Tüm dinginliğiyle Mamaville ve Irmak Karasu’nun ilham veren sineması

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden En İyi Kısa Film ödülüyle dönen Mamaville, farklı iki insanın bir aradalığının nasıl mümkün olduğuna dair ferah ve yepyeni bir bakış sunuyor.

Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne her anlamıyla kadınların damga vurduğunu söyleyebiliriz. En İyi Film, Yönetmen, Kurgu da dahil olmak üzere birçok ana ödül kadınlara giderken, yönetmenlerin konuşmaları da oldukça ilham vericiydi. Yeni kısa filmi Mamaville’le En İyi Kısa Film dalında ödül kazanan Irmak Karasu da ödülünü, filmin gerçekleşmesine katkıda bulunan tüm şahane kadınlara adadı. Çoğunluğu kadınlardan oluşan bir ekiple çekilen Mamaville, sık sık karşımıza çıkmayan cesaretiyle anında gönlümüzde taht kuran bir film. Özellikle de Karasu’nun sakin ve güçlü kamerası bizi alıp başka diyarlara götürdü ve bu tip bir sinemanın da mümkün olduğuna dair içimizi umutla doldurdu. Bugün Mamaville’e ve Karasu’nun umut vadeden sinemasına dadanıyoruz.

Dijital prömiyerini Uluslararası Oberhausen Kısa Film Festivali’nde yapan Mamaville, yaz tatilini Geyikli’deki yazlıklarında geçiren Ferah ve anneannesinin birkaç gününü anlatıyor. Karakterlerin hayatından kısa bir kesitle, farklı jenerasyondan bu iki kadının harmonisi ilk andan itibaren ilgi çekici. Aslında Ferah için cinselliğini ve bedenini yeni yeni keşfetmeye başladığı bir yaz bu. Anneannesi için de daha durgun, belki de yaşlanmakla, sakinlikle ve durmakla barıştığı bir zaman. Bir taraf gençliğiyle diğer taraf da yaşlanmakla barışmaya çalışıyor sanki. İkilinin bu zıt sayılabilecek deneyimleri, bir şekilde onları yalnızlıklarında birleştirmeyi başarıyor. Tüm bunlar olurken iki karakterin birbirlerini eforsuz, sorgulamadan ve keyifle desteklediklerine tanık oluyoruz. Aktif, yüksek sesli bir destek değil bu. Aksine çok da kendini hissettirmeyen, ama gerektiğinde sırtınızı yaslayabileceğiniz bir destek.

Karasu’nun ilk kısa filmi Edifice, cinsiyet rolleri ve tüm gereklilikleri içinde hapsolmuş, fiziksel olarak da bu baskıyı yaşayan bir kadının hikayesiydi. Filmdeki kadın sistemin ona dayattığı her şeye tüm benliğiyle başkaldırıyordu. Filmin adının hem ahlaki eğitim vermek anlamına gelen ”edify” fiilinden, hem de bina anlamındaki ”aedificium” kelimesinden geldiğini de eklemekte fayda var.

Bir dans filmi olarak nitelendirilebilecek olan Edifice; oldukça suni, soğuk ve yabancılaştırıcı bir evrende geçiyordu. Bilinçli kurulmuş bu dünyanın içinde harekete pek de yer yoktu. Ana karakterimiz renklerin kaybolduğu, insanların neredeyse mimiksiz olduğu bu dünyada kendine bir alan açmaya çalışsa da amacına tamamen ulaşamıyordu. Karasu bu filmiyle bir kadının kendi bedeni üstüne hak iddia eden herkesle savaşmasını anlatıyordu. Filmin dans üzerinden ilerlemesi ve diyalogsuz olması bu mesajın seyirciye farklı bir şekilde geçmesini sağlıyordu. Bunda başrolü ve koreografiyi üstlenen Hazal Kızıltoprak’ın da payı büyük. Edifice, hareket etmenin gerekliliğini, özgürce olmasının farkını seyirciye hissettirmeyi başarıyordu.

Peki bunun nispeten daha özgür olduğu bir dünya neye benzerdi? Bir genç kadının kendi bedeni üzerinde kimsenin hak iddia etmediği, onun da kendiyle kaldığı bir zaman dilimi nasıl olurdu? Mamaville aslında bu merakımızı gidermeyi başarıyor. Oldukça kişisel izler taşıyan iki hikayenin de birbirinin tamamlayıcısı olduğunu düşünebiliriz. Kendini keşfeden bir genç kızın, bazen onu hiç sorgulamayan ve yalnızca yanında durmayı seçen yaşlı anneannesinden, akranlarından daha çok destek gördüğünü söyleyebiliriz. Kadınlar için her zaman çok güvenli olmayan bir dünyada yaşadığımız bir gerçek. Ama bu kısacık zamanda ve minik sahilde Ferah, kendiyle kalıyor ve daha bunun öneminin farkında olmasa da bedenini ve isteklerini keşfetmeye vakit buluyor. Bu yalnızca bir sinekliği delmek kadar küçük bir keşif de olabilir, ilk kez kendine dokunduğu an da. Ferah kendi bedenini ve cinselliğini keşfettiği yolda karşısına farklı yan karakterler çıkıyor. Bu kişiler oldukça tesadüfi ve tamamen o anda orada oldukları için varlar. Film bize buradaki başrolün Ferah olduğunu açıkça söylemekten çekinmiyor. Onun bedeniyle ilişkisi, onun başka bir erkekle olan ilişkisinin önüne koyulmuş.

Burada da Mamaville’in ritminin ne kadar ideal olduğunu hatırlatmakta fayda var. Film bize bir şeyler anlatma veya gösterme derdiyle oradan oraya koşmuyor. Bizi karakterleriyle bırakmaktan ve onları görmemize izin vermekten çekinmiyor. Bazen küçük anların karakterlere dair ne kadar çok ipucu barındırdığını hatırlatıyor. Hayatın bazen gereksiz sayılan, keyifli anlarını göstermekten çekinmeyerek aslında dinginliğe bir övgü yapmış oluyor. Anneannenin iştahla bir inciri yemesini de, o incirleri takma dişlerinden temizlemesini de aynı sürede izliyoruz. Birbirlerinden bağımsız ve habersiz yaktıkları keyif sigaralarında ikisi için de bir oh çekiyoruz. Mamaville bu iki kadının keyif anlarına belki de daha önce hiç görmediğimiz tipte bir saygı duyuyor. Bazen sözlerin çok da gerekli olmadığını gösteriyor. Zaten yönetmenin kendisi de sözlerdense beden diliyle kendini daha iyi ifade ettiğini ve beden dilinin çok daha ham ve dürüst olduğunu söylüyor.

Zaten bu ikilinin anlaşmak için sözlere pek de ihtiyacı yok. Onlar birbirlerini konuştukları konular üzerinden değil, bireysellikleri üzerinden tamamlıyorlar. Sandığımız kadar uzak değiller. Birbirlerine alan tanımaya ve birbirlerini oldukları halde kabul etmeye çalışıyorlar. Her zaman başaramasalar da, çabalıyorlar. Karasu, bize tüm hatalarımızla, kusurlarımızla durduğumuzda da kabul görebileceğimiz bir dünya sunuyor. Kendimizi keşfetmenin her zaman korkunç sonuçlara yol açmayacağını, beklenmedik kişilerde de kabul görme hissini yaşayacığımızı gösteriyor. Mamaville, farklı iki insanın bir aradalığının nasıl mümkün olduğuna dair ferah ve yepyeni bir bakış sunuyor. Yönetmenin yakın zamandaki diğer işlerine baktığımızda performans sanatına da el attığını görüyoruz. Bundan sonraki işlerini ve konuşmadan söyleyeceklerini de heyecanla bekliyoruz.