Zaman yolculuğu ile vardığımız yer: Tenet ile Bill & Ted arasındaki o garip noktadayız

Hayatta Tenet ile Bill & Ted ortak bir noktada kesişiyor ve biz de işte, o noktaya doğru son sürat sürükleniyoruz.

Bir hafta içerisinde zaman yolculuğu temalı iki filmin peş peşe izleyiciyle buluşmuş olması bir tesadüf olabilir mi gerçekten?

Elbette ki tesadüf.

Yani bir tarafta Christoph Nolan’ın ciddi misyonlarla yola koyulan filmi Tenet var, diğer tarafta ise ölümü bile tiye alabilen otuz küsur yıllık Bill & Ted… İkisi de ayrı yolun yolcusu.

Peki son iki yıl içerisinde feci şekilde peşine takıldığımız çoğu dizi ve filmin bu zaman oyunları üzerinden şekilleniyor olması bir tesadüf olabilir mi?

Hatta Tenet’teki gibi bir tür ters kronoloji yaparak geriye sarmaya çalışalım:

Tenet, Bill & Ted, Umbrella Academy, Palm Springs, Dark, Watchmen…

Evet, her biri farklı bir türün temsilcisi ama o kadar üst üste geldi ki bünyeye…

Bakın, bunlar son iki yıl… Daha öncesine uzanmıyoruz bile. Ve bu iki yıl bile öyle bir yetti ki bize, resmen görelilik teorisiyle terbiye olduk.

Bugün biri gelip de toplanın geçmişe gidiyoruz dese yanında co-pilotluk yapabilecek birikime sahibiz. Muhtemelen vardığımız yerde de çok başarılı oluruz: Geçmiş veya gelecek fark etmez, kendi kendimizle karşılaşmaktan itinayla uzak durmamız gerektiğini biliyoruz. Olaylara müdahale etmiyoruz. (Yani biraz deneyebiliriz açıkçası… Bu konuda bir fikir ayrılığı var çünkü. O yüzden küçük küçük başlamakta fayda var.) Çok konuşup başka zamanlardan geldiğimizi belli etmiyoruz ki karşımızdaki biçareler aklını kaçırmasın. Ve evet, geçmişe gidersek de Apple, Tesla, Facebook; artık hangisi varsa onlardan bol bol hisse alıp sonucu bildiğimiz maçlar için iddia oynuyoruz. (Çünkü zaman yolculuğu bunu gerektirir.)

Krizler çağında distopyalara olan sevdamız giderek artıyor. Televizyonda Black Mirror’ın ateşlediği bu yeni akımla birlikte kendimizi türlü türlü berbat senaryonun içinde bulup halimize şükrediyorduk. Tabii pandemiye kadar… 2020 öyle bir geldi ki sağ olsun bazen distopyalar bile bizden daha iyi durumda kaldı. (bkz. Years and Years)

Zaman yolculuğu da bu alternatif dünyaların önümüzde açıldığı, kurgu aleminin distopyalar ve bilim kurgular arasında salındığı bir dönemde girdi tekrar gündemimize.

Evet, Geleceğe Dönüş izleyerek büyümüş insanlarız. Zaman yolculuğu karşısında bocalayacak şaşıracak tipler değiliz de son izlediğimiz yapımlarda işin tonu biraz değişmiş gibiydi.

Şu az önce saydığımız altı yapıma bakın… Palm Springshariç hepsi dünyayı kurtarmak için yola çıkıyor. Evet, bazısı çizgi roman çıkışlı, diğeri absürt komedi… Büyük bir tesadüfün birer parçası gibi duruyorlar karşımızda ama yine insanın kaşı şöyle şüpheyle kalkıveriyor. Kurgu aleminin içinden geçtiğimiz bu kötü zamanlardan kaçış yöntemi olarak zaman yolculuğunu da alternatifleri arasına katmadığını söyleyemez kimse… Her biri bağımsız yollardan ilerleseler de ortak niyetlerle çıkıyorlar yola. Ve Interstellar mı yoksa Dark mı, bu ciddiyeti kim başlattı bilinmez ama eski şen şakrak yapılan zaman yolculukları yerini daha asık suratlı ve karanlık maceralara bırakmaya başlamıştı.

Aslında Christopher Nolan, çoktandır zaman yolculuğuna ya da zaman oyunlarına takıntılı; biliyoruz. Following, Insomnia gibi ilk filmlerinde anlatımıyla şaşırttı zamanı. Düz bir çizgide ilerletmek yerine hikayelerini böldü, parçaladı; sonu başa, başı sona aldı ve aslında izlediklerimizin düşündüğümüz gibi olmadığını göstererek beklenmedik yerlerden vurdu bizi. Adını sinema alemine koca harflerle yazdırmasını sağlayan Memento ise daha da sürprizliydi: Zaman yolculuğunu, hafıza kaybı yaşayan bir adamın zihninin içine girerek anlatıyordu bu sefer. Gerçekten adamın kafasında gibiydik ve izlerken onunla birlikte geriye sarmıştık. Neye uğradığımızı şaşırmıştık, yine sürpriz vari bir son hazırlamıştı. 2000 yılı için zihin açıcıydı.

Artık oyunu daha da büyük oynayacağını gösterdiği filmi ise Inception olmuş olabilir. Batman’lerle aksiyonu, efekti bol bir aleme girmişti zaten. Geçmişten getirdiği zaman oyunlarını Inception’da bunlarla birleştiriyordu işte. Rüyalar alemine dalıp her şeyi o birkaç saniyelik rüyaların kurallarına göre yorumluyordu. Dünyaları eğilip büküyor, yer çekimini tepe taklak ediyor, müthiş bir görsel şölen yaratıyordu. Sonu çok sürprizli denemese de yine bir yerden vuruyordu bizi.

Interstellar ise… Bir ölüm kalım meselesinin peşinde, zaman yolculuğu 101 gibi bir dersti bu. Aslında en absürt anlarda bile zaman yolculuğu bir noktada ölüm-kalım meselesine bağlanabiliyor. Geleceğe Dönüş serisinde bile öyleydi… Ama Matthew McConaughey’nin Interstellar’da canlandırdığı karakterininki tüm insanlığa dair bir meseleydi.

Güneyli bronz teni ve genizden gelen cool sesiyle Matthew McConaughey eski bir NASA pilotunu canlandırıyordu. (En iyi performansı değildi ama kariyeri hiç olmayacak yapımlarla dolu olduğu için en kötüsü de değildi tabii.) Karakterlerimiz bitmiş tükenmiş bu dünyayı kurtaramayacaklarını anladıkları için insanlığı götürecek başka bir gezegen arayışına giriyorlardı. Yani evet, zaman yolculuğuna çıkmıyorlardı ama uzaydaki zaman ile dünya üzerindeki zaman bambaşka aktığı için karakterlerimiz de zamana karşı ciddi bir sınav veriyorlardı. (bkz. görelilik)

Haliyle Tenet’a gelene kadar göreceğimiz her şeyi görmüş gibiydik.

Ne rüyalarda ne de uzayda geçiyor Tenet. ”Bildiğimiz” dünyadayız ama bu sefer yüksek teknoloji söz konusu. Zamanı geri çevirebilecek kadar yüksek bir teknoloji…

Ama o yüksekten uçuyor ki bu sefer Nolan ve izleyiciyi şaşırtma sevdasını öyle komplike bir hale getiriyor ki işlerin yer yer absürt olduğu anlar yaşanıyor. Komik kaçtığı bile oluyor. Ve o komikliğin yanında ciddi ciddi dövüşen karakterler görünce insanın siniri daha da bozuluyor.

Açıkçası kendi kendiyle ve her şeyle dalga geçebilen Bill & Ted’i tercih ederim ben.

Peş peşe izleyince bu iki filmin ne kadar çok ortak noktası olduğunu görüyorsunuz ve inanılmaz eğleniyorsunuz bu benzerliklerle.

Tenet, bilinmeyen birileri tarafından dünyayı kurtarmakla görevlendirilen bir CIA ajanının, zamanı geriye sara sara (ters kronoloji diye açıklıyorlar bunu) en başa dönerek her şeyin önüne geçmesini ve tabii, dünyayı kurtarmasını anlatıyor.

80’lerin zıpırlıklarından yükselmiş kült seri Bill & Ted’in on yıllara yayılan bir hayalin ürünü olan devam filmi Bill & Ted Face the Music de aynı şekilde… Karakterler geçmişe de gidiyor, geleceğe de ve o malum şarkıyı yazmanın yollarını bularak sonunda kurtarıyorlar dünyayı.

Evet, dünyayı kurtarmak ciddi bir mesele. Zaman yolculuğu da… Ama Tenet’ın aşırı ciddiye aldığı şey ile Bill & Ted’in çok sağlam bir şekilde dalga geçmesi Tenet’ın noksan yönlerini daha çok fark ettiriyor izleyene. Hele Nolan’ın o çok ciddiye aldığı şeyi bu sefer çok da etkili bir şekilde kotaramadığını görünce…

Filmde başkahramanı, yani CIA ajanını John David Washington canlandırıyor; yardımcısı Neil’ı ise ex-vampirimiz Robert Pattinson. Şişkin kaslı Rus oligarkı Andrei (ki onu da Kenneth Branagh’ın canlandırdığını ben filmden sonra künyeyi okuyunca anladım; Shakespeare oynamış adamın hali başka tabii), ful fors ortalığı karıştırsa da bu ikili aşırı sürreal bir şekilde yollarını kesiştirip birlikte ona ve zaman karşı mücadeleye başlıyor. Birlikte atlayıp zıplıyorlar, dövüşüyorlar, araba yarıştırıyorlar, önemli planlar yapıp bir zamandan diğerine sıçrıyorlar.

Hepsi de çok gösterişli. Ama ikna etmekten uzak geliyor bir andan sonra… Her şeyi aynı kaseye koyunca bulamaç haline getirmiş sanki Nolan. Ters kronoloji çok alışık olduğumuz bir formül değil, ilginçti de ama yani… Sadece ilginç kalmış. Epik bir sevdanın peşinde mekanik bir hikaye anlatmış.

Başta da söylediğimiz gibi, Tenet’ın da Bill & Ted’in de aynı haftaya denk gelmesi garip bir tesadüf.

Alex Winter ile Keanu Reeves’in popüler kültürün çılgınlıkları arasına taşıdığı Bill & Ted, 1980’lerin o her şeyi tiye alan MTV çağı espri anlayışına sahip bir seriydi. Bugün tekrar oturup izleyince yine gülüyorsunuz ama çok fazla gülemiyorsunuz. Bazı şeylerin eskidiği ortada.

Müzik sevdalısı hafif ”saftorik” iki liseli ergenin zaman yolculuklarını anlatan bu seri de beklenmedik bir yerden vuruyordu. Karşımızda türlü şapşallıklar yapan bu iki tip, meğer gelecekte dünyanın seyrini değiştirecek bir başarıya imza atıyorlarmış. Evet, gitar çalmayı bile beceremiyorlar ama bir gün, dünya barışını sağlayacak kadar etkileyici bir şarkı besteliyorlar. İnanılmaz bir şarkı… Ve insanoğlu o şarkıyı dinledikten sonra her türlü anlaşmazlığı bir kenara bırakıyor, birleşerek, her daim huzur içinde olacak bir düzen kuruyor. Yani anlayacağınız, bir ütopya yaratıyorlar.

Biri 1989, diğeri ise 1991’de yayınlanan o iki filmde de bu şarkıyı dinleyemiyoruz. Kısmet, neredeyse 2010’dan beri konuşulan Bill & Ted’in üçüncü filmineymiş…

80’lere ait bir kültün devamını 35 sene sonra izleyecek olmak endişe vericiydi. Hele ki hikayenin ne kadar uçarı olduğunu bilenler için. Ama baştan söyleyelim: Bill de, Ted de; Alex Winter da, Keanu Reeves de ciddi olarak olgunlaşmışlar bu filmde. (İzlerken sürekli Keanu Reeves’in yüzünde botoks var mı diye bakmak zorunda kalmak çok acayip bir his…)

O sulu şakalar yok, absürtlük tabii ki var ama karakterler artık aile babası olmuş. Bunu görmek hikayenin bütünlüğü açısından iyi geliyor tabii. Hâlâ hayatta bir dikiş tutturamamışlar ama. Ve dünya barışını sağlacak o şarkıyı yazamamışlar.

İşler karışıyor. Bir an önce o şarkının yazılması lazım yoksa zamanın ve dünyanın şaftı kayacak.

Karakterlerimiz çok çaresiz, daha doğru düzgün gitar bile çalamıyorlar.

Bunun üzerine ilk iki filmdeki komite yine onlara yol gösterecek birini görevlendiriyor ve onları konunun vehameti hakkında uyarıyor. Bu filmde Rufus yok ama onun kızı Kelly var. Ve bu filmde telefon kulübeleri değil, daha gelişmiş kapsüller içinde seyahat ediyorlar. Bu sefer kızları da yardımcı oluyor onlara ve yine geçmiş ile gelecek arasında gidip gelerek yanlarına bir sürü insanı topluyorlar ve geleceği kurtarmalarını sağlayacak o şarkıyı hep birlikte yazıyorlar. (Spoiler’lara geçit yok!)

Yani anlayacağınız, Christoper Nolan’ın fiyakalı efektlerle ve ciddi yüz ifadeleriyle anlattığı her şey Bill & Ted’in dünyasında aşırı matrak bir hale bürünüyor.

Ve şöyle bir uzaklara bakıp düşününce, Tenet de şöyle mizahı olan bol esprili bir film olsaydı daha çekilir olurdu gerçekten. Ve belki de, Nolan’ın mesajı daha iyi yerini bulurdu…

 

 

 

Tenet ile Bill & Ted Tenet ile Bill & Ted Tenet ile Bill & Ted Tenet ile Bill & Ted