Sofia Coppola sineması ve tasasızlığın içinde hapsolmuş karakterleri

Yeni filmi On the Rocks ufukta gözükmüşken başka ne yapabilirdik ki… Evet, Sofia Coppola sineması ve onun o benzersiz karakterlerine dadanıyoruz ful fors.

Yeni filmlere hasret kaldığımız bu dönemde içimizi kıpır kıpır eden bir haber de Sofia Coppola’nın son filmini yakında izleme şansı bulacağımız oldu! Son dönemin en başarılı yapımlarıyla adından söz ettiren A24 ile dijital platformunu güçlendirmeye çalışan Apple’ın ortak yapımı olan On the Rocks, 1 Ekim’de seyirciyle buluşacak. Filmde Coppola’yla iş birliğini özlediğimiz Bill Murray ve onu pek de anlamayan kızı rolünde Rashida Jones var. Biz de fırsat bu fırsat diyoruz ve Coppola şaraplarının havalı roze şarabına ismini vermiş, Marc Jacobs’ın ilham perisi olarak adlandırdığı, yönetmenliği kadar moda ikonluğu da konuşulan Coppola’nın pastel tonlarındaki kariyerine dadanıyoruz.

Hollywood’un ve sinema dünyasının kraliyet ailesinin içine doğan Sofia Coppola, efsanevi yönetmen Francis Ford Coppola’nın kızı. Kendi kişisel yolunda da etkisi olduğunu düşündüğümüz bir şekilde, çevresindeki herkes sinemayı kariyer olarak seçmiş. Sofia’nın yetenekli akrabaları arasında; Wes Anderson’la olan iş birlikleriyle ve güçlü senaryolarıyla tanıdığımız kardeşi Roman Coppola, sevdiğimiz her filmde oynayan kuzeni Jason Schwartzman, yeni başladığı yönetmenlik kariyerinde hızla yükselen yeğeni Gia Coppola ve kendi kariyerini soyadının baskısı olmadan kurmak için adını değiştiren kuzeni Nicolas Cage var.

Tüm bu efsanelerin arasında kendini baskı altında hisseden Cage’e hak vermemek mümkün değil gerçekten.

Soyadının ve başarılı akrabalarının ortasında Sofia Coppola ise, kendi tarzını ve estetiğini oluşturmayı başarmış ve daha ilk filminden itibaren sesini bulmuş bir yönetmen. Hatta 2003 yılında, kariyerinin en beğenilen filmi olan Lost in Translation’la En İyi Senaryo dalında akademi ödülü kazanan ilk kadın olmuştu. Yine de Coppola’nın sineması birçok eleştirmen tarafından estetik odaklı ve içerikten yoksun olarak nitelendirilmeye devam ediyor. Biz ise yönetmenin bambaşka bir dil ve yepyeni bir kadın olma deneyimi arşivi oluşturduğunu düşünenlerdeniz. Dışarıdan pastel tonlarında, renkli ve tasasız görünen atmosferler yarattığı filmleri, aslen bunalmış ve sorunsuz bir hayatın olmadığını kanıtlar nitelikte sorgulamalara giren karakterleri anlatıyor. Herkese hitap etmemesinin altındaki en büyük etken de aslında çok spesifik olan kişisel deneyimini aktarmayı seçmesi olabilir. Evet, o seçilmiş bir aileye doğmuş, çok şanslı ve ayrıcalıklı bir çocuk. Peki tüm bunlar içeriden nasıl görünüyor? Onun aklından neler geçiyor?

Yönetmenin filmlerinde yabancılaşma ve can sıkıntısı; şöhret, ayrıcalık ve moda dünyası üzerinden, genelde genç bir kız olmanın zorluklarıyla iç içe geçerek kendini gösteriyor. Coppola, bize ergenliğin çok da gösterilmeyen yalnız ve şüphe dolu anlarını, gündelik hayatın sıkıntısıyla harmanlayarak aktarıyor. Bazen yüzeysel dertleri işlemek gibi görünse de aslında Coppola genç bir kızın deneyiminin, hafif ve ciddiyetsiz şeylere ilgi duysa da önemli olduğunu düşünüyor. Belki de bu ciddiyetsiz anların kişisel hayatımızdaki yerini ve belirleyiciliğini biraz da kendi hayatından ilhamla göstermek istiyor. Burada da aklımıza The Virgin Suicides’dan bir sahne geliyor. İntihar eden genç bir kıza, daha hayatın ne kadar kötü olduğunu anlayacak yaşta olmadığını söyleyen doktora kızın cevabı, “Belli ki hiçbir zaman 13 yaşında bir kız olmamışsınız doktor” oluyor. Coppola da aynı bu sözle olduğu gibi bir genç kız olma deneyimini daha önce hiç yansıtılmayan bir şekilde tüm karanlık yönleriyle aktarmayı başarıyor.

Coppola her filminde idealize edilen ya da dışardan bakıldığında büyülü görülen hayatların içeriden nasıl hissedildiğini anlatan hikayelere odaklanıyor. Yani hep vermek istediği mesaj durumun hiçbir zaman pek de göründüğü gibi olmadığı. The Virgin Suicides, bir grup genç erkeğin uzaktan gözetledikleri ve bir peri masalı gibi gördükleri kızkardeşlerin aslında kendilerini o evde ne kadar hapsolmuş hissettiklerini yansıtıyor.

Lost in Translation, evlilik fikrinden soğumuş ve kaybolduğunu hisseden genç bir kadınla Tokyo sokaklarında daha da kafasını karıştıran bir yolculuğa çıkıyor. Marie Antoinette, halktan kopukluğun simgesi haline gelmiş bir figürün aslında monarşinin zavallı bir kurbanı olduğunu ve belki de hepimiz gibi hayattan ufak keyifler almak istemiş olabileceğini gösteriyor. Somewhere, kariyerinin de etkisiyle gerçek dünyadan kopuk yaşayan bir babanın küçük kızından ilhamla biraz da olsa hayata dönebilmesini anlatıyor. The Bling Ring, zengin ve mutsuz ergenlerin, ünlülerin evlerini soyarak hayatlarına br heyecan katma çabasının korkunç sonuçlarına odaklanıyor. The Beguiled ise basit bir gençlik aşkının aslında karşımızıdakinden çok kendimizle ilgili neleri ortaya çıkardığını gösteriyor. Yani tüm filmografisinde de görüldüğü üzere Coppola, hayatın getirdiği yabancılaşmayı aslında evrensel ve kaçınılmaz buluyor. Belki de kendisi gibilerin bundan muaf tutulmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyor.

Bir yönetmen olarak Coppola’nın takılıp kaldığı genç kızlık; bazen büyülü ve değişik, bazen de korkutucu ve karanlık, benzersiz bir deneyim. Bu deneyimin içinde güzellik kaygısı, ünlüler, moda, gençlik kültürü gibi detaylar da var. Yönetmen tüm bunları açıkça gösterirken karakterlerini hiçbir zaman yargılamamayı başarıyor. Tüm bu sıklıkla ciddiye alınmayan feminen öğelere yer vererek yeni bir kadın bakışı kullanan Coppola’nın postfeminist kaygılar taşıdığını da söyleyebiliriz. Genç bir kız olmanın gerçekten kişisel deneyim halini, başkalarının fantezi objesi haline getirmeden sunmak büyük bir başarı çünkü. Karakterlerine kendileri olabildikleri ve belki de çok ciddiye alınmayan türde kaygı ve zevklerini keşfedebildikleri sakin ve güvenli bir alan tanıyor. Bu da bu pek de anlatılmayan genç bir kadın olma deneyimini de bir nevi yüceltmiş oluyor. Coppola’nın yarattığı dünyalar her zaman büyülü görünse de içlerinde tüm tezatları barındırıyorlar.

Francis Ford Coppola, kızından ilhamla yarattığı şarabı da böyle tanımlıyor: devrimci, havalı, hırçın, mis kokulu ve çabuk köpüren.