Dostun da düşmanın da yine sensin: The Queen’s Gambit dizi incelemesi

Hırs, tutku, ihtiras… Bu üç kelimeyi en son yan yana Aşk-ı Memnu’da mı göreceğinizi sanmıştınız? Onun üstüne bambaşka hikayeler, ikircikli ilişkiler gördü bu gözlerimiz. Bu şeytani üçlemenin orta yerine nedense hep aşk kondu. Tutkunun peşinden merakla koştuğumuz, hırsına kurban olduğumuz, ihtirasıyla daha da izlemek istediğimiz Netflix dizisi The Queen’s Gambit ise bu yeri başka türlü bir aşka, satranca ayırıyor. Daha sadece dokuz yaşındayken, taşları gördüğü anda satranca gönlünü kaptıran Beth Harmon’un hikayesini anlatan dizi, duru anlatımıyla kocaman hislerin arasına bırakıveriyor.

Yazı: Pelin Denizli

Walter Tevis’in aynı adlı romanından uyarlanan The Queen’s Gambit bir Scott Frank uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor. İşin ilginç yanı Scott Frank romanı uyarlamak isteyen ilk kişi değil: Alan Scott tam 30 yıl önce Tevis’ten romanın haklarını alarak proje üzerinde farklı yönetmenlerle çalışmaya koyulmuştu. Hatta bunlardan biri de rahmetli yetenek abidesi oyuncumuz Heath Ledger’dı. Gel gör ki şans Scott Frank’ten yana dönüyor ve film olarak düşünülen hikaye bir Netflix dizisi olarak izleyicisiyle buluşuyor.

Flashback’lerle açılan bir hayat öyküsü

The Queen’s Gambit açılışta bizi 1960’ların sonuna, Paris’teki şık bir otel odasına götürüyor. Su dolu bir küvetin içinden ”geceden kalma” makyajı ve kıyafetiyle çıkan Beth Harmon (Peaky Blinders’tan tanıdığımız ve etkileyici performansıyla göz dolduran oyuncumuz Anya Taylor-Joy), telaşla üzerini değiştirerek otelin lobisine doğru ilerliyor. Onu beklediğini anladığımız kalabalığa karışarak, bir satranç masasına ilerliyor ve boş sandalyeye oturuyor. Büyük bir yorgunluk ve heyecanla kafasını kaldırarak iri gözleriyle karşısındaki rakibine bakıyor. Bir şeylerin ters gittiğinin alarmını vermeye başlayan bu sahneden sonra flashback’ler eşliğinde Beth Harmon’ın satrançla tanışma hikayesine doğru yola çıkıyoruz.

Dokuz yaşındaki Beth Harmon’ı, annesinin trajik ölümünün ardından kendini dini kuralların işlediği bir kız yurdunda bulduğu o sahneyle tanımaya koyuluyoruz. Beth’in babası resmin içinde hiçbir zaman kalıcı olarak yer almıyor (hatta hayatına giren hiçbir baba figürü Beth için bir anlam ifade etmiyor). Beth, sakin ama bir yandan da soğuk bir atmosfer içerisinde resmedilen bu yurtta, hayatını derinden etkileyecek ve hatta kurtuluşu olacak (yer yer de onu yaralayacak bir tutkuya dönüşecek) satranç ile ilk kez tanışıyor. Temizlik işçisi Shaibel (Bill Camp) sayesinde… Shaibel’in Beth’in hayatındaki yeri uzun süreli olmasa da kalbindeki yeri çok büyük. Onu satrançla tanıştırmasının yanında Beth’in annesinin ardından aile olarak gördüğü ilk kişi o oluyor çünkü.

Her ne kadar Anne With an E’deki gibi korkutucu ve zorbalığın hüküm sürdüğü ”klasik” bir yurt anlatısı benimsenmemişse de burada da ”aykırı” olan pek sevilmiyor. Bu noktada, kız yurdundaki düzen bozan karakter olarak tanıdığımız Jolene (Moses Ingram) ile Beth’in dostluğu, aslında Beth’in de ”norm dışı” olabileceğinin sinyallerini veriyor. Bu ilişki, dizi boyunca çok fazla derinleştirilmese de Jolene’in hikaye akışındaki konumlandırılma şekli Scott Frank’in hünerlerini gösterdiği detaylardan biri. ”Acaba ben de bir gün evlat edinilecek miyim” gibisinden gelecek sancılarının içinde büyüyen bu kızların arasında Beth, 15 yaşındayken hayallerine kavuşuyor ve bir aile onu evlat edinmeye karar veriyor.

Satrançla gelişen bir karakter

Yurttan ayrılırken Beth Harmon küçük bavulunun yanında üç şeyle kapıdan çıkıyor: Satranca olan tutkusu (yavaş yavaş fark edilmeye başlamasıyla birlikte artan özgüveni eşliğinde), annesinin ölümüyle gelen ama hâlâ sırlarla dolu travması ve geceleri hayal kurarak satranç oynamasını sağlayan yeşil sakinleştirici hapları. (Zaten geceleri tavanda satranç tahtasını hayal ederek oynadığı oyun, gelecekte ilah olabileceğinin sinyallerini veriyor. Sonuçta çoğumuz, yani ”sıradan” olanlarımız, iki hamleden sonra ne yapacağımızı bilemeyiz, canım Beth ise kafasında milyon hamle yapıyor.)

Evlat edinilmesinin ardından kız yurdundan ayrılarak, yeni evine yerleşen Beth’in ebeveynleriyle olan soğuk ve zorlu ilişkisi de dizi boyunca devam ediyor. Satranca olan yeteneğini ve arzusunu birkaç kere dile getirse de annesi Alma pek de fazla üstünde durmuyor, kendi kaotik ve melankolik hayatıyla ilgilenmeye koyuluyor. Ne zaman ki Beth para kazanmak adına bir satranç yarışmasına giriyor (ve elbette ki şaşırmayacağınız üzerine kazanıyor) ondan sonra annesi Alma ile ilişkisi yoğun bir hal almaya başlıyor. Alma annelik görevine daha çok ısınıyor gibi. Belki de burada bir parantez açmak gerekir: her ne kadar Alma ve Beth’in ilişkisi günden güne güçlense ve sevgiye dönüşse de bunun düşündüren bir tarafı da var elbette. Alma ve Beth arasındaki ilişki sevgiye dönüşene kadar ikisi de birbirlerine bir çıkar etrafında tutunuyorlar. Alma için Beth bir gelir kapısı, Beth içinse (Alma’nın düşüncesinin kesinlikle farkında bence) Alma, satranç turnuvalarının giriş bileti; çünkü onunla ülkeler arası gezebildi, onun izniyle yarışmalara girdi. Alma onun için tutkusuna giden yolda bir araç gibi. Belki de bundan dolayı Beth, kazandığı ödüllerden Alma’nın komisyon almasına çok içerlemiyor; onun istediği daha çok oynamak, kazanmak çünkü. Yani tahmin edeceğiniz üzere her şey hırs, tutku, ihtiras; gerisi yalan.

Adım adım hayallerine ulaşan genç kızımız, erkek egemen bu sporun içinde ardına bile bakmadan merdivenleri tırmanıyor. Karşısına geçeni yerle bir ediyor, yerle bir ettikçe de özgüveni aşılamaz bir dağ gibi rakiplerinin karşısında duruveriyor ve Beth, bu yolculukta kimi zaman sendelese de seyir zevki veren satranç maçlarıyla yalnızca kendine değil, izleyenlere de büyük bir tatmin yaşatıyor. ”Ben satrançtan anlamam ki” diyenler, sizleri de duyuyoruz ama boşuna korkmayın; satranca dair bildikleriniz sadece piyonların isimlerinden ibaret olsa bile karşınızdaki sizi satrancın derinliklerine sürükleyen bir yapım değil. Yine de Satranç 101 kıvamında birkaç bilgiye sahip olmak belki de diziden daha çok keyif almanızı sağlayabilir.

”Benim tek düşmanım yine ben”

Peki hiç mi yenilmiyor bu Beth? Yapımcı Scott Frank bunu şu şekilde açıklıyor: ”Beth Harmon, kendi hikayesinde hem kahraman hem de düşman.” Her ne kadar hikaye örgüsünde ”Beth’in hayatının maçı” olarak adlandırılan karşılaşmada şampiyon Rus satranç oyuncusunu yenmek (dizinin ilk sahnesinde Paris’te karşı karşıya geldiği oyuncu bu işte) Beth’in yegane amacı olsa da buradaki antagonist bu Rus oyuncu değil. Evet, ”Yenebilecek mi?” diye yer yer yüreğimiz hoplamıyor değil, ancak Beth’in asıl mücadelesinin kendisiyle olduğu da açık bir şekilde hikayede anlatılıyor. Taşımak zorunda kaldığı travmaları ve alkol problemi, düşmanı Beth’in ta kendisi yapıyor. Bazı incelemelerde Beth’in hikayesinin fazla tahmin edilebilir olduğu söyleniyor. Katılmamak elde değil, sanki biri kulağınıza fısıldamış gibi izlerken ne olacağını ön örebilmek mümkün. Çok büyük beklenmedik gelişmeler karşımıza çıkmıyor fakat Frank bize düşmanı fazla uzakta aramamamız gerektiğini söyleyerek hikayesini oldukça ikna edici bir noktaya taşıyor.

60’lar ütopyası

The Guardian, bu güzel genç kadının 60’lı yıllarda erkek egemen bir toplumda herhangi bir cinsiyetçi tutuma maruz kalmadan başarı merdivenlerini teker teker tırmanabilmesine bir eleştiri getiriyor. Bu, burada da üzerinde durulması gereken bir tartışma bence, çünkü aynı hisse kapılmamak elde değil. Sanki Beth, ”bizim” 60’lı yıllarımızda değil de paralel bir evrenin 60’lı yıllarında ikamet ediyor gibi bir hava çizilmiş. Bu neredeyse ütopik anlatım, Beth’in bir dergide ”kadın deha” olarak tanımlanmasıyla kırılıyor. Çok rahatsız oluyor Beth kadın olmasına özellikle vurgu yapılmasından. ”Kadın-erkek fark etmez, ben tüm canlılar aleminin bir numaralı satranç oyuncusuyum” diye isyan ediyor.

Genele bakıldığında, az da olsa 60’lı yılların toplumsal olaylarına değinilse de ’68 kuşağının baş kaldıran ve özgürlükçü ruh hali Beth özelinde veya etrafında pek geçerli değil. Seksizm ve ırkçılık ise The Queen’s Gambit içinde çok küçük bir pay alabiliyor kendine. Beth’ten süfrajet olmasını elbette ki beklemiyorduk ama bir dönemi anlatan hikayede karakter gelişiminin toplumdan bağımsız bir şekilde gerçekleşmesi çok da inandırıcı gelmiyor, akışı kesintiye uğratıyor.

Hikaye öngörülebilir olabilir fakat dizide olacakları tahmin edebiliyor olmak dizinin seyir keyfini zerre sekteye uğratmıyor. Dizinin yaratıcılarından Allan Scott, “Bu bir çocuğun büyümesi, sahip olduğu muhteşem yeteneği kendi kendine baltalaması hakkında. Herhangi bir alanda olağanüstü bir yeteneğiniz varsa normal bir hayata sahip olmanız son derece güç, bu nedenle bu hikaye, onun satranca olan takıntısından çok, onun kötü tarafı hakkında. Hatta, satranç hakkında hiçbir şey bilmeniz gerekmiyor.” diyerek aslında tüm insanlığın ortak noktalarından yola çıkan bir film yaratıldığını ifade ediyor ve böylece tutkularımıza da bir selam çakıyor.

Bu hissi bir kere tatmışsanız Beth’in yolculuğunu da, hırsını da bir derecede anlamanız kolaylaşıyor. Hayatında ona kimsenin veremeyeceği bir hissi satranç sayesinde tadarken bundan vazgeçmeyi asla istemese de ‘diğerleri gibi normal bir hayat’ bazen Beth için çok özlenesi oluyor. Belki çoğu insanın yaşayamayacağı bir tatmin ve mutluluğu veriyor bu tutku ona, ama mutluluğu kadar acısı da derin oluyor. Tutku, bir noktada büyük dalgalanmalar ve dengesizlikler yaşatıyor içinde. Bu yüzden belki de daha büyük bir mutluluk için daha büyük bedeller ödemek zorunda kalıyor. En basitinden, ”normal” bir hayattan fersah fersah uzaklaşmak gibi. İşte tam da bu nokta hikaye de insanlığın derdini ortaya koyuyor ve bizi Emile Zola’nın “Sıkıntıdan ziyade tutkudan ölmeyi tercih ederim” dediği yerde yapayalnız bırakıyor.

Beth ve zihinlere kazınan görselliği

Duru oyunculuğu ve abartısız mimikleriyle etkileyici bir performans sergileyen Beth rolündeki Anya Taylor-Joy, Beth’in yalnızlığı hakkında, “Beth ile ben çoğu yönden farklıyız fakat özünde aslında ikimiz de benzer durumlarla mücadele ediyoruz. Bunlardan biri de gerçekten yalnız hissetmek. Bazı insanlar ‘Ben yalnızım’ diyerek kendilerine uygun bir yer arayışına giriyor ve yalnız olmadıklarını hissedecekleri o yeri bulmaya çalışıyorlar. Bu benim için sanatla oldu, Beth içinse satranç.” Evet, Beth’in yanında yeşil hapları bıkmadan gezdirmesinin altındaki sebep de bu yalnızlık.

Bu yolculuğa eşlik eden, eşsiz formülleriyle hikayenin görselliğini pekiştiren kostüm tasarımcısı Gabriele Binder, saç ve makyaj sorumlusu Daniel Parker ve aynı zamanda Babylon Berlin ve Cloud Atlas’ın da prodüksiyon tasarımcılığını üstlenen Uli Hanisch, Beth’in hayatının her detayına adeta sihirli bir değnek konduruyor. Görüntü üstatları Beth’in duygularını, bilincini başarılı bir şekilde yansıtmaktan geri kalmıyor. Yaşı ilerledikçe kazandığı özgüvenle rahatlayan kıyafetleri, cici elbiselerden pantolona geçişi ve 1960’larda nasıl ve hangi şartlar altında yapıldığını sorgulatan kaotik ve oldukça orijinal makyajıyla Beth, görsel olarak da bizi peşine takmayı başarıyor.

Satrancı bilmeyenleri kandırabilirsiniz. Peki ya satranç gurularını?

 Satranç sahneleri dizideki en can alıcı sahneler. Dizi hakkında konuşurken ”hırs, tutku, ihtiras” üçlemesini sık sık anmış olsak da aklınızda aksiyon dolu, satranç taşlarının havalarda uçuştuğu bir set ortamı canlanmasın elbette. Büyük bir dinginlikle hırsı ve tutkuyu içimize işleyen dizide, sessiz ve nefessiz kaldığımız satranç sahneleriyle aslında en büyük performans sergileniyor. Satranç sahnelerinde uzun uzadıya maçları izlemesek de dizinin yedi bölümünün sonunda epey bir karşılaşma görmüş oluyoruz. ”Şimdi, her şey iyi hoş da nasıl anlayacak bu satranca ilgisi olmayanlar bu maçları” diye düşünüyorsanız… Açıkçası çok da anlamıyoruz zaten ama oradaki heyecanın sebebi tahtada dönen satranç hamleleri değil. Oyuncuları mikro mimiklerine kadar takip etmek, el hareketlerini izlemek ve gözlerindeki ışığı anlayabilmekte olay. Anya Taylor-Joy en küçük mimiklerine bile yansıyabilen o muhteşem oyunculuğu sayesinde bize maçın akıbeti hakkında bilgi veriyor zaten her sahnede. Daha büyük bir yetenek olabilir mi?!

Dizinin yaratıcılarından Scott Frank, satranç sahnelerinin aslında projeyle ilgili en büyük endişesi olduğunu söylüyor, “Hazırlık sürecinde en çok odaklandığım şey buydu. Satrançta hangi hamleleri kareye alacağımı obsesif bir şekilde düşünmeye başladım, satranç hakkında bir fikri olmayanlar için dramatik ve duygusu olan bir iş çıkarmaya odaklandım.” Hemen ardından Frank, oyunların duygusal taraflarına odaklanarak hamleleri, arka planda bırakmaya karar vermiş.

Bir bilene sorduk…

Scott Frank her ne kadar oyundaki her hamleyi göstermeyerek, oyunun duygusal heyecanını vermeyi tek hedefi haline getirse de satranç sahnelerinin ”doğru” olup olmadığı elbette merak konusu oluyor. Yalnızca satranç gurularının anlayacağı, satranç tahtası doğru kuruldu mu (izlerken bir kere bile aklıma bu gelmedi), hamleler tutarlı mıydı (ben yalnızca piyonlara bakabildim, onlar doğru gibiydi…) ve benzeri sorulara Frank cevap olarak ”Hiç şüpheniz olmasın, kuzum” diyerek bu iş için danışmanlarla  çalıştığını da ekleyip havasını bir güzel atıyor. Hatta son maçın final oyununun tasarımı, tamamen Garry Kasparov’a aitmiş. Frank’in korkularından biri de bu tutarsızlıklar nedeniyle satranç gurularımızın diziyi izlemeyi kesmesi olduğundan maçların hepsi mantık çerçevesinde dizayn edilmiş. Şimdi herkes derin bir nefes alabilir.

Anya Taylor-Joy ise maçlara dair, “Bu bir zihin oyunu olsa da tüm satranç sekanslarını farklı bir anlayışla koreografladık. Bunlardan bazıları biraz daha seksi, bazıları da karakter derinden üzüldüğünde daha yoğun ve ayrıca Beth madde bağımlılığından muzdarip olduğu için bu da bütün bu sekanslara farklı bir element daha ekliyor. Bunlar sanki birer aksiyon sahnesiymiş gibi planlandı. Bu aslında dizinin en sevdiğim yanı.”

 

 

 

The Queen’s Gambit The Queen’s Gambit The Queen’s Gambit The Queen’s Gambit The Queen’s Gambit The Queen’s Gambit