Saplantının portresi: The Hater

Geçtiğimiz dönem Oscar Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde aday olan Corpus Christi filminin genç yönetmeni Jan Komasa, yeni filmi The Hater ile karşımızda. Netflix üzerinden izleyiciyle buluşan The Hater, provokatif yönetmen Jan Komasa ile sıkı iş birlikçisi senarist Mateusz Pacewicz’i yeniden bir araya getiriyor. İkilinin odağında bu sefer eğitim-saplantı ve politika üçlüsü var.

Bu yıl pandemi nedeniyle dijitale taşınan Tribeca Film Festivali’nde En İyi Yabancı Film dalında ödülü kapan The Hater, su katılmamış bir saplantı hikayesi aslında. Eğitim ve politika bu saplantıyı, toplumsal olarak da besleyen unsurlar diyelim.

Neler oluyor, fazlaca spoiler’a girmeden anlatalım

Her şey ana karakterimiz Tomasz’ın hukuk fakültesinden atılmasıyla başlıyor. Sebep ise intihal. Yani bildiğiniz, taklit, kopyalama, aşırma… Akademi sınırları içerisinde geri dönüşü olmayan bir suç tabii. Tomasz’ın sahtekar halleri bir sonraki kararıyla daha da pekişiyor: Kendisine burs veren Krusucka ailesinden saklıyor okuldan atıldığını. Ve sırlar, başka sırlarla birleştikçe olay örgüsü de gözümüzün giderek karışmaya başlıyor.

the hater netflix

Etrafındakiler Tomasz’da bir gariplik olduğunu seziyorlar. Davranışı, duruşu, sosyal medyayı kullanışı değişiyor. Ama bebek yüzlülüğü sayesinde yırtıyor; cakasını sağlam tutuyor. Zihnine yerleşen o saplantıyı dışarıdan fark etmek mümkün değil, ki Krusucka ailesinin evine ses dinleme cihazı yerleştirecek kadar ileri giden bir saplantıdan bahsediyoruz. Düşünün ne kadar tehlikeli bir kalkanı var. Hukuk fakültesinde okur gibi yapan kahramanımızın bir pazarlama ajansında işe başlaması, kendisi hakkındaki soru işaretlerini de yavaş yavaş dağıtmaya başlıyor. Eğitim ve saplantı arasında gidip gelen bu ilk bölüm, bu noktadan sonra bir de politik bir boyut kazanmaya başlıyor.

the hater netflix 3

Faşizm etkisinde Polonya

Tomasz, ajansta işe kabul edilmeden önce bir deneme sürecinden geçiriliyor. Bu da zaten hırslı ve saplantılı olan bu karakteri daha da körüklüyor. Arka planda, Polonya’da da büyük değişiklikler yaşanıyor tabii. Hangi karakter, içinde yaşadığı ülkenin politik ve sosyal ikliminden bağımsız kalabilir ki şu dönemde? Faşist hareket Polonya’da yükselişe geçerken, ülke de politik olarak ikiye bölünmeye başlıyor. (Burası gerçek.) Filmde bu ikili halin ilerleyişini izlerken Tomasz’ın kendini politik olaylar zincirine nasıl dahil ettiğini de görüyoruz.

Screen Shot 2020-08-07 at 17.53.54

Her sahnede giderek daha da paranoyak bir hale gelen Tomazs, liberal bir politikacı olan Rudnicki’nin karalama kampanyasında olaya fazla bir şekilde dahil olarak politikacının ekibine atmayı başarıyor kendini. Örgünün bir diğer bağlantısı ise Rudnicki’nin Krasucka ailesiyle çok sıkı olan bağları… Hani şu Tomazs’ın daha en baştan takıntılı olduğu, kendisine burs sağlayan aile… Of ki ne of. Peşi sıra gelecek olan şantajlar, birer satranç hamlesi gibi… Rudnicki’yi karalamak için sıkı bir çalışmaya koyuluyor Tomazs; işi kan dökmeye vardıracak kadar.

Tomazs’ın ve çalıştığı ajansın yaptığı işler hepimize 2016 ABD Başkanlık seçimlerinde Facebook’un uyguladığı politikaları ve algı yönetimini hatırlatıyor. Facebook olayında tamamen gerçek kullanıcıları hedef alan kötülük oluşumu, filmde bizlere organize mobbing ajansı yoluyla gösteriliyor. Günümüz sosyal medyasında ‘troll’ adı verilen zehir tüccarlarının ne denli etki yarattığı, kitlelerin ne denli kolay bir şekilde kandırıldığı veyahut avutulduğu bize tüm gerçekliğiyle anlatılıyor. Fakat filmde sahte hesapların basit yorumlarının aşırı ciddiye alınması ve yapılan karalama çalışmaları hikayeyi sahicilikten biraz uzaklaştırıyor. Artık ‘yaşlı kesim’ de’, yeni kuşaklar’ da bir yorumun kim tarafından ve hangi niyetle paylaşıldığını çok kolay bir şekilde ayırt edebiliyor. Hesabın ne zaman açıldığından tutun da o zamana dek neler paylaştığına bakmak bile yeterli aslında. Haliyle filmde, kitlelerin sosyal medyada dönenlere körü körüne inandığını görmek, pek de gerçekçi değil tabii. Neyin trol neyin gerçek olduğu tek bir bakışta anlaşılabiliyorken…

Hissini kaybeden bir gerilim

Jan Komasa’nın 2011 tarihli Suicide Room filmi ile The Hater arasında bir benzerlik kurduysanız, tesadüf değil. Suicide Room’da da teknoloji saplantılı bir genci merkeze alıyordu yönetmen. Haliyle The Hater’da çok uzak yerlere gitmiyor. The Hater’ı ayıran ise fondaki politik olaylar. Siyasi görüşler nedeniyle ikiye bölünen Polonya’yı anlatan yönetmen, bazı spesifik konular haricinde tüm coğrafya ülkelerinin sorunlarına ışık tutmayı başarıyor. Gerek ülkemizde gerek yurtdışında yapılan seçimler filmle beraber gözümüzün önünden geçiyor…

Yine de her anıyla başarılı olduğunu söyleyemeyiz filmin. Klasik bir kanlı finalin kattığı havayla birlikte, paranoyanın da ötesine geçiyor Komasa; bizi insan yaşamı üzerine düşündürüyor. Ama psikolojik yolla ilerleyişi Primal Fear filmini andıran The Hater, olay kopukluğunu psikogerilim ile aşamıyor. 90 dakikalık bir sürede tamamlanabilecek olay örgüsü, 135 dakikaya yayıldıkça yayılıyor ve filmin ritmini de yavaşlatıyor. Bu da filmin etkisini bir noktada azaltmaya başlıyor ve ”sıradan bir gerilim filmi” etiketinden kurtulamamasına neden oluyor. Filmi esas çarpıcı kılan ise Tomazs rolünde izlediğimiz Maciej Musialowski’nin oyunculuğu. Karakterinin zihninde büyüyen paranoyaları bize de bulaştırmayı çok iyi başarıyor, bünyeyi gerdikçe geriyor.

Başrol oyunculuğu ve post-truth çağını en çiğ haliyle anlatıyor olması bir yana, elindeki kozları çok da güçlü kullanamıyor The Hater. Ve izleyici üzerindeki etkisini her saniye daha da yitiriyor.