinsel yönelime ilişkin özel bir düzenlemesi dahi yok. Cinsel yönelimin özendirilebilecek bir konuymuş gibi söylenmesinin ne kadar sorunlu olduğuna dahi değinmiyorum. Sözleşme bakımından da özendiricilik yapıyormuş, bu felaket büyük bir yalan ve mit.

‘‘Yıkılan yuvalar’’ meselesine gelecek olursak. Koskoca gazeteciler bile köşelerinde yazıyor bunu. Oysa şiddet gören veya şiddet görme riski altında olan kadının haklarının korunmasının yuva yıkmayla nasıl bir alakası olabilir ki? Sözleşme içinde ‘‘boşanma’’ kelimesi de geçmiyor. ”Kadınlar x, y, z şartlarında boşanırlar” gibi bir düzenleme yok. Kadın şiddet görüyorsa, kocasından hiçbir şekilde maddi destek görmüyorsa, çocuğunun bakım giderleri yapılmıyorsa kadının boşanma hakkı var. Bu sözleşme olsun ya da olmasın.

O yüzden bu sözleşme yuva yıkmıyor. Haklarını kullanmak isteyen kadınlara nasıl destek olunacağını gösteriyor. Eşcinselliği meşru göstermiyor ama devlete diyor ki; “Eğer bir trans cinayeti olarak ortaya çıkarsa onu iyi soruştur.” Bu mudur meşru göstermek? Bu örneklerin hepsi aslında İstanbul Sözleşmesi’ni karalama kampanyasının parçası ve aslında temelinde, boşanmanın, LGBTİ+ bireylerin cinsel yönelimlerinin ne kadar tehdit altında olduğunu gösteriyor.

Ayrıca nafaka konusuna da değinmek istiyorum.

Bizim ülkemizde Medeni Kanun’da iki tür nafaka var. Bir tanesi iştirak nafakası. Velayet sahibi olmayan eşin, velayet sahibine verdiği nafaka. Yani çocuk haftada beş gün annesindeyse, baba anneye nafaka ödüyor. İkincisi ise yoksulluk nafakası. Çalışmayan bir kadına (özellikle altına çiziyorum ‘‘çalışmayan’’), erkeğin geliriyle doğru orantılı olarak verilen nafaka. Kadın eğer tekrar evlenirse ya da işe başlarsa bu nafaka kesilir. Yani ömür boyu sürme gibi durum söz konusu değil. Bu da nafakaya karşı platformların söylediği bir yalan.

View this post on Instagram

İmzaya açıldığı yer İstanbul olduğu için adını güzel şehrimizden almış olan, kadınların şiddetten kurtulduğu bir hayatın yolunu gösteren İstanbul Sözleşmesi’nin başına gelene bakın… Daha önceleri “İstanbul’a ihanet ettik?” diyerek dile getirilen gerçek ne ise şimdi Sözleşme’nin başına da o getirilmek isteniyor. Ayasofya kararı dönemine denk gelmesi de tesadüf değil; gerçeğin çarpıtılması bakımından benziyorlar. Ayasofya zaten yıllardır ezan okunan, namaz kılınan bölümü de olan bir müzeydi ama böyle değilmiş gibi yapıldı. İstanbul Sözleşmesi de belirli maddelerden ibaretmiş gibi gösterilip onlar “bahane” edilerek, geri kalan bütünü yok sayılıyor. Böylece hem “suçlu” ilan edilen o maddelerde korunanlara ayrımcılık yapılırken Sözleşme’nin geri kalanına da tam bir şiddet uygulanıyor. Şiddeti ortadan kaldırmaya çalışan bir belge -ki kuru belge gibi değil içinde milyonlarca kadının hayatı olan yaşayan canlı bir belgenin- gözümüzün önünde şiddet altında olduğunu görüyoruz. Ve bu bir tür insanlık suçudur. Bu suçu işlediği iddia edilen başka ülkeler olması -Macaristan, Bulgaristan, Hırvatistan gibi- durumu değiştirmiyor. Bu iddianın tam olarak doğru olmaması bir yana (bu ülkelerde imzadan çok parlamentolarından geçirme konusu tartışmalı) Türkiye onlarla aynı konumda değil. Uluslararası belgeler tarihinde, bir sözleşmenin imzaya açıldığı ülke tarafından değil imza çekilmesiyle gündeme gelmesi, tartışmaya açılması bile görülmemiş bir durum. Büyük bir ayıp olmanın ötesinde dünya kamuoyunun güvenini tam olarak kaybetmek anlamına geliyor. Bunun da bir önemi yok deniyorsa -hoş o “değerli yalnızlık” günleri de geride kaldı ama- herkes şunu bilsin ki İstanbul Sözleşmesi’ne dokunmaya çalışmak, başka hiçbir şeye benzemez. Çünkü İstanbul Sözleşmesi’ne dokunmak her şeyden önce, nüfusun yarısını oluşturanlara; tüm Türkiyeli kadınlara da ihanet anlamına geliyor.

A post shared by Kadın Cinayetleri (@kadincinayetlerinidurduracagiz) on

Peki verilen nafakalar ne kadar? Türkiye standardı aylık 200-250 lira. 30 gün için çalışmayan bir kadına 250 TL verilmesi mi çok? . Zaten pek çok erkek nafakayı ödememek için SGK’sından çıkıyor, işvereniyle anlaşıyor ve kendilerince başka formüllere başvuruyorlar. O nedenle bu nafakayı ödeyerek bundan olunan bir mağduriyet değil de halihazırda ödememeye direnme var.

Sorun şu ki babasından evinden çıkmış, zorunlu eğitime ulaşma imkanı olmamış, formal çalışma hayatının içinde bulunmamış (yani sosyal güvenlik sistemine dahil olamamış) kadınlardan bahsediyoruz. Nafaka konusunun tartışıldığı bir zamanda, Tuba Ünsal mesela eski eşlerinden hiç nafaka almadığıyla övünmüş bir de nafaka alan kadınları kötücül bir dille eleştirmişti. Ama işte Türkiye’de herkes Tuba Ünsal gibi şartlara sahip değil. Tuba Ünsal ekonomik bağımsızlığı olan bir kadın. Eşitsiz ekonomik ve toplumsal şartlarda olan kadınların gerçekliğini birbirleri ile karşılaştırmak doğru değil.

Dört sac ayağından bahsettik ama başka neler var sözleşme bünyesinde?

 Bizim ülkemizin yerleşmiş bir sorunu değil ama kadın sünnetini, zorla çocuk aldırma ve zorla kısırlaştırma önlemek için neler yapılması gerektiğini de söylüyor İstanbul Sözleşmesi. Cinsel şiddet mağdurlarının davalarının nasıl yönetilmesi gerektiğini de anlatıyor. Ayrıca sözleşme, kadın kelimesinin 18 yaş altı kız çocukları da kapsadığını söylüyor.  Yani kız çocukların haklarını da koruma altında alan bir sözleşme. Örneğin zorla evlendirmelere ilişkin düzenlemler var.

Kadınların davalarda ikinci kere mağdur edilmemesi gerektiğine, cinsel şiddete dair olan davalarda fail ile mağdurun aynı yerde olmaması ve sürecin nasıl sağlıklı bir şekilde yürütülmesi gerektiğine de değiniyor.

Devletin bu konuyla mücadele etmesi için mali kaynaklarını nasıl ayırması gerektiğinden bahsediyor. Hükümetlerin sevil toplum örgütleriyle birlikte çalışması gerektiğini söylüyor. Bu şu demek devlet şiddetle mücadeleyi tek başına bitiremez.

Çocuk istismarı demişken. Çocuk istismarına dair olan TCK’nın 103. Maddesine bir düzenleme yapılması teklif edildi. Bu yeni teklif nelerin önünü açıyor?

Senelerdir dönem dönem, infaz kanunu paketinin içine konulmaya çalışılan, tadil edilmeye çalışılan bir madde 103. Madde. Bu maddede  çocuğu cinsel yönden istismar edene (yani tecavüzden bahsediyoruz) verilecek ceza düzenleniyor. Madde diyor ki “15 yaşını tamamlamamış çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, cinsel istismar olarak tanımlanıyor.  Fakat önerilen, gündeme getirilen tadil metninde  cinsel istismar/tecavüz nedeniyle yargılanıp mahkûm edilmiş ve cezası kesinleşmiş olanların, olay tarihinde bekar olanların, mağdurun 14 yaşına basmış olması (yani 13 yaşında olması), mağdur ile istismar faili arasında en fazla 15 yaş olması durumlarda af getirme tartışılıyor.

Burada çocuk yaştaki evliliklerin ve 13 yaşındaki çocukların cinsel istismarının önünü açılıyor. Küçük kız çocukları istismar edilecek demek. Sözleşme diyor ki kültür, örf ve adet, din, gelenek veya sözde ”namus”, şiddet eylemlerinin bir gerekçesi olarak kabul edilemez ve devletler bunu sağlamalı. O nedenle kız çocuklarının evlendirilmesini sağlamak, uğradıkları cinsel şiddetin affını düzenlemek de İstanbul Sözleşmesine aykırı.

3

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak çok ciddi bir mücadele sürdürüyorsunuz. Platformun bu süreçteki faaliyetlerinden bahsedebilir misin?

Platform olarak 6284 sayılı kanunun yapım aşamasında da vardık, İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdiğinde de. Yani ‘‘öncesi’’ ve ‘‘sonrası’’ olarak gözlemleyebiliyoruz.

Bizim çalışmalarımıza İstanbul Sözleşmesi de büyük yön veriyor. Devletin yerine getirmesi gereken dört sac ayağını, bizim gibi kadın örgütleri yapıyor. Kadına karşı şiddete dair bildiriler, telefon hatları. Mesela pandemi döneminde, karantinada hane içi şiddete maruz kalan kadınların ne yapmaları gerektiğine dair bir kitapçık hazırladık. Kadın şiddete uğradıktan sonra, bir daha aynı olayın yaşanmaması için gönüllü avukatlarla beraber koruma kararları için çalışıyoruz. Kadına karşı şiddet ve kadın cinayeti davalarını takip ediyoruz.

Yani çalışmalarımızda bir süreklilik var. Sorumluluk altında hesap verilir bir şekilde devam ediyoruz. Aylık veri topluyoruz, onları ayrıştırıyoruz. Ne ifade ettiklerini yazıyoruz, politika oluşturuyoruz, devlete bir yol haritası sunuyoruz. Herkesle birleşebilmemizin sebebi de bu. Hesap verebiliriz, şeffafız. İstanbul Sözleşmesi’nin, özüne uygun olarak davrandığımız bir sözleşmenin hayatta kalması için mücadele ediyoruz. Faaliyetlerimiz gereği bunun faydalı olduğunu gördük ve yürürlükte kalması için uğraşıyoruz.