Bu işte bir gariplik var: Tuhaflık kokan şarkılar

Barış Manço’yu simsiyah bir gecenin koynuna bırakan Dönence ya da The Cure’u Spider-Man’e yediren Lullaby… Tekinsiz hisler eşliğinde bizi umulmadık diyarlara çeken tuhaf şarkılar…

Yazı: Özge Akkaya

Buram buram bir şeyler kokan şarkılardan söz ettiğimiz yazı dizimizin ikinci turunda, dinlerken “Bu ne anlatıyor böyle ya?” dedirten, tuhaflık, ve hatta kimi zaman tekinsizlik kokan şarkılardan bir seçkiye kulak kabartacağız.

Bu tür şarkıların bence kesinlikle büyülü bir yanı var. Sözlerini tam anlamasam da ruhuma bir yerden girip, bir şekilde o hikayenin içine, aslında kollarını açarak alıyorlar sanki beni. Bir şeyi sevmek için illa anlamak gerekmiyor sonuçta. Ya da anlamak denen şey tek bir yolla olmuyor. Bir şeyi başkalarına anlatamıyor olman, onu anlamadığın anlamına gelmek zorunda değil. Çünkü, gerçekten, anlamanın türlü türlü yolu var. Belki şöyle anlatabilirim: Bir şeyi anlamaya çalışırken, diyelim bu bir şarkı olsun, sözler beynimizde işleniyor, kelime kelime anlıyoruz ve sonra o anladığımız şey kalbimize dokunuyor. Bir diğer yol ise beyne hiç uğramadan doğrudan insanın ruhuna, kalbine ulaşmak.

Küçükken bazı kitapları okurken çok sık yaşadığım bir duyguydu bu. Mesela Küçük Prens’te tilki ” Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun…” dediğinde.

Bir çocuk için “Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz” cümlesi, takdir edersiniz ki çok büyük. Ben de kelimelerle anlamamıştım tabii ki bu cümleyi. Ama bu satırlar, demin söz ettiğim ikinci yolu izleyerek doğrudan ruhuma işlemişti.

Şimdi dinleyeceğimiz şarkılar da işte bu ikinci yolu takip eden şarkılar. Hangi duyguyu ilettiğinden çok, iletme yöntemiyle aynı yazıda buluşmuş bu şarkıların kimi hüzünlü, kimi tedirgin edici, kiminin de ne olduğunu ben de çözemedim. Aşağıda bizi nasıl şarkıların beklediğini az çok anladığımıza göre, kulaktan doğrudan kalbe giden otobüsümüze atlayıp yola çıkabiliriz artık.

Dönence – Barış Manço

Barış Manço, aslında pek çok şarkısıyla burada olmayı hak eden bir isim. Ama şarkıları arasında, benim açımdan tacı Dönence hak ediyor. Film janrası olarak gerilim varsa, şarkılarda da bu janra kesinlikle olmalı. Böyle bir gerilim var mı ya? Barış Manço’nun çok az kelime kullanarak yarattığı bu dev atmosfer inanılmaz. Benim gözümde, nedense uzay filmlerindeki gibi, uzayda mahsur kalmış bir astronot canlanıyor. “Simsiyah bir gecenin koynunda”, çünkü uzay mekiğinin bilmem ne parçası kopmuş, dünyaya dönemiyor. “Çatlamış dudağımda ne bir ses, ne bir nefes”, çünkü uzay koşulları, malum… “Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor.” Hmm, dünyada olabilir mi acaba? Kesin uzayda mahsur bir astronotun hikayesi bu. Bence.

 

Indigo Night – Tamino

Gecenin mavisinde geçen bir garip hikaye. Biraz zamansız gibi de. Gezgin bir delikanlının kasabaya gelmesiyle başlıyor hikayemiz. Çeşme başında yüzünü yıkayarak kendine gelmeye çalışan yol yorgunu gezginimizin etrafını, kasabanın kızları sarıyor. Kızlar merak içinde, gezgin ise dünyanın en güzel yerlerini gezmesine rağmen huzursuz, çünkü “her şeyi bir ekrandan izlemiş” gibi hissediyor, hatta içinde bulunduğu anın, o kızların, o çeşmenin gerçekliğinden bile emin değil.

Sonra kızlar, bu gezgini alıp bir tepeye çıkarıyor. Bence hikaye tam burada zamansızlaşıyor ve tuhaflaşıyor. Önce fona indigo mavisi bir gök yerleşiyor, sonra kızlar bir tuhaf ayin gerçekleştiriyor. Çocuğun etrafını sarıp “hayatın zevkleriyle ilgili” şarkılar söylemeye başlıyorlar. Şarkıda geçmese de bu sahne benim gözümde Orta Çağ olarak canlanıyor. Sanki kızların beyaz, uzun, pamuklu elbiselerini, yalın ayaklarını, el ele tutuşup dönerek şarkılar söylediklerini görüyoruz…

Bu değişik ayin, gezgini gözyaşlarına boğuyor; “Ben neden bir duyguyla, bir anlamla şarkı söyleyemiyorum?” diye akıyor gözyaşları. Çok acıklı bir soru değil mi? Ama buna ağlaması belki de içinde bulunduğu durumun panzehri oluyor. Çünkü bu andan sonra gezgin hissetmeye başlıyor, hatta kendini hiç bu kadar canlı hissetmediğini söylüyor. Ne olduğunu kelime kelime anlıyoruz, bir hikaye örgüsü var, ama… “Burada tam olarak ne oldu?” sorusuna yanıt vermek hala zor. Ama kalbimizde, “Belki de bazen ihtiyacımız olan şey, etrafımızı birilerinin sarıp hayatın zevkleriyle ilgili şarkılar söylemesidir” cümlesinin ne olduğunu çok iyi hissediyoruz.

 

Lullaby – The Cure

Yine film janraları, şarkılar için de kullanılmalı dedirten bir şarkı. Bu şarkının türü ise korku. Dev bir örümcek şeklinde karşımıza çıkan bir canavarın yavaş yavaş kahramanımızın yatağına süzülüşünü dinliyoruz şarkı boyunca. Amacı ise akşam yemeği olarak kahramanımızı yemek. Bu sırada kahramanımız korkuyor, ama herhangi bir şey yapacak gücü yok, paralize olmuş bir şekilde yatakta canavarın kendisine yaklaşmasını bekliyor. Sabah uyandığında ise örümceğin hala aç olacağını söylerken, bunun her gün tekrarlanan bir şey olduğunu anlamamızı sağlıyor.

Şimdi bu hikayeyi anlamak için örümcek içgüdülerimizi devreye sokmalıyız biz de. Örümcek içgüdülerim bana bu canavarın tüm korkuları temsil eden bir metafor olduğunu söylüyor. Kendimizi bıraktıkça bizi her gün azar azar yiyen ve her güne aynı iştahla başlayan korkular, çocukken anlatılan canavar hikayelerinden çok da farklı değil aslında. Yatağın altında çıkmayı bekliyor korkularımız da. Işığı açtığımızda, günlük hayata kendimizi kaptırdığımızda onların orada olmadığını sanıyoruz, oysa korkularımız biz yüzleşmemizi tamamlayana kadar yatağın altında uygun anı kollamaya devam ediyor.

 

The Weeping Song – Nick Cave

Bir adamın bir papazla, herkesin ağlaması üzerine sohbetini konu alan şarkı, çok az kelime ile yine dev bir atmosfer yaratan şarkılardan. Bu şekilde az kelime kullanarak yeni bir dünya yaratan metinler çok ilginç geliyor bana. Bu şarkıda mesela “papaz, kadınlar, erkekler, çocuklar, ağlamak, su kenarı, dağ tepesi” kelimeleri geçiyor. Şarkıyı dinlemeden ve bu kelimelerin cümle haline gelmiş şeklini duymadan dahi atmosfer gözümüzde canlanıyor. Kahramanımızın, papaza insanların neden ağladığını sorup durduğu şarkıyı dinlerken, dünyadaki tüm şairlere çok teşekkürler deme zamanı sanki.

 

Codex – Radiohead

Yine azıcık sözle, bizleri duygudan duyguya koşturan bir şaheser. Üzerinde uçuşan yusufçuklardan başka hiçbir şeyin, hiç kimsenin olmadığı bir yerde bir göl var. O göle atla diyor şarkı bize. “Sen yanlış bir şey yapmadın” diyor, “atla, su temiz ve masum.” İnsan bazen yapılması gerekeni yapar ama yaptığı şeyin sonucunda birileri üzülebilir. Başınıza böyle bir şey gelirse, işte o anlarda bu şarkı en yakın arkadaşınız olabilir.

 

tuhaf şarkılar tuhaf şarkılar  tuhaf şarkılar  tuhaf şarkılar  tuhaf şarkılar