Yalnızlık ömür boyuysa ne yapacağız: Yalnızlık endüstrisi ve robot dostlarımız

COVID-19 hayatımıza girmeden birkaç yıl önce dünyanın gündeminde bir epidemi olarak yalnızlık vardı. Şimdilerde geri plana atılmış olsa da yalnızlık epidemisinin hâlâ ciddiyetini koruduğu söyleniyor. Britney Spears’ın da dediği gibi yalnızlığımız bizi öldürüyor, hem de gerçekten. yalnızlık endüstrisi

Yapılan araştırmalar yalnızlığın insan ömrünü kısalttığını, bağışıklık sistemini zayıflattığını ve hatta günde 15 sigara içmeye denk gelen bir hasara yol açtığını gösteriyorlar. Japonya bu durumdan en çok etkilenen ülke olarak birçok çözüm üretmeye çalışıyor. İngiltere ise bir yalnızlık bakanlığı kurarak duruma müdahale etmeyi seçti. Peki sosyal hayatın git gide azaldığı, hepimizin evlerimizden çalıştığı ve yalnızlığı başka bir boyutta yaşadığı bu dönemde yalnızlıkla nasıl başa çıkacağız? Teknoloji firmalarının ürettiği çözümler ya da sosyal medya bu yalnızlığı dindirmeye yardımcı olabilir mi? Ya da yalnızlık gerçekten tedavi edilmesi gereken bir durum mu? Tüm merakımızla yalnızlığa ve yalnızlık endüstrisine dadanıyoruz.

Bahsettiğimiz araştırmalara baktığımızda yalnızlığı net bir şekilde tanımlamadıklarını; bazen sosyal hayattan kopukluk, bazen de insanların kendilerini yalnız hissettiğini belirtmesi üzerinden ele aldıklarını görüyoruz. Yani yalnızlık kavramının karmaşıklığı burada da kendini gösteriyor. Aslında yalnız zaman geçirmekle yalnız hissetmek konseptlerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Ülkelerin epidemi olarak tanımladığı yalnızlık ise, en geniş kapsamıyla sosyal hayattan bir kopukluk anlamına geliyor. Eskiye göre insanların evliliği çok daha az tercih ettiği, bireysel hayatı seçtiği ve sosyalleşmediği bir dönemdeyiz. Bilgisayar oyunları, sosyal medya ve insanla temas etmeden yaşamayı mümkün kılan her uygulama ve hizmet bizi bu kopukluğa bir adım daha yaklaştırıyor. İçinde bulunduğumuz pandemi de bu duruma pek yardımcı olmadı tabii. Çünkü artık sosyalleşmenin ve fiziksel temasın yasaklandığı, hoş karşılanmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Evimize yemek getiren kişilere kapıyı açmaya korktuğumuz bir noktaya geldik.

Yalnızlık endüstrisi dediğimizde aklımıza, yalnızlığımızı dindirmek için tasarlanmış ürünler ve çözümler geliyor. İlla robotların dostumuz olduğu, evcil hayvanlarımızın hologramlara dönüştüğü bir geleceğe gitmeye gerek yok. Sosyal medya aplikasyonları, video izleme platformları ve hatta bazı yemek tipleri bile yalnızlık endüstrisinin bir parçası sayılabilir. İlk olarak 1950’lerde, Amerika’da  piyasaya sürülen tv dinner, televizyon izlerken yenmesi için her şeyiyle hazırlanmış ve mikrodalgada ısıtılan, tek kişilik bir öğün. Bu ürünü belki de çok daha bireysel olan bu hayat tarzının başlangıcının önemli bir parçası olarak görebiliriz. Sosyal ilişkiler yerine teknolojiyi koyan ilk örneklerden biri olan tv dinner, aslında insanların televizyon karşısında yemek yemesini normalize eden ilk ürün. Yalnız kişilere yalnız olmadıkları mesajını bir insan yerine teknolojik bir ürünü, televizyonu koyarak vermeyi tercih ediyor.

Günümüzde çoğu soruna olduğu gibi yalnızlığa da derman olacak şeyin teknoloji olduğu fikri yaygın. Sanki en doğru ürünler üretilirse insanların sosyalleşme problemi sosyalleşmelerine gerek kalmadan çözülecekmiş gibi bir algı da hakim. Techno-utopianism ya da tekno-ütopyacılık denilen bu anlayış, teknolojinin insanlığın her problemini çözdüğü ütopik bir geleceğe inanıyor. Halbuki insanların giderek yalnızlaşması, yaşadıkları dünyaya yabancılaşmalarını da teknolojinin bir sonucu ya da etkisi olarak göremez miyiz? En bağlantılı olduğumuz çağda yalnızlık epidemisinin patlaması gerçekten bir tesadüf olabilir mi? Bu durum bizi bazen gereğinden daha karmaşık çözümler aramaya itiyor. İnsanların sosyalleşmesine zemin hazırlamak yerine karmaşık aplikasyonlar, değişik robotlar üretmeyi tercih ediyoruz. Şehirlerde sosyalleşmeye ve insana yönelik tasarımlara gitmektense insanların evlerinde yalnız kalmaması için aplikasyonlar yaratmak daha kolay geliyor. Halbuki asıl çözüm çok daha basit ve önümüzde. Sorular aslında bildiğimiz yerden gelmiş yani, ama biz sanki bunu pek de görmek istemiyoruz.

Japonya örneğine bakmak bize teknoloji ve yalnızlık ilişkisi hakkında fikir verebilir. Yalnızlık epidemisinin en hızlı yaşandığı ülke olan Japonya, dünyanın en hızlı yaşlanan nüfusuna da sahip. 2000 yılında ortaya çıkan bir sosyal fenomen olan hikikomori kendini toplumdan tamamen soyutlayan kişileri tanımlamak için kullanılıyor. Bu kişiler herhangi bir sosyal temasta bulunmuyorlar ve kendilerini eve kapatıyorlar. Her geçen gün daha fazla insanın bu tip bir hayat tarzını benimsemesi, Japon hükümetini de ciddi önlemler almaya itmiş. Sağlık profesyonelleri desteğiyle rehabilitasyon merkezlerine yatırılan bu kişiler sosyal hayata tekrar alıştırılmaları için tedavi ediliyor.

Senin cenazeni de yaptılar be robot köpek…

Durumu henüz bu kadar ciddi olmayan, ama kendini yalnız hisseden Japonların da sayısı oldukça yüksek. Belki de durumun ciddileşmemesi için, belki de finansal sebeplerle bu kişiler için de bir yalnızlık endüstrisi kurulmuş. Kimsesiz, tek başına hayatını kaybeden yaşlıların evlerini temizlemek için birkaç şirket kurulmuş ve yepyeni bir endüstri oluşmuş mesela. Robotlardan arkadaş yaratmak da oldukça yaygın bir çözüm. Robot köpek Aibo, terapi hayvanı yerine geçen peluş kaplı bebek fok robot Paro ve sahibine ilaçlarını almasını, su içmesini hatırlatan ElliQ başta olmak üzere birçok refakatçi robot yok satıyor. Dakimakura denilen ve üstünde anime karakterlerin basılı olduğu yastık, elinizi tutan telefon kılıfı ya da 435 dolara satılan ve oturduğunuzda bir bez bebeğin size sarıldığı Tranquility Chair de daha basit çözümlerden. Bu fizikselliği bile fazla bulanlar için de bir firma hologram eş fikrini hayata geçirmiş.

ElliQ, yeni refakatçiniz.

Gerçek hayvan veya insan yerine robotların, objelerin ve hologramların kullanılmasında bir etken de aslında bu tip çözümlerin sonsuz yani aslında ölümsüz olmaları. Bize yalnız kalmayacağımız güvencesini veriyorlar, çünkü ölümlü değiller. Bunun da çöktüğü bir durum aslında çaresizliğimizi gözler önüne seriyor. Aibo’nun üreticisi Sony artık robot köpek üretmeyi bırakıp son Aibo tamir merkezini kapadığında da Aibo sahipleri ölümle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Hiç ölmeyeceğini sandıkları robot köpekleri birer birer bozulup hareket etmeyi durduruyorlar. Bu ölüme tanık olan Aibo sahipleri de onlara toplu bir cenaze töreni düzenlemeye karar veriyorlar. Teknolojinin vaat ettiği yalnızlığı elimine etme burada bir hayal kırıklığı yaratmış. O hayal kırıklığını da yine insani ve sosyal bir aktivite olan cenaze töreni iyileştiriyor. Aslında insanların bu tip bir paylaşıma ne denli ihtiyacı olduğunu burada da görmüş oluyoruz.

Prof. Dr. Engin Geçtan’a göre, “yalnızlık öylesine acı veren ve ürkütücü bir duygudur ki, insanlar bu duyguyla yüzleşmemek için her türlü çabayı gösterirler”. Yani aslında kendimizle kaldığımızda yaşadığımız korku herkesin yaşadığı, insana dair varoluşsal bir sıkıntı. Maalesef ki bu sıkıntı da ömür boyu ve kaçınılmaz. Burada da yalnızlığın neden bizi korkuttuğunu, kendimizle kalmaktan neden kaçtığımızı sorgulamak faydalı olabilir. Çünkü bu ürkütücü hal, tek başına kalmanın olumlu yönlerinin de önüne geçiyor. Hem ölümlülüğümüzle barışmaya çalışmak ve yalnızlığımızı kabul etmek, ölümsüzlüğü bulmaktan şimdilik daha kolay görünüyor sanki.

Yalnız kalmaktan korktuğumuzda elimizin gittiği ürünler, aplikasyonlar ve davranışlar aslında kendimiz hakkında ipuçları barındırıyor. Kendimizle kalmak yerine nelere katlanmaya hazırız? Sessiz kalıp durduğumuzda neyi düşünmekten korkuyoruz? Yalnız kalmak bize ne ifade ediyor? Zamanımızı verdiğimiz şeyler zamanımızı gerçekten hak ediyor mu? Kendimizle ilgili, gelişimimizi sağlayacak cevaplar burada saklı olabilir.

Burada Battlestar Galactica’nın finalini izlemeyen herkese önemli bir spoiler uyarısı yapmak boynumuzun borcu.

Zira buraya çok uyan bir metafor, dizinin son birkaç dakikasında yaşanıyor. Sezonlarca robotlarla savaşmış ve sonunda bir avuç insan olarak yeni bir gezegene yerleşen kahramanlarımız bir karar alıyorlar. Tüm teknolojik aletleri, uzay gemilerini geride bırakıp baştan başlıyorlar. Teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkaralım demiyoruz tabii. Sadece bazen özümüzü hatırlamak iyi gelebilir. Hem de muhtaç konumunda ilişki kurduğumuz her şeyle vedalaşmaya ve onları geride bırakmaya hazır olmanın ilham verici bir tarafı var. Hem belki şanslıysak Spears’ın yaşadığı gelişimi biz de yaşayabiliriz ve haykırırız: yalnızlığım artık beni öldürmüyor!

 

yalnızlık endüstrisi yalnızlık endüstrisi yalnızlık endüstrisi yalnızlık endüstrisi