Hayallerim, aşkım ve kuir ihtimaller: Hayalimdeki Sahneler filmini yönetmeni Metin Akdemir anlatıyor

Birbiri içine geçmiş imkanlar, boşluklar, çakışmalar ve uyumsuzluklar arasında hayal kurmak: Metin Akdemir’le Hayalimdeki Sahneler filmini konuştuk.

Metin Akdemir’in 2013 yılında başladığı projesi Hayalimdeki Sahneler oldukça heyecan verici bir fikirden ilerleyen bir belgesel. Film, Atıf Yılmaz’ın Dul Bir Kadın (1985), Kadının Adı Yok (1987) ve Yavuz Özkan’ın İki Kadın (1992) filmlerindeki kadın karakterlerin ilişkilerinde kuir bir ima olup olmadığını araştırarak yola çıkıyor. O zamanın anlayışını da göz önünde bulundurarak bu filmlerin örtük de olsa kuir bir duruş sergilediğini düşünen Akdemir, filmlerin oyuncularıyla ve sinema yazarlarıyla bu konuyu araştırıyor. Günün sonunda oyuncular ve yönetmenlerin yazılı söylemleri bu durumu inkar etse de Akdemir, kendi hayalini gerçekleştiriyor ve izleyemediğimiz o aşk sahnelerini çekiyor. Yani bu yolculuğu hayallerini çekerek tamamlamış oluyor.

Hayalimdeki Sahneler bize Türkiye sinemasının uzun zamandır ihtiyacı olan, benzersiz bir cinsellik analizi sunuyor. 1980’li yıllarda güçlenen kadın hareketini, sinemada kadın ve özellikle kadın cinselliği temsilini irdeleyen ve kuir bir metodoloji kullanan film çok kapsamlı bir kaynak da oluşturmuş oluyor. Filmin insana iyi gelen bir tarafı da, aslında bir sonuca ulaşma çabasına girmemesi ya da kesin bir kanıt peşinde koşmaması. Biz Metin’i çok sevdiği üç filmi irdelerken ve onlara kendi hayaline uygun sonlar yazarken izliyoruz. Bu duruş da hem kuir bir temelden kaynaklanıyor, hem de kurmacayla olan ilişkimize yeni bir yorum getirmiş oluyor.

Biz filme bayıldık ve biraz da filmin yönetmeni Metin’le konuşmak istedik. (Bu arada kendisinden iki sene önce film için attığı ilk adımları da dinlemiştik.) Metin, üç yıl önce kurdukları dernekleri Dramaqueer’de şahane resimlerin arasında bize filminden, ilhamlarından, kuir ve sinemadan bahsetti. Yakın zamanda İstanbul Film Festivali ve Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gösterilen Hayalimdeki Sahneler’i karşınıza çıkarsa kaçırmayın.

İlk olarak seçtiğin üç filmin lezbiyen ilişki imaları barındırdığını sorgulamak ve bu sahneleri çekmek için bu filmi yapmaya başlamışsın. Ancak filmde konuştuğun oyuncular, akademisyenler ve yorumlayanlar durumun pek de böyle olmadığını savunuyorlar. Bu duruş senin filmin için nasıl bir yol çizdi?

Filme başlarken ”bir hipotezim var ve onun sonucuna varayım” gibi, ana akım belgesel tarzında bir yerde değildim. Buna daha çok bir araştırma gibi yaklaştım. Bir yandan da kuir metodolojisine de uygun olarak mutlak bir şey bulmak gibi bir amacım yoktu. Sadece sormak ve o sorunun cevabını duymak istedim. Sonunda da net bir cevap duymak tatsız olabilirdi. Çünkü aslında mutlak bir cevap bulduğumuzda diğer bütün ihtimalleri bir şekilde kapatıyoruz. Kuir’den dolayı ihtimallerin çokluğu ve bir ihtimaller denizinde olmak çok daha tercih ettiğim bir şeydi. Aslında ”vardır” ya da ”yoktur”dan ziyade ”neden vardır” veya ”neden yoktur”u duymak istiyordum.

Tabii ki herbirimiz bir filmi izlediğimizde başka okumalar yapıyoruz. Benim gözlüğüm kuir bir gözlükken, bana göre bu filmlerde bir ima vardı. Bunun için yola çıktım. Ama hepimizin fikrinin başka olması, belki de o filmin iyi bir film olduğunun işaretidir. Filmi izleyenler ”apaçık ortada”, ”bunu görmemek imkansız” gibi şeyler söylüyorlar. Tam tersi, belki de apaçık ortada olduğunda bile görünmüyorsa orada bir çatlak vardır. O çatlak bazen çok büyük, bazen çok küçük bir işaret gibi görülebilir. Yani benim saçımın modeline ”askerden mi döndün?” gibi bir sürü okuma yapılabiliyorsa, bir filmin sahnesine dair de birçok okuma yapılabilir. Benim durduğum yerden bu insanların bu ihtimali reddetmesi filmin başındayken de hazırlıklı olduğum bir şeydi.

Ben de bu durum senin hipotezini çok daha güçlendirmiş gibi okudum tamamen. Hep referans gösterdiğin Özlem Güçlü’nün 2 Genç Kız filmini incelediği bir yazısı var. “Eğer cinsiyet ve cinsellik yekpare bir şekilde gösterilmiyorsa o zaman kuir, birbiri içine geçmiş imkânlar, boşluklar, çakışmalar ve uyumsuzluklar anlamına gelir” diyor. Bu sözün seni nasıl etkilediğinden biraz bahsedebilir misin?

Özlem’i 2010’da Onur Haftasında, Eşkıya filmindeki kuir ihtimalleri konuşurken gördüğümde inanılmaz heyecanlandım. Orada Şener Şen ve Uğur Yücel’in arasında bir homo-erotizm olup olmadığını sorguluyordu ve bu perspektife bayılmıştım. Aslında oradaki kuir ima sadece bir anda, Cumali karakterinin ölürken söylediklerinde kalıyordu. Filmdeki diğer hiçbir şey de bu şekilde bir kuir okumaya izin vermiyordu. Durduğum politika kuir bir politikaysa da ihtimallerin içinde dolaşmak o müphem meselesinin etrafında dönmek en büyük kapım benim. O kapıdan girip çıkabilirim. Özlem’in bu yazısını okuduğumda filmi yapmaya niyetlenmiştim zaten. Ama bu filmi yapmasam mı diye düşündüm. Çünkü benim argümanımı mahvetti. Ben bu filmlerde bir lezbiyen ilişkinin gösterilmediğini ve neden gösterilmediğini arıyordum. Ama yazı asıl kuir olanın göstermemek olduğunu söylüyordu. Kabaca özetlersem; iki genç kızın sevişmesinin—izleyicisinin erkek olmasından dolayı—bu boşlukların, göstermemenin, ima etmenin belki de en doğrusu olduğunu söylüyordu. Onlar böyle gösterse de, ben de hayalimin peşinden koşup kendi kafamdaki ihtimali çekmek istiyordum.

Sonra da o yazının üzerimdeki güzel etkisinden, temsil meselesinden dolayı sıyrıldım. Biz seninle lisede iki kadın olalım. Ben senden hoşlanıyorken Dul Bir Kadın filmini izlediğimde kendime rol model olarak Nur Sürer ve Müjde Ar’ı aldığımda belki de onlar bana yol olamayacaklardı. Bizim aramızdaki şeyin arkadaşlık olduğunu düşünecektim. Sinemada insan kendine rol ve model arar. Mirkelam’ın çiçekli pantolonu benim kuir olarak açılmamın nedenlerinden biridir. Çünkü bir erkeğin çiçekli pantolon giydiğini gördüm hayatımda ilk kez. Demek ki giyilebiliyormuş. Ya da Tarkan’ın sarı ekoseli pantolonu. Bu kadar küçük bir şey birilerine yol oluyorken bir filmin içindeki bir karakter de insanın temsilden dolayı yolunu açabilir gibi geliyor. Hayatımızda çöpçüler, translar, siyahiler varken bunları filmlerde niye görmüyoruz? Bu mesele üzerinden ben kendi halimde bir şeyler söylemeye çabaladım. Şöyle görüyorum, bu filmler Özlem’in analiziyle kuirler. İki kadın bir erkek beraber denize girip birbirlerinin donunu indiriyorlar. Daha kuir ne olabilir? Ama benim durduğum perspektif, bir adım öteye gidip gidemeyeceğimizi sorguluyor. Cinsellik politikası sinemada nasıl işliyor? Türk sineması acaba aseksüel mi? Niye biz filmlerde sevişmiyoruz? Bu sorulardan hareketle yine bu 17 yaşında lisedeki kızı mutlu etmek için kendi hayalimi yapmaya çalıştım. Ama Özlem’in yazısı da tabii çok kıymetli.

Çektiğin sahnelerde male gaze’i, erkek kamera bakış açısını kırmaya çalıştığın fark ediliyor. Orada tam olarak ne yapmaya çalışıyordun? Yöntemini nasıl belirledin?

Bir kadın kadına sevişme sahnesinin izleyicisi kim? Bu sahneyi nasıl bir kamera yöntemiyle çekeceksin? Bir feminist kamera yöntemiyle mi çekeceksin, yoksa bedeni parçalayacak mısın? Bu sorular etrafında dolandım. Bu da filmin anlatımını ve kamera yöntemini belirledi. Bu süreçte birçok film izledim. François Ozon’un kamerasından sevişme ve öpüşme sahnelerine, Chantal Akerman’a, Handmaiden filmine baktım. Temelde Laura Mulvey’in ‘Visual Pleasure and Narrative Cinema’ makalesini inceledim. Orada erkeğin bir kadını öldürmesi, bedenini parçalamasıyla kameranın bir kadının bedenini parçalamasının aynı şey olduğunu söyler. Tabii kamerayı erkek gördüğümüz takdirde. Ben de orada durarak bir ana biz oturduğumuz yerden tanık olalım, bu an bedenin tamamını parçalamadan göstersin, olabildiğince feminist kameranın manifestosu üzerinden bedenin hareketleriyle ilerlesin istedim.

Hem Atıf Yılmaz, hem de Yavuz Özkan muhteşem yönetmenler oldukları için çok da inanılmaz sahneler çekmenin peşine düşmedim. Bir anın içinde bir hayale bakalım, o hayale girdikten sonra orijinal filme geri dönelim istedim. Hem kanepede hayal kuran Metin’in hayalinde açılar olmaz diye düşündüm. Hem de feminist kameranın durduğu politik zeminden dolayı bu iki kadının bedenini olabildiğince parçalamamaya ve bütünlüklü göstermeye çalıştım.

Bu sahneleri kendi çevrenden kuir oyuncularla çekmeye nasıl karar verdin. En başta farklı oyuncularla anlaşmışsın galiba. Bu nasıl gelişti?

Filmin en başında 2015’te Boysan Yakar’la !f İstanbul Pitching Platform’da sunarken Ayris Alptekin de oradaydı ve projenin içinde olmak istediğini söyledi. Ama ben Boysan’ın aramızdan ayrılmasından sonra yaklaşık üç yıl hiçbir şey yapmadım, yapmak da istemedim. Filme tekrar başladığımda Ayris de yeniden yer almak istedi. Çok hayran olduğum Elit İşcan’a ve Damla Sönmez’e ulaştık ve beraber bu filmleri izlemeye başladık. Sonra bazı nedenlerden onlar bu projenin içinde olamayacaklarını söylediler. Farklı isimlere gidip gelsem de ya mizansenler ya da zamanlamalar uymadı. Ben de çevremdeki dansçı, oyuncu kuir arkadaşlarıma yöneldim. Çoğu çok eski arkadaşlarım. Onlarla hem durduğum politik zeminden dolayı iyi hissettim, hem de görünür olmalarından dolayı. Bulut gibi bir queer oyuncunun Şahika Tekand’ın rolünü oynaması çok güzel geliyor bana. Geçen gün İngiltere’den bir çocuk mesaj atmış ve normatif olmayan bedenleri gösterdiğim için teşekkür etmiş. Duruma bu açıdan da bakıyorum.

Bir diğer yaptığım şey de filmlerdeki sahnelere dekor ve kostüm olarak çok da benzemeyip biraz daha espirisiyle benzemekti. Setin birebir aynısını yaratmak istemedim, ya da bir eskitme yapmadım. Bu haliyle filmler biraz daha zamanı taşan filmler olmuş oldu.

Atıf Yılmaz’ın filmlerini seçmenin sebebi neydi? Atıf Yılmaz sana ne ifade ediyor? Biraz onunla olan ilişkinden bahsedebilir misin?

Kocaman bir Müjde Ar hayranıyım ve onun tüm ikonik filmlerini Atıf Yılmaz çekmiştir. Onun filmleriyle büyüdüm. Kadın yönetmen hissini aldığım biriydi. Belki ”kadın yönetmen” doğru bir tabir olmayabilir. Ama ruhu olduğunu hissettiğim bir yönetmendi. Ana karakterlerin kadın olduğu filmler yapan, resim geleneğinden gelen biri. Bir yönetmen personası olarak çok güzel biri. Mesela her filmin sonunda bir pasta kesip filmi kutlarlarmış. Hem film yaratma pratiği hem de film setindeki varlığı benim için önemli biri yapıyor Atıf Bey’i. Ömer Kavur’u da çok severim ama Atıf Bey’i ayrı severim. Çevresindeki kadınlardan dolayı feminist bir tavır edinmiş. Ama çok kıymetli filmler yapsa da, bir aşamada kendi anlatısının içinde beni üzen bazı şeyler de yapmış. Daha potansiyeli olduğunu bildiğim için keşke şunu da yapsaydı diye hayaller kurduğum biri aslında. Mizansenleri, mizahı çok güzel. Onunla diyaloğa geçtiğim yer de filmde onun kitabından diyaloglar okuduğum kısım. Orada da biraz hüzünlüyüm zaten. Durduğu kadın karakter tarafı beni çok cezbediyor.

Peki Yavuz Özkan?

Yavuz Özkan çok bayıldığım yönetmen olmasa da bu filmi çok severim. Hatta bir arkadaşımla bu filmin diyaloglarını birbirimize canlandırırdık. O Serap olurdu ben Zuhal. Ben arkamı dönüp giderdim. Bu filmde bir de çok tuhaf bir avrupai his var. O göl, o ev. Nerede allah aşkına? İsviçre mi burası? Bolu’nun bir dağı yani. Bu üç filmi de bir aşamada, üçünde de aynı şey olduğunu düşünüp bir araya getirdim.

Televizyondaki lezbiyen karakterlerin neredeyse tamamının öldürüldüğü ya da cezalandırıldığı bir gelenek var. Bir şekilde mutlu sona bir türlü ulaşamıyorlar. Bununla ilgili neler söylemek istersin?

Bir ülkenin ve toplumun azınlıklara, topluluklara dair fikirleri ne ise filmler de bunu gösteriyor. Bu çok hüzünlü. Ben filmlerin varolanı değil, hayalleri göstereceğine inanmak isterim. Sokakta translar ölürken, bir transın öldüğü filmi değil; yaşadığı, rakılar biralar içtiği, denizlere girdiği filmler görmek istiyorum. Eğer bir ülkede lezbiyenlerin öldüğü hikayeler çiziliyorsa yazıklar olsun!

Türkiye sinemasında temsil açısından başarılı bulduğun sana ilham veren filmler neler?

Bu sene filmimle Altın Portakal’daydım. Azra Deniz Okyay benim çok eski arkadaşım. Aynı kuşaktan, belgeselden geliyoruz. Hayaletler’de kurduğu anlatı, karakterlerin cinsel yönelimi, cinsiyet kimliğine dair yaptığı şey çok heyecan verici. Hiç gözüne sokmadan yapıyor bunu. Hem anlatı olarak, hem de bir kadının erkekle ilişkisindeki tensel temasa dair çektiği sahneler bana çok iyi hissettirdi. Filmde de bir queer perspektif de var. Biz korospular olarak filmde, “İstemem transfobi boynumu büksün, istemem onuruma leke sürülsün” diye şarkılar söylüyoruz.

Bir de bu sene ödül alan Irmak Karasu’nun filmi Mamaville, genç bir kadının büyüme hikayesi. Çok heyecan verici bir hikaye. Bu aşamada ben lubunya olmayan heteroseksüel insanların yönelimlerini sorgulamalarının bile kuir olduğunu düşünüyorum. Anti-militarist, vegan politikası yapan bir filmi de böyle görüyorum. Yenilikçi bir heteroseksüel karakter gördüğümde de bunu kuir üzerinden okuyorum aslında. Melike Şahin’le Ah Kosmos’un beraber klibini izledim. Orada Başak’ın duruşu, yaydığı enerjideki kuirlik da bana yetiyor. Popüler kültürden çok beslenen bir insanım.

Belgesel sinemanın çok yükseldiğine de tanık oluyoruz. Çünkü anlatı olarak çok fazla şeye olanak tanıyor. Reha Erdem’in durduğu yeri de çok kıymetli buluyorum, yapacağı işleri hep merakla bekliyorum. Kadın dayanışması anlatan filmleri de önemsiyorum. Nesimi Yetik’in Dirlik Düzenlik’i çok güzel bir film. Yüceleştirilmiş kadının çok tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. Kadınlar da birbirlerine kötülük yaparlar. Bunun politik bir davranış olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum cinsiyet üzerinden değil.

Film amacına ulaştı mı?

Her defasında daha iyi olabilirdi diyorum. Çünkü çok uzun sürdü ve çok şey yaşadım. Bu filmin çok lineer bir kurgusu var. Kurguda farklılıklar yapabilirdik, taklalar attırabilirdik. Ama bu halinden memnunum. Çünkü bu bir ilk karşılaşma gibi. Türk sinemasında kuir bir yerden bakılabileceğini söylüyor. Bu ilk attığım adımı düz bir anlatıyla kurmak istedim. Ana akım belgesel sinemasının elementlerini kullanarak kuir bir şey anlatmak istedim. Herkes anlayabilsin ve ilk karşılaşmanın verdiği sakinlikte olsun istedim. Yumuşak, filmin sonundaki sarılma hissinin insanlara geçtiği bir film yaratmak istedim. İlk kez Türkiye Sineması’nda kuir’e dersler dışında bakılabileceğini film estetiği üzerinden göstermeye çabaladım. Çünkü hiç böyle bir şey izlemedim.

Gelecek projelerin neler? Kurmacaya yönelmeyi düşünüyor musun?

Kuir bir müzikal yapmayı düşünüyoruz. Biraz daha hibrit bir belgesel olacak. DJ bir arkadaşımızın hayatındaki meseleleri bir müzikalle anlatmaya çalışacağız. Fırat Uran’ın Kara Köpek kitabının uzun metraj filmini yapmayı hayal ediyoruz. Bir de biraz nefes almak için çok yetenekli arkadaşım Nora Şenkal ve başka queer arkadaşlarımızla Ezhel’in Allahından Bul şarkısının gayriresmi klibini çekmek istiyorum. Şarkılar iki cinsiyetli bir dünyaya yazılsa da biz kuirler onları başka yerlerden anlayabiliyoruz. Bu şarkıya çok kuir, belalı erkek havasını bozan bir şey yapmak istiyorum.

Son olarak söylemek istediğin bir şeyler var mı?

Daha çok trans ve lubunya hikayesi izleyeceğimize, daha güçlü kadınlar göreceğimize, daha zengin siyahiler göreceğimize inanıyorum. Çeşitlilik her zaman iyidir ve sinemanın buna ihtiyacı var. Bence olacaktır. Altın Portakal’dan sonra umutlandım. Gümbür gümbür lubunyalar ve kadınlar geliyor, açılın!