Gözüne uyku girmeyen işsiz bir telgrafhane: Bir Başkadır dizi incelemesi

Uzun zamandır beklediğimiz, Berkun Oya’nın yazıp yönettiği Netflix dizisi Bir Başkadır bugün itibariyle gösterimde. Niteliğin önemsizleştiği ve bolca içeriğe maruz kaldığımız günlerde bu denli cesur ve derin bir işin bize ilaç gibi geldiğini söyleyebiliriz. Dizi; bambaşka hayatlara, geçmişlere, hayallere sahip bir grup insanın yollarını kesiştirerek bize oldukça gerçek, ama daha önce görmediğimiz bir Türkiye tablosu sunuyor. İnsanı kendi gölgesiyle yüzleştiren, heyecanın bilinmezlikten değil, beklenmedik tanıdıklıklardan geldiği taptaze bir hikayeyle karşı karşıyayız. Öykü Karayel, Fatih Artman, Funda Eryiğit, Alican Yücesoy, Tülin Özen, Nesrin Cavadzade, Defne Kayalar, Bige Önal ve Settar Tanrıöğen gibi bir yıldızlar kadrosu da cabası.

Krek Tiyatro Topluluğu’nun kurucusu Berkun Oya’yı Bayrak (2008), Güzel Şeyler Bizim Tarafta (2010), Babamın Cesetleri (2012) gibi oyunlarıyla ve İyi Seneler Londra (2007) filmiyle tanıyoruz. Krek’te sahneye konulan bir camın ardından, seyircilerin oyunu kulaklıkla dinleyip izlediği düzen, tiyatroya yeni bir soluk getirmişti. 30 yıllık bir dönemi sondan başa doğru anlatan dizisi Son (2012) da çok ses getirmiş, Batı Avrupa’da yayınlanan ilk Türk dizisi olmuş ve dizinin formatı da farklı ülkelere satılmıştı. Yakın zamanda da Oya, BluTv için Bayrak oyunundan uyarladığı çok beğenilen dizisi Masum’la (2017) karşımıza çıkmıştı. Kendi hazırlayıp sunduğu absürt programı Defakto ve bir zamanlar Radikal için yazdığı köşe yazıları da dahil her ürettiği işte kendine has bir dokunuşa sahip olan Berkun Oya, aynı zamanda da benzersiz bir mizah anlayışına sahip. Siz daha neler olduğunu anlamadan tüm senaryosunu ince ince işleyen ve sonra da gülmeye cesaret ettiğiniz ilk anda sizi yere çakan bir mizah bu. Bir de üstüne bu kez Berkun Oya için her şey en doğru zamanda bir araya gelmiş gibi duruyor. Çünkü Bir Başkadır, Oya’nın ustalık eseri gibi. Şu ana kadar anlattığı tüm hikayelerden izler barındıran, ama hepsinin bir adım ötesine bakmaya cesaret eden bir hikaye. Bugün ağzımızın suyu akarak Bir Başkadır’a dadanıyoruz.

Bir Başkadır, Öykü Karayel’in canlandırdığı Meryem karakterinin gündelikçi olarak çalıştığı eve girmesiyle başlıyor. Ortalığı temizliyor, toparlıyor. Çantasında bir şey görüyor ve düşüp bayılıyor. Bir yıl geriye gidiyoruz. Bu kez Meryem terapi sandalyesinde oturuyor. Terapisti Peri, onu kendi hakkında konuşturmaya çalışsa da o konuyu dağıtmaya çalışıyor, bir an önce gitmek istiyor. Sanki kendini anlatmaktan utanır gibi bir hali var. Hemen ardından Peri’yi de kendi süper vizyon seansında görüyoruz. O da karşısındaki psikiyatristi Gülbin’e Meryem’le olan seansını anlatıyor. İkisinin terapi seansları iç içe geçiyor. Peri, türbanlı olmasından dolayı Meryem’e önyargılı yaklaştığını ve onu danışan olarak kabul edemeyeceğini söylüyor. Bir seansta çözümlediği bu genç kızı “senin benim anlamamız mümkün değil” diyor Gülbin’e. Meryem’in ailesinin isteğiyle hayati kararlarını bir hocaya danışmasını eleştiriyor. Kendini farklı görüyor, Gülbin’in onunla aynı tarafta olduğundan emin. Peri’nin bu kez Güney Amerika’da şamanlarla ayahuasca seremonisi yapmak istediğini anlatması sadece bir dakika sonra gerçekleşiyor. Gülbin istemese de renk veriyor, gözlerindeki siniri görüyoruz. Peri’nin çıkarken Gülbin’in türbanlı ablasıyla karşılaşması, sandığı kadar benzemediklerini fark ettiriyor. Gülbin de takıldığı Sinan’a Peri’yi çekiştiriyor. Ne kadar cahil ve önyargılı olduğunu anlatırken Sinan’ın onu pek de dinlemediği açık. ‘Kalacak mısın?’ diye sormasından da belli.

Dizinin ilk anından itibaren neredeyse hiç kimsenin karşısındakini tam olarak dinleyemediğini, önyargılarından sıyrılamadığını görüyoruz. Herkes ötekinden şikayetçi, kimse değişime pek açık değil ve herkes diğerini suçlamaya meyilli. Dizinin başlangıcı in medias res olarak da tabir edilen, seyirciyi olayların ortasında karşılayan bir giriş. Ne olduğunu bize anlatmıyor, bizi dan diye her şeyin ortasına bırakıveriyor yani. Bu da bizim bu diziye sonunu bildiğimiz, ama olayların nasıl oraya geldiğini anlamaya çalıştığımız bir yerden bakmamızı sağlıyor. Bir nevi herkesi şüpheli olarak görüyoruz. Çoğunlukla unutsak da, her zaman aklımızın bir köşesinde Meryem’in bayıldığı var ve aslında her şeye onu bayıltan ihtimaller ve kişiler gözüyle bakıyoruz. Dizinin bizi her karaktere şüpheyle yaklaştırması, net bir kötü veya iyi karakter belirlememesine de yardımcı oluyor. Bu, bir demokratik çözüm olarak da işliyor. Herkese aynı gözlükten ve mesafeden bakmış oluyoruz.

Dizinin diğer karakterleri Meryem’in abisi Yasin ve travmatik bir olay sebebiyle depresyona girmiş yengesi Ruhiye, her şeylerini danıştıkları Ali Sadi Hoca (işte, o Meryem’in de danıştığı hoca) ve başka bir hayat hayalindeki kızı Hayrunnisa, evine temizliğe gittiği Sinan ve onun hayatındaki kadınlar. Tüm bu karakterlerin Meryem’le dolaylı da olsa bir ilişkisi var. Belki de bu yüzden uzun uzun geçtiği yolları izlediğimiz tek kişi Meryem, çünkü onları bağlayan kişi rolünü üstleniyor. Dizide karşımıza çıkan herkesin kaygılı olduğunu, ilk bakışta göze çarpmayacak bir derdi olduğunu görüyoruz yavaş yavaş. Peri yalnızlıktan, Sinan hayatın anlamsızlığından, Yasin karısına yardım edememekten, Hayrunnisa lezbiyen olduğunu fark edip bu durumla ne yapacağını bilemediğinden dertli. Bir de Ali Sadi Hoca eşini kaybediyor ve hayatları alt üst oluyor. Küçük detaylarla bu kişilerin sandıkları kadar uzak ve bağlantısız olmadıklarını görüyoruz. Hepsi bir anlık da olsa aynı diziye göz gezdiriyor. Hepsinin ailevi problemleri var. Hepsi kendi varoluşsal kaygılarının içinde hapsolmuş bir halde.

Dizinin İngilizce ismi Ethos, bize bu anlamda fikir verebilir. Antropoloji alanında bu terim, bir toplumun, insanın ya da dönemin karakteristiklerini, özünü anlatmak için kullanılıyor. Aynı zamanda Aristo’nun ikna kuramında ethos, konuşmacının kendini yansıtma şeklini, bir nevi karizmasını anlatıyor. Buna kişinin konuşma tarzını, mesleğini, unvanını, eğitimini, giydiklerini de katabiliriz. Burada da aslında dizi, bize bu insanlara bakarken ethos’a kanmamamızı öğütlüyor olabilir. Zaten bu hataya düşmemizi engellemek için elinden geleni yapıyor. En eğitimli, hatta eğitimi insanları anlamak üzerine olan karakterin bile ilk sahneden önyargılarını gördüğümüzde, onu çok da güvenilir bulamıyoruz zaten. Bir de herkesin kendini nasıl yansıttığını, sonra da özlerini, dertlerini, mahremlerini görmemiz de bunu destekliyor. Kimsenin dışarı takındığı imajı destekleyebilecek bir halde olmadığını görüyoruz. Yani bir şekilde bu karakterlere bakarken ethos’tan onları sıyırdığımızda elimizde ne kalıyor’u bulmaya çalışıyoruz. Cevap da çok basit: herhangi bir insan.

Burada da dizinin ”hepimiz kardeşiz” seviyesinden bunu yapmadığını eklemek önemli. Zira Bir Başkadır, herkesin insani sorunlarını ve kaygılarını göz önüne almamızı söylüyor. Benzediğimiz şeylerin acılarımız, kaygılarımız, sevinçlerimiz olduğunu, bunları neyin üzerinden yaşadığımız olmadığını gösteriyor. Tabii bu tip unvanları, sınıfları, eğitim seviyesini, mahalleleri ve kıyafetleri neden bu kadar önemsediğimizi sorgulatıyor bize. Herkesin birbirine çekinerek yaklaştığını, her karakterin gözünde korku olduğunu görüyoruz, özellikle de başkasıyla konuşurken. Burada da dizinin sık sık bahsettiği Carl Gustav Jung ve kolektif bilinçdışı kavramı devreye giriyor. Kolektif bilinçdışını, Ursula Le Guin’in tanımından biraz yardım alarak ”gerçek bir birlik sağlamayan tüm birlikte olma biçimleri” olarak tanımlayabiliriz. Buna mitolojiyi, dinleri, ideolojileri, popüler kültürü dahil edebiliriz. Bir Başkadır, bu kolektif bilinçdışından sıyrılmanın ihtimallerini sorguluyor. Utanarak total’e iş yaptığını söyleyen oyuncunun aslında total’den, yani çoğunluktan pek de farkı olmadığını anlatıyor. Dizinin kendini ispatlama kaygısıyla bir derdi var; kendini başkalarına kanıtlamaya çalışmanın anlamsızlığını gösteriyor aslında.

İnsanların mutlu olmadığı, herkesin önyargılı ve korku dolu olduğu bir dünyada geçiyor dizi. Burada da yine Jung’un deyimiyle ”gölgelerimizle ilişkimizi” sorgulatmaya başlıyor. Herkesi kendi gölgesi sayılabilecek bir ötekiyle yüzleştirerek soruyor: Gölgenle yüzleşmemek için neler yapıyorsun? Bunun için nereye kadar gidebilirsin? Gölgeni capcanlı karşında gördüğünde nasıl tepki verirdin? Kendi bastırdığın özelliklerinle yüzleşmemek gerçekten mümkün mü? En yakınındakine önyargısız, şefkatle ve anlayışla yaklaşan tek kişi belki de en fanatik bulunabilecek Ali Sadi Hoca. Bu dünyanın açık görüşlü, değişime ve gelişime açık karakteri o. Belki de yaşadığı kaybın ve ölümlülüğüyle yüzleşmenin etkisiyle, kızının başını açmasına, istediği hayatı yaşamasına yol açıyor. Yine dizi, bize insanları göze çarpan etiketlerle değerlendirmememizi tembihliyor.

Dizide birkaç kez söylenen bir laf var: Kaynayan suyu dökmemek gerekiyor kahvenin üstüne, kahveyi yakmamak için. Bu laf bana bir sakinlik, dinginlik vadediyor. Belki de kaynayan duygularla, ani reflekslerimizle hareket etmek yerine bir dakika durup soğumayı beklemek gerekiyordur. Belki de ilk görüşte insanlara tüm önyargılarımızı boca etmemek anlamına geliyordur. Şöyle bir soluklanmaktan, nefes almaktan, bir dakika beklemekten bir zarar gelmez sanki. Karşımızda tüm bunları düşünen ve gerçek anlamıyla içselleştirmiş bir hikaye anlatıcısı var. Hiçbir detay bir izlenme kaygısı ya da duygu sömürüsü için değil. Bunlar çeşitlilik yaratması için serpiştirilmiş karakterler de değil. Hepsi gerçek, tesadüfi kesişen hayatlar sadece.

Diziyi bitirdiğimde bir süre kendime gelemedim. Bu his tanıdık geldi. En son yine Berkun Oya’nın yazıp yönettiği Güzel Şeyler Bizim Tarafta oyunu sonrası böyle hissetmiştim. Daha önce yapılmamış bir fikir görmenin heyecanıyla, asla yan yana düşünmeyeceğimiz iki insanı bir araya getiren, mükemmel anlatılmış bir hikaye vardı. Dizi bitince göğsünüze bir şey oturuyor, evet. Ama bir ferahlık da bu hissi takip ediyor. Ötekiler arasındaki diyaloğun, kişisel hikayeleri anlatmanın bazen her türlü çabanın çok daha ilerisine gidebileceğini gösteriyor Berkun Oya. Akla Melih Cevdet Anday’ın Telgrafhane şiiri geliyor:

“uyuyamayacaksın

memleketinin hali

seni seslerle uyandıracak

oturup yazacaksın

çünkü sen artık o eski sen değilsin

sen şimdi işsiz bir telgrafhane gibisin,

durmadan sesler alacak

sesler vereceksin

uyuyamayacaksın

düzelmeden memleketinin hali

düzelmeden dünyanın hali

gözüne uyku girmez ki

uyumayacaksın

bir sis çanı gibi gecenin içinde

ta gün ışıyıncaya kadar

vakur metin sade

çalacaksın.”