Toksik pozitiflik nedir ya da başka bir deyişle pozitiflik nasıl “toksik” hale gelir?

Özellikle son zamanlarda adını sıkça duymaya başladık. Oradan buradan okumakla olmaz deyip Uzman Psikolog Damla Kasımoğlu’nun kapısını çaldık. Varoluşçu Pskikoterapi ve Psikodinamik Terapi yaklaşımlarını benimseyen Damla, Mindfulness Temelli Bilişsel Terapi tekniklerinden de yararlanıyor. Toksik pozitiflik nedir, ne değildir? diyerek kendisine bir güzel dadandık. 

Etrafımız, bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini buyuran -meli, -malı’larla dolu. Bunların en sinsi olanı ise coşkulu bir pozitifliğin arkasına sığınan; sevgiye, iyiliğe ve güzelliğe vurgu yaparken dayatmacı kimliğini de örtmeyi başaranlar. İşte internet aleminin yüzümüze vurduğu bu toksik pozitiflik sadece kendine değil, etrafındakilere de zarar veren bir ruh hali, hayata bakış şekli. Bir eleştiri gibi algılanmasın ”iyi” ve ”pozitif” olmanın normal koşullarda pek tabii zararlı bir yanı yok. Gel gelelim denge şaşınca pozitif olan bile toksik etkiler yaratıyor işte.

İnsan doğası gereği ister istemez kötü bir duyguyu daha yüksek duygularla bastırma eğilimine sahip. Bunu ‘güçlü’ olma gibi görmek ise apaçık bir yanılsama. Asıl marifet var olan her duyguya baka baka vermek istedikleri mesajı anlamak aslında. Kaldı ki güçsüzlük gibi gördüğümüz tüm özelliklerimizin bizi en çok koruyan yönlerimiz olduğu da biliniyor. Aynı zamanda tüm duygularıyla başa çıkanların esas liderler olduğu söylenir. Buradaki başa çıkma pek tabii onları bastırma ya da ortadan kaldırma değil. Görünmez olana kadar istedikleri kadar görünür olmalarına müsaade etmek gibi düşünülebilir. Tabii insan kendinde gördüğü şeylerden dolayı şok da olabilir. Varsın olsun, kim bilir belki büyüme de tam olarak orada başlıyordur.

Zaten kendimize kulak verecek cesareti bulduğumuzda da fark ediyoruz ki mutsuzluğumuz hakkında konuşmaya her zaman ihtiyacımız olacak. Öyleyse nasıl ve nereden çıktı bu toksik pozitiflik? Kafamızdaki deli soruları Damla cevaplıyor.

Pozitifliği toksik kılan nedir? Pozitiflik ilk başta cesaret verici bir durum gibi gözüküyor olmasına karşın bireyin gölgelerine bakma konusundaki cesaretsizliğinin artması mı toksik etkiler yaratır?

Toksik pozitiflik aslında yeni tanıştığımız bir kavram. Bunun gibi yeni terimler ortalarda gezerken nasıl tanıştığımıza ve nasıl türediklerine dair düşünmemiz yararlı olabilir. Pozitifliği başlı başına toksik olarak değerlendirmek yanlış olur ancak bu kadar yeni bir terimin bize birçok şey çağrıştırması da tesadüf değil. Bir şey nasıl toksik hale gelir? Bir ağrı kesici ilacı gerektiğinden fazla kullanırsam zehirlenirim mesela. Su içmek de yararlıdır ancak fazlası vücuduma zarar verecektir. Toksikliğin sözlük tanımı da böyle diyor zaten, belirli bir madde karışımının organizmaya zarar verme derecesidir. Pozitifliğe şu an o kadar istemeden, talep etmeden ve olması gerektiğinden fazla bir şekilde maruz kalıyoruz ki bu, artık toksik olarak değerlendirilen yani zararlı bir dereceye gelmiş olabilir çoğumuz için.

‘’Seni hiçbir şeyin durdurmasına izin verme!’’ ya da ‘’İyi düşün, iyi olsun!’’ gibi sözcükler aslında cesaret veren sözler gibi duruyor. Ancak toksik pozitiflik sinsidir. Bir anlık ihtiyaç duyduğumuz coşku ve cesaret duygusunu bizde canlandıran bu cümleler diğer yandan karşılaştığımız durum hakkında gerçek deneyimimizi, gerçek hislerimizi ve neler olduğunu görmemizi zorlaştırırken, yok saymamızı öğütleyen sözler haline geliyor.

Varoluşçu Psikoterapi ekolüyle çalışan bir psikoterapist olarak duygulara ”iyi” ve ”kötü” ya da ”olumlu” ve ”olumsuz” olarak bakmamak gerektiğine inanıyorum. Duyguların hepsi geçerlidir ve hepsinin bize vermek istedikleri bir mesaj vardır.

Kimi zaman pozitiflik o an bizi iyi hissettirmeyen, yabancı gelen duyguların işimize yaramadığını varsayarken aynı zamanda duyguları değiştirilmesi gereken şeylermiş gibi görür. Oysa duygularımız değiştirilmesi gereken şeyler değildir. Basit ve her zaman anlaşılır da değillerdir. Her zaman tek bir duygumuz da yoktur. Hem korkmuş hem mutsuz hissedebiliriz. Hatta hem umutlu hem de üzgün olabiliriz. Hepsi bize bir mesaj iletmek için oradadır.

Olanı olduğu gibi görmediğimiz zaman ve başka bir şey olmaya çalıştığımız zaman kendimizden uzaklaşırız. Aslında bizi rahatsız hissettiren öfke değildir mesela onu hissetmememiz gerektiğini düşünen yanımızdır. Öfke gerçek olan duygumuzdur yabancı olan ise onu değiştirmeye çalışmamızdır.

Ne zaman bir konu için –meli –malı kullanmaya başlıyoruz anlayın ki o zaman kendimizden, gerçek deneyimimizden kaçıyoruz. İşte tam o an belki kendimizde ya da başkasında neyi nasıl yargıladığımızı anlamaya çalışmanın vakti. Herkesten saklamaya ve en önemlisi de kendimizden saklamaya çalıştığımız bu gölgeler ne kadar uğraşsak da hiçbir yere gitmezler sadece seslerini duyurmak için daha çok bağırırlar. Birçok ruhsal sıkıntı da buradan doğar.

Bir kaçışın yan etkileri yani… Peki tam olarak tetikleyicileri nelerdir? Genelleme yapılabilir mi ya da yapmak doğru mudur?

Bazen bir kaçış olabildiği gibi kendini ifade tarzı da olabilir toksik pozitiflik. Mutsuzluk, utanç, öfke, kıskançlık belki hissetmesi kolay duygular değildir onlara yüklediğimiz anlamlar yüzünden. Toksik pozitiflikten bu kadar bahsetmemizin sebebi ise aslında görünür tarafımızla ilgili olması. Yani insanların kendilerini bu şekilde ifade ederek kırılgan taraflarını saklamak, üzülmediklerini ve yara almadıklarını göstermek gibi amaçları da olabilir.

Sosyal medya bunun en çok yapıldığı mecra. Gördüğümüz hikayelerin çoğu mutluluk, başarı hikayeleri. Bir başarısızlık hikayesi bile başarı haline dönüşüyor sosyal medyada ya da bir yeme bozukluğu dahi üstesinden gelinmeden paylaşılmıyor bazen. Özellikle çok takipçisi olan hesapların çokça sadece pozitif düşünmeye ve pozitife odaklanmaları bir tesadüf değil gibi geliyor. Öte yandan sosyal medya linç kültürünü, öfkeyi ve nefreti de perçinledi. Toksik pozitiflik dediğimiz şey bazen bir gövde gösterisi, bir beyan haline gelmeye başladı.

“Siz beni sevmiyorsunuz ancak ben mutluyum.” “Kötü düşünmeyin iyi düşünün.” “Nefret etmeyin ve sevin.” Bana bunlar da aslında bir çağrı gibi geliyor kulak verilmesi gereken…

Bunun yanında biraz sosyal ve ekonomik bir tarafı olduğunu da düşünüyorum. Günümüzde toplum bize üretirsen mutlu olursun, üret, çalış, harca ve mutlu ol diyor. Üretken olmak ve verimli olmak diğerleriyle kendimizi kıyasladığımız en büyük kriter. ”Kim kimden daha üretken, başarılı ve ben bu skalada neredeyim” soruları hayatımızı domine etmiş durumda.

Depresyonda olan bir insanın sanki toplumsal hayatta yeri yok gibi. Mutsuz kalkmak dayanılmaz bir durum, yorgun olmak kabul edilemez, kıskançlık sanki en büyük günah. Öfke hep saklanmalı ve gösterilmemeli. Tabii ki bu duyguların içinde yüzelim, öfkemize göre davranalım demiyorum ancak bu duyguları sorunlu olarak görmek bizi bir yere götürmeyecek. Bu duyguların getirdiği seçimler ve sorumluluklar da hâlâ bizim ancak hayat kendimizi tanıdıkça, orasından burasından çekiştirmeye çalışmadıkça daha sahip çıkılabilir hale geliyor.

***

Toksik pozitifliğin işaretleri

1

Gerçek duyguları saklamak, maskelemek

2

Duyguları bastırarak ya da yok sayarak hayata devam etmeye çalışmak. ”Her şeye rağmen…”

3

Hissettiklerinden ötürü suçluluk duymak

4

‘‘Hayat güzel, hep mutlu olalım’’ gibisinden mesajlarla başka insanların deneyimlerini görmezden gelmek hatta bu deneyimlerin doğurduğu ‘‘negatif’’ hisleri küçümsemek

5

İnsanları belli bir perspektiften bakmaya zorlamak; deneyimlerini önemsememek, ‘‘Daha kötüsü olabilirdi’’ diyerek onları kendi gerçekliklerinden koparmaya çalışmak

6

Pozitif olmayan hisleri aşağılamak, böylece karşısındakine de kendini kötü hissettirmek

7

Bir tür kabulleniş haline geçerek rahatsızlık veren durum ve duyguları geçiştirmek. ‘‘Olan oldu, hayat böyle işte…’’

***

Bu bir bilinçli ‘içine atma’ durumu mudur? Yoksa kişi pozitifliğinin ona zarar verdiğinin farkında değil midir?

Pozitifliğin zarar veren taraflarından biri kişinin pozitif düşünmesi gerektiğine, mutluluğun seçilen bir şey olduğuna, olumsuzlara odaklanmanın ona zarar vereceğine, her kötü olayda iyi bir taraf olduğuna inanması gerektiğine inanmasıdır. Bu şekilde davranırsa hayatın daha çekilir kılınacağına dair yanlış varsayımıdır. Evet bu bilinçli bir seçimdir ancak sorgulanması gereken bir seçim ve varsayımdır.

Aklıma I May Destroy You’daki karakterin ne zaman zorlu bir duygu ya da durum yaşasa kendisine Afrika’daki açlık çeken çocukları devamlı bir şekilde aklına getirmesi geliyor. Daha kötü durumları aklına getirerek kendisinin o kadar üzülmemesi gerektiğini ve kendinden daha kötü durumda olanları hatırlatarak o anki durumunu yok saymaya çalışıyordu. Olumsuz saydığımız duygular ilgilenildiğinde ve anlaşıldığında hayatımızda neyin önemli olduğunu göstermek gibi, yönümüzü bulmaya aracı olmak gibi işlevleri vardır. Bu bazılarımız için oldukça ürkütücü de olabilir. Özgür olduğumuz gerçeğiyle yüzleştiğimiz, kendimiz olma potansiyeliyle karşılaştığımız, yönümüzü bulmak konusunda sorumluluk aldığımız bir hayata da kapı açabilir. Bu korkutucu dünya yerine daha kendimizi dizginlediğimiz bir hayat kim bilir bazılarına göre daha güvenli geliyordur. Ancak I May Destroy You karakterinin de sonunda kendine bunu hatırlatmaktan vazgeçip, ne olduğuyla gerçekten yüzleşerek çıktığı yolculuk asıl yaşanmaya değer olan.

‘Polyannacılık’ diye tabir ettiğimiz durumla aynı mıdır? Farkı nedir; daha mı zararlıdır?

Polyannacılık her kötü durumun içindeki iyi tarafı görmek olarak tanımlanıyor. Burada ”hayır, kötü bir durum sadece kötü bir durumdur ve iyi bir şey çıkaramayız” gibi bir sonuca gitmenin ve olumlulara odaklanmanın zararlı olduğundan bahsetmiyoruz. Gerçekten de küçük bir kaza geçirdiğimizde daha beteri olmadığı için sevinebiliriz, pandeminin ortasında kendimize ayırdığımız zaman için mutlu olabiliriz, işimizi kaybetmenin ailemizle daha çok zaman geçirmemize yol açtığı için sevinebiliriz. Ancak hâlâ bir kaza geçirdiğimiz için canımız acıyor olabilir, kendimizi başarısız hissettiğimiz için üzülüyor olabilir ve hâlâ dünyanın bu belirsiz ve tekinsiz halini iliklerimizde hissedip kaygı duyuyor olabiliriz. Buradaki kriterimiz gerçek deneyimimizden ne kadar uzaklaştığımız olmalı. Toksik pozitifliğin ve Polyannacılığın ortak özelliklerinden biri de gerçekten yorucu olması. Yapılması gereken ve değiştirilmesi gereken pek çok şey var sanki.

Toksik pozitiflik aslında kişinin sadece kendine zarar vermesinden ibaret değil, malum. Çevresindekilere de aynı şekilde pozitif olmaları gerektiği yönünde baskı yapabiliyor bu kişiler. Peki kişinin etrafındakiler, çevresindekiler bu durumdan nasıl etkileniyor?

Her gün çıkan kişisel gelişim kitapları nasıl yaşayacağımıza dair bir kılavuz sunmaya çalışıyor. Kişisel gelişim kitaplarından yararlananları ya da insana iyi gelen taraflarını küçümsemek gibi bir gayem olmasa da insanların üzerinde bu tür reçetelerin bir baskı yarattığını düşünüyorum. Bu tür öğütlerin, nasihatlerin mantra olarak önümüze sunulması insanın varoluşunu indirgeyen, sadeleştiren bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Sonunda bu öğütleri yerine getiremedikçe kendisinden daha mutsuz, daha beceriksiz insanlara dönüşüyoruz sanki. Bazen sadece dinlenmek, anlatmak istiyoruz. Bazen de sadece dinlemek ve çözüm sunmamak. Durumun değişmesini değil ancak anlaşılmak istiyoruz. Toksik Pozitiflik bazen sınır ihlalleri yapıyor ve bunun bana saldırganca gelen bir tarafı var. Dinlenilmek istenmiyorsun, durumun geçerli gözükmüyor. Sen yardım istemiyorsun, karşındaki ise iyi hissetmen için çözümler sunuyor. Asıl yalnızlaştıran da bu tutum oluyor.

Dünya genel olarak zor bir yıl geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Kötü olayların artması bu durumun daha belirgin hale gelmesini mi sağladı? Yoksa eskiden beri var olan toplumsal ve kültürel normlar bu durumu yıllar içinde besledi mi?

Bu durum bence uzun zamandır var. Önceden de bahsettiğim gibi kişisel tarafları kadar sosyal boyutlarını da değerlendirmek lazım. Neden bu kadar pozitifliğe ihtiyacımız var? Dayanamadığımız duygu, deneyim nedir? Geniş bir bakış açısından baktığımızda siyasi ve toplumsal olarak dünya çok daha baskıcı bir hal alıyor. Rekabet artıyor, zenginleşme ve maddiyat her zamankinden daha çok ön planda bunun yanında da kaynaklar azalıyor. Her şey bu kadar kötüye giderken etrafımızda olup biten her şeye dair ilgimiz de aynı hızla azalıyor. Umursamıyor gibi bir halimiz var. Kim bilir belki çaresizlikten, belki de umutsuzluktan yapıyoruz. Ancak kendimize bu kötü durumların bizi etkilemediği kısıtlı bir hayat oluşturmaya çalışıyoruz. Ne olursa olsun mutlu olabildiğimiz, pozitif kalabildiğimiz, olumsuz insanları ve haberleri kendimizden uzaklaştırmak istiyoruz. Bu durum hayatımızı nasıl etkiliyor acaba diye etraflıca düşünmeye ihtiyacımız var. Belki de bu yüzden daha çok pozitifliğe ihtiyaç duyuyoruz ancak bu bir yanılsama elbette. Bu durumun bu kadar tepki toplaması, bir dakika bu kadar da pozitiflik fazla ama sinyalini yakan yine aslında evrensel olarak paylaştığımız bir durumla karşılaşmak oldu, salgın hastalık…

Bu üretkenlik ve pozitiflik baskısını kanlı canlı bu şekilde gördük bir çoğumuz. Ortak endişelerimiz olduğu, aslında hayatımızda her zaman var olan belirsizliği bu kadar gerçekçi bir şekilde hissettiğimizde birileri çıkıp bir dakika öyle demeyelim de böyle diyelim dedi. Pozitif olun, her şeyin iyi tarafını görün denildi. Bu zamanı kendiniz için kullanın denildi. Belki de kapitalizmin en acımasız taraflarından birini tekrar gördük bu şekilde…

Hepimizi ne kadar rahatsız etti değil mi? Yaşadıklarımızı, durumumuzu ne kadar görmezden gelen bir düşünce olduğunu o zaman daha çok idrak ettik.

Sosyal medyanın da büyük katkısı olduğu ortadayken ve bu uygulamalar artık hayatımızın tam orta yerindeyken bu durumla nasıl başa çıkılır, nasıl aşılır?

Bu kavramı dahi hayatımıza sokanın sosyal medya olduğu aşikâr. Ancak sosyal medyayı bir canavar veyahut ortadan kaldırılacak bir olgu olarak görmek de oldukça yanlış. Öncelikle bu mecrayı herkes dilediği gibi kullanmakta özgür. Aynı zamanda evet, sosyal medyanın hayatımızı olumsuz etkilemesinden epey konuştuk ancak birçok olumlu şeyi de beraberinde barındırıyor. Kim olursak olalım ortak endişeler taşıdığımızı gördüğümüz, bilgiye eriştiğimiz, bağ kurduğumuz, kendimizi ifade edebildiğimiz de bir alan.

Bazen görülmek istediğimiz, bazen istemediğimiz, kullanmayı seçtiğimiz ya da seçmediğimiz bir yer. Sosyal medyayı kullanma şeklimiz ise yine kendimiz hakkında birçok şey ortaya koyuyor.

“Nasıl hesaplar takip ediyorum, etmek istiyorum? Paylaşım yapmak beni nasıl etkiliyor? Olmak istediğim ve olmadığım bir insanı mı yansıtıyorum?”

Bazen olmak istediğimiz ve yansıttığımız ya da buna göre takip edip birçok duygu hissettiğimiz insanlar aslında hayatımızda nasıl bir şeye ihtiyaç duyduğumuzun da habercisi olabiliyor. Bu sebeple bu soruların cevabını vermek de aslında kendimizi tanımanın bir yolu. Sosyal medyayı nasıl kullandığımız yine bizim kişisel tercihimiz ve sorumluluğumuz aslında.

 

***GIF’lerimiz ironiktir.