Z Kuşağı, pırıltılı simler, karışık aşklar, akıl uçuklatan kurgular: EUPHORIA

1985 doğumlu Sam Levinson’ın yazdığı ve yönettiği, yapımcıları arasında rap müzisyeni Drake’in olduğu uyarlama dizi Euphoria, Z kuşağını her anlamda parlatan ve şimdiden kült denebilecek bir yapım. Yani Emmy Ödülleri adaylıklarında kendini göstermesi boşa değil. İzlemesi kolay olmayan bu dizi hakkında yazmak da hiç kolay değilmiş meğer!

Yazı: Heja Bozyel

UYARI: Bu yazı yoğun miktarda spoiler içerir.

Kostümleri, kurgusu, renkleri ve müzikleri hipnotize edici, hikayelerinin işleyişi ise bir o kadar çarpıcı olan dizi Euphoria (Kelime anlamı: Aşırı mutlu hissetme hali) hakkında ne yazsan diğer yanı eksik kalıyor. Ama eninde sonunda Leonardo DiCaprio’nun bile (bile bile bile) hayranları arasında olduğu Euphoria hakkında iki satır söz yazmadan rahat uyuyamazdım. Ne var ki yazmak hiç kolay değildi, çünkü böyle bir diziye dair söyleyeceklerim tamamen bugüne dair olmalıydı ve benim Beverly Hills 90210’u ekrana yapışarak izlemiş, Seth Cohen’in dövmesini yaptırmayı düşünmüş biri olarak Euphoria üstüne yorum yapmaya hakkım var mıydı bilmiyordum. Öte yandan “bugün” söz söyleme konusunda hakları ve hadleri pek de hesaba katmayan bir zaman dilimi. 

Ve sahnede: Z’ler

Z Kuşağı Öğretileri 101: Sana bir erdemmiş gibi aktarılan “sükut altındır” lafını unut. “Hayır” demeye, hoşuna gitmeyeni söylemeye, karşı çıkmaya hakkın var. Ve attığın taşın yarattığı dalgaları net bir şekilde görebilirsin. Bundan korkmana da gerek yok. Çünkü artık duvarlara poster yapıştırıp polisten kaçma zamanı geçti.

Daha ötesinde, şimdiki zamanın ergenleri için nükleer silahlardan daha tehlikeli olan bir şey var: Akıllı telefonlar ve internet. Telefonundaki bir görüntü bütün lise hayatını hatta daha sonrasını cehenneme çevirebilir. En fenası, hepsinin bunun farkında olması ve buna rağmen akıllı davranmamaları ya da tam tersine bu silahları çok iyi kullanmaları. Sadece 10 yıl içinde dünyanın neredeyse tüm değerlerinin değiştiğini düşünürsek, 20-30 sene öncesinin gençlik yapımlarıyla Euphoria’yı yani gerçek bir Gen-Z anatomisini kıyaslamak akıl kârı değil. Ama maalesef dizinin her bölümünde eski televizyon kültlerine yapılan göndermeler ve Billie Eillish’ten New Kids On The Block’a uzanan (Soundtrack’te New Kids On The Block yok ama eski boyband’in zamanında söylediği en güzel şarkılardan olan “Didn’t I Blow Your Mind This Time” şarkısının Delfonics yorumu var) hipnotize edici müzikler dizinin geçmişle kıyaslanmasını adeta zorunluluk haline getiriyor. 

Geçmişten referanslar

Üstüne bir de Trainspotting referansları eklenince ister istemez 1996’da lise öğrencisi olmak ile 2020’de lise öğrencisi olma farklarını düşünüyor insan. Ben ve benim gibi bir harfi dahi olmayan kuşaktaşlarım, 1996’da Trainspotting’i ilk izlediğimizde nasıl bir şok yaşamış, büyülenmiş, tahrik olmuş ve algımız değişmişse Euphoria da aynısını şimdiki izleyicilere -biz dahil- yapıyor. Sadece liselilere değil. (Hatta bazı sahnelerde içimden br RTÜK bıyıklısı çıkartıp “Umarım bu diziyi liseliler izlemez” bile dediğim oldu, bkz. yazının son bölümü.)

Dizinin pilot bölümünde hikayenin anlatıcısı ve ana kahramanı Rue’nun (Kutsal Zendaya) alkol ve uyuşturucu etkisiyle yaşadığı tribi anlatmak için yapılan kamera oyunu tıpkı Trainspotting’de bağımlı Renton’ın odasının tavanında emekleme sahnesi gibi çarpıcıydı. Trainspotting’e bir başka gönderme ise Rue’nun haplarını klozete atması- Renton’ın tuvalete giden uyuşturucuyu çıkmak için klozete dalması sahneleriydi. 

Fakat Euphoria’nın popüler kültüre yaptığı tek gönderme bununla sınırlı değil. Bob Ross’tan True Romance’e, Marlene Dietrich’ten Jodie Foster’a, Angels in America’dan Romeo ve Juliet’e giden uzun listenin tamamını buraya yazacak değilim ama sekizinci bölüm yani ilk sezon biterken beyninizin algıları ile oynanmış hissediyorsanız, yalnız değilsiniz. 

Yeni bir gençlik

30 yıllık bir gençliğin değişiminin geldiği son noktayı belgelercesine detaylı işlenmiş, her bir sim pırıltısı özenle yerleştirilmiş dizide bu referansların arkasındaki tek kişinin Sam Levinson olduğunu söylemek gerekli. Her karakter için tek tek çalışan Heidi Bivens, (kostüm tasarımcısı) verdiği röportajlarda bunu özellikle belirtmiş: “Referansların şimdiki nesil tarafından anlaşılmayacağı kaygısı hem bende hem de bazı oyuncularda vardı ancak Sam en çok da Halloween partisi karakterleri için ısrarcı oldu. İyi ki olmuş. Bu kadar çok Bob Ross hayranı olduğunun farkında değildik” diye anlatmış. Karakterlerin kostümlerinin çoğunu ikinci el dükkanlarından (artık gidemediğimiz thrift store’lar) bulduğunu, bu sayede Rue karakterinin giydiği normalde 160 dolar civarı olan Proenza Schouler bluzu 35 dolara aldığını, kostümleri seçerken Los Angeles’taki öğrencilerin giyimlerinden esinlendiğini de anlatıyor röportajlarda. “Eğer biz uygun rakamlara bu kıyafetleri bulamıyorsak dizi karakterleri de bulamazdı, giydikleri her şey onların alabileceği ve izleyenlerin “aa ben bunu biliyorum” diyebilecekleri giysiler olması gerekliydi. Bolca yeni nesil tasarımcının ürünü de var” şeklinde belirtiyor detaycılığını.

Makyajlardaki simlere ve bundan sonraki makyaj trendlerini fena halde etkileyecek olan o göz makyajı renklerine gelirsek; bunlar da tamamen dizinin ruhuyla, Sam Levinson’ın istediği ışıklarla uyumlu olması için seçilen, dizinin karanlığındaki pırıltılar. Dizide ağzımız açık izlediğimiz hayatın değişkenliği, cinsiyetlerin kayganlığı, akışkanlığı (spektrumu), gençliğin parlaklığı ve asla kalıcı olmasa da yarattığı “üstümüzden hiç çıkmayacakmış” hissi, bu simlerle bilinçsizce simgelenmiş belki de… 

Ne, doğru mu gördüm?!

Simler ve makyajdan, kostümlerden bahsedince dizinin ilk bölümünün sonunda bizi “neee” naralarıyla acilen Google’lama ihtiyacına gark eden, anime karakteri edasındaki olağanüstü Jules geliyor akla hemen. Gerçek hayatta da bir trans kadın olan Hunter Schafer, aslında model. Bundan sonra ise en çok aranan oyunculardan olacağı kesin. Tabii aynı zamanda, göz makyajımızı düz bir çizgiyle yaparken kendimizi ultra sıkıcı, sıradan, yaratıcılıktan uzak hissetmemizin de müsebbibi. 

Bir damla dahi ajitasyona kaçmayan “dönüşüm” hikayesinde Jules’a hayranlığımız arttıkça pembe renge ve tenis eteklerine bakışımız da değişiyor. “Mean Girls” rengi kıyafetleri ile istediği her yere oturabilecek koca kalpli Jules’umuz son dönemde dizilerde artan trans karakterlerin prensesi adeta. (Trans bireylerle ilgili hiç düşünmediğimiz aydınlanmaları yaşatan Netflix’in Pose dizisine de buradan bir selam çakmamak olmaz ama hepsinden öte yine geçmişe dönmek ve The Crying Game filmini hatırlayıp bir damla gözyaşı dökmek isterseniz siz de bizdensinizdir.)

İnce ince işlenmiş karakterler ve kıyafetler

Giysilerden devam edersek gençlik dizilerinin olmazsa olmaz karakterlerinden şişman, gözlüklü kıza gelir sıra. Bu dizide bütün stereotip karakterler var evet, ama hiçbiri bildiğimiz gibi değil! Barbie Ferreira tarafından canlandırılan Kat karakteri de bildiğimiz gibi olmayan şişman kızımız. Hani gözlüğünü çıkartınca ve giyimini değiştirince bir anda merdivenlerin başında bir afet olarak belirecek karakter. Ama Kat, o çekingen ve bedeniyle ilgili yapılan zorbalıklar yüzünden ağlayan kızlardan değil. Aksine gerçek bir Gen-Z kızı olduğunu gösteriyor, en ufak bir imayı bile kendi lehine kullanıyor ve bu kuşağın yeni silahlarından olan “seni beni etiketlemekle/taciz etmekle suçlar, ifşa ederim” kozunu kullanarak herkesi parmağında oynatıyor. Öte yandan Kat, bize internetin gerçeğini de alabildiğine çıplaklığıyla anlatıyor. İnternette herkes her şey olabilir. Ve Kat gibi bir Tumblr kızı, bir BDSM kraliçesine dönüşerek erkeklere domuz taklidi yaptırıp para kazanabilir. 

En kötüsünden kötü karakter

Bunun başka uç noktası da var tabii… Nate gibi bir şantajcı mesela… Gençlik dizilerinin bir diğer olmazsa olmazı, yakışıklı öfkeli sporcumuz bu dizide karşımıza Nate Jacobs olarak çıkıyor. Jacob Elordi tarafından canlandırılan karakterin öfkesinin sebebi yine baba ama o da pek bildiğimiz babalardan değil. Üstelik Nate sert görünümünün altında yumuşacık bir kalp taşıyan klişelere benzemiyor, aksine. Kötünün ta kendisi. Ve bu kötü öyle bir sinir krizi geçirme sahnesi canlandırıyor ki… Gelsin Emmy’ler, gelsin Oscar’lar, hepsi feda sana. 

Ödüller

Emmy adaylıkları açıklandığı zaman Zendaya fanları bayrakları asarken Jules hayranlarının öfkesi yükseldi. En iyi Aktris dalında aday olan Zendaya tabii ki bu adaylığı hak ediyor. Ancak yardımcı oyuncu olarak Jules’un olmaması yine trans oyuncular hakkında ödül jürilerinin kafa karışıklığının göstergesi sayılıyor. 

Tüm karakterleri tek tek anlatmak (özellikle iki torbacıyı), hatta her bölümü tek tek analiz etme isteğimin önüne geçerek, neredeyse her karakteri ödüllük bu dizinin aldığı tepkilerden de bahsetmek isterim müsaadenizle. (Madem Gen-Z değilim o zaman kendi yaşımın diline uygun konuşayım) HBO, aslında bir İsrail dizisinden uyarlama olan bu diziyi yayınlamaya karar verdiğinde amacı Skins dizisinin başarısını yakalamaktı. Amerikan versiyonunun değil, İngiliz versiyonunun. Fantastik hissi yaratan kurgularla, ışıklarla dolu dizi ilk yayınlandığında “The Parents Television Council” tarafından sakıncalı bulundu. Hatta bir bölümde 30’dan fazla penis imajı içermesi nedeniyle şikayet aldı. 

Aslında kızların hâlâ daha gençlik çağında erkekleri ya da tercih ettikleri cinsi tatmin ederek tatmin olduklarını, kendine güvenlerini böyle bulduklarını da gösteren ve daha bir dolu çarpıklığı Osmanlı tokadı gibi çarpan dizinin TRT1 gençlik dizileri tarzından çok daha gerçek olduğunu söylemek gerekli. Tüm fantastikliğine, tüm aşırılıklarına ve penis resimleriyle ilgili çok doğru tespitlerine rağmen. 

Hayaller

Dizinin birinci sezonunun son bölümünde Zendaya müzikal yeteneğini de ortaya koyup izleyicileri duygudan duyguya, simden sime, tripten tribe vururken ve sekiz bölümü sindirebilmek için bir arkaya yaslanma ihtiyacı yaratırken; bu diziyi Türkiyeli izleyicilerle buluşturan BluTV’ye koca bir bravo döküldü ağzımdan. Kısa bir soluklanmanın ardından Twitter’ı açtım. Hashtaglere bakarken Netflix’in şimdiye dek yapılmış en iyiye ve gerçeğe yakın gençlik dizisi Aşk 101 hakkındaki tartışmalara denk geldim yine. Aşk 101’in ikinci sezonu başlarken tüm RTÜK üyelerine açtıkları anda yüzlerine doğru gökkuşağı renklerinde sim fışkırtacak düzenekte mektuplar göndersek sizce artık dünyanın aynı olmadığını anlatabilir miyiz? Ya da bir gün portakal ağaçları arasında Jules gibi renk renk giysilerimizle özgürce bisiklete binebilir miyiz? İçimizde bir Kat cesareti bulabilir miyiz bu topraklarda? Kendimizi Kat kadar hırpalamadan… Bunların cevabını bilemiyorum, tek bildiğim bir süre daha Euphoria soundtrack’ini dinlemeye devam edeceğim ve tüm Zoom toplantılarına renkli göz makyajlarıyla katılacağım.

Ve bir not:

Dizinin ikinci sezonu için HBO ile anlaşıldı ama pandemi nedeniyle askıda olan güzel işlerden biri olarak duruyor o da şimdilik. Ama ikinci sezon olmasa da iki-üç ara dönem bölümü çekileceği müjdesini verebiliriz. 60 gündür temiz olan Rue yeniden triplerde mi, her travmasına rağmen tüm ergenlerden daha olgun olan Jules, aniden girdiği ergenlik krizi sonrası evine dönecek mi, Nate ve toksik ilişkisinin yarısı Maddy sakinleşecek mi gibi sorularımızın en azından bir kısmının cevabını alabileceğiz.

 

euphoria euphoria